|
Uzay Gökerman
Ruh Üzerine
Ekim
ayından itibaren başlayan serüvenimizde dikkat edilirse orta
büyüklükte bir bina inşa ediyoruz; tartışıyoruz,
değerlendiriyoruz. Belki yeniden anlamlandırıyoruz. Bu kafa
yormamız sırasında, belli kavramlar ve tanımlamalar üzerinde
fikir birliği kurmamızın; ya da en azından kullandığımız
terimlerin ne anlamlar içerdiğini ortaya daha açık olarak
koymanın faydalı olacağını düşünüyorum. Geçen ay
“Entropi”
konusunu tartıştık. Bu sayfaların okuru, yazarının kullandığı
Entropi kavramının temelde ne anlam taşıdığını artık biliyor.
Şimdi “Ruh” üzerinde biraz daha açılımlar yapmamız
gerekiyor. Elbette başka tanımlamaları ve yorumları da
olacaktır.
Devam edelim...
Ruh
üzerinde düşünmeye çalışalım. Onun nitelikleri, özellikleri,
yapısı... İçimizde olması, bize hayat vermesi, yaşamı
deneyimlemesi, “sanskarları” (bu kelimeyi de zamanı
geldiğinde daha detaylı tartışıp, konuşacağız; kestirmeden
gidersek, karmaların ruhumuzun üzerine bıraktığı izler,
diyebiliriz) taşımasına karşın zihnimizin en zor kavrayabildiği
bir varlık değil mi, “ruh” dediğimiz şey? Peki neden bu
kadar uzak ve bize yabancı; tanımlanması ve anlanması zor; ve
onu hissedebilmek için özel bir farkındalığa ve “bilgiye”
ihtiyaç duyuyoruz?
Maddi olan; kendi farkındalığımıza
vardığımız yaşımızdan itibaren, bizi güldüren, ağlatan, acı
veren, tat aldığımız, duyduğumuz, gördüğümüz; duyularla
kavrayabildiğimiz en kolay “şey.” Dünyaya hayat veren
güneşin, bize dokunmasa bile sıcaklığını hisseder, hatta
bedenimizi yaktığını tecrübe ederiz. Enerji de bizi bir şekilde
bulur. Hani, elektriği göremez ama çarptığını biliriz ya, onun
gibi bir şey! Radyatörün ısısının evimizde yayıldığını bazen
uzun uzadıya düşünmeyiz; ama soğuk bir havada elimizi ister
istemez ona dokundurur, hatta öyle zamanlar gelir ki; ona
sarılır, kalırız. Madde kendini her koşulda gösterir. Onun
ispata ihtiyacı yoktur. Zaten vardır.
Kendi bedenimiz de öncelikle bir maddedir
zaten. Düşüncelerimizi üreten yer beyindir. En büyük acıları ve
zevkleri yaşayan... İnsan öyle bir öğrenme süreci içinden geçer
ki, maddesiz bir imgelem kurma halini bile düşünemez. Her şey
ama her şey maddi olanın görüntüsüyle desteklenir. Bir şey
anlatırsınız, ama karşınızdaki kişi, “yani neye benziyor?”
diye sorma ihtiyacı duyar, ya da siz o sormadan, “...
benziyor” dersiniz.
“Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür, bir
orman gibi kardeşcesine!” cümlesinde yapılan o muhteşem
imgelemin içinde yine maddi bir “gerçeklik” vardır. İlk
okuyan yaşamayı ormana benzeten bir imgeyle dolar ve “yaşamak”
fikrini bile unutur.
Konunun felsefe boyutuna geçelim.
Filozoflar, üç gruba ayrılmışılardır.
Metaryalistler, İdealistler ve Agnostikler.
Birincisi maddecidirler ve her şeyi onunla
açıklarlar; “önce madde vardır...” İkincisi, ruhu, özü,
ideal’i öne çıkarır; “önce düşünce vardır,” der.
Sonuncusu da “biz bilemeyiz, çünkü bunu kavrayacak bir zihin
gücümüz (yeteneğimiz) yoktur,” der. Metaryalizmin en büyük
filozofu; Marks, İdealizmin; Hegel, Agnostizmin; Kant’tır. Üçü
de gerçekliğin farklı üç boyutunu keşfeder. Ama birbirinin önüne
koyar.
Gerçek “Tek” bir kaynaktan doğar;
birden fazla parçaya da bölünebilir. Ne kadar bölünürse o kadar
da birbirinden ayrılmaya, yabancılaşmaya başlar. Felsefenin üç
boyutu bu bölünmenin bir ürünüdür. Biz burada dördüncü boyutun
peşindeyiz.
Peki bir insan felsefi olarak neye inanır?
Bir çok insanın neye inandığını
davranışlarından, inançlarından, hareketlerinden,
alışkanlıklarından keşfederiz. O kişi bazen neye inandığını
formülasyon olarak tam anlamıyla kendi kendine açıklayamamış
olsa da, belli bir inanç sistemiyle çevrelendiğini
söyleyebiliriz. İçsel olanın adı tam olarak koyulamaz ama
davranışlarının dışsal tanımlamaları hemen yapılabilir. Hatta
dışsal ve daha çok maddi olanla ilintili olanın asıl gerçek
olduğu yanılsaması iyice ön plana çıkar.
Bizim “beden bilinci” dediğimiz şey
de budur zaten. Beden bilinci, giderek daha çok maddiyata
yaslanır. Ruh, güçlü katmanlarla çevrelenmiş bir mağaranın içine
hapsolur. Bu imgelemi biraz daha genişleterek, biraz daha ruhun
tanımının içine girelim.
Ruh dediğimiz “şeyi,” yine beden
bilincinden ve maddi yanılsamadan kaynaklanan şekliyle bir ışık
noktası olarak imgeleyebiliriz. (Burada bir parantez açmamız
gerekiyor. İmgelemden kaynaklanan şekliyle “yanılsamanın”
kendisine “olumsuz” bir anlam yüklemiyorum.) Ruh bir
beden içinde kendini deneyimler. O nüvenin maddenin içine
girmeden, varlığından haberdar olması, farkındalığını ortaya
çıkarması, kendi doğasından ötürü olanaksızdır. Beden içine
girdikten sonra da maddeyi tanır ve onunla birlikte yaşar,
düşünür. Yukarıda da özetlediğim gibi maddi olanın imgelemi
zihinde yapılır ama yine ondan kaynaklanır. İşte bu anlamda ruh
kendini tanımlamak için ışığı seçmiş olsun.
.jpg)
Işık, bir enerji noktasıdır. Biraz
daha maddesel bir tanımlama yapmak gerekirse, uzayda yol alan
ışık önüne hiç bir şey çıkmadığı sürece sonsuza kadar gider. Çok
basit bir hatırlama ile, gece gökyüzünde gördüğümüz yıldızların
ışığının milyonlarca “ışık yılı” uzaktan geldiğini biliriz. Bu
anlamda ışığın herhangi yeri yoktur. Sürekli hareket halindedir.
Işık özünde hep güzel, temiz, saf güç olanı
anlatır. Kaynaktır, aydınlatır; hatta ısıtır. Sebeptir; can
verir. Bütün bunlar elbette çoğaltılabilir ve bu doğrultuda
esasta maddi ve enerjinin görünen biçimi olan ışık; ruhun
imgelemi haline en kolay gelebilen şey olur. Ben kimim sorusunun
da ilk cevabı.
Bu
durumda bir dualite (ikilik) mi var? Yoksa filozofların ezeli ve
ebedi sorusuna “yeni” bir cevap bulabilir miyiz? Yani ruh
mu önce, madde mi? Madde mi ruhu yaratmıştır, ruh mu maddeyi? Bu
soruya bundan yüz yıl önce tek taraflı cevaplar verilmekteydi.
Oysa izafiyet (görecelik) kuramı bize her şeyin bir arada
bulunabileceğini göstermiştir. Canlı bir varlığın yaşadığını
nasıl ispat ederiz? Onun yaşayan bir organizma bütünlüğünden.
Oysa bu bütünün içinde ölü hücreler de vardır. O zaman “yaşam,
canlı ve cansız organizmaların bir toplamıdır,” diyebiliriz.
Ben, ruh ile maddenin farklı özellikleri
olan ve kendi başlarına var olabilen şeyler olduğunu
düşünüyorum; inanıyorum. Bu bir ilişkiler bütünüdür. Ruh gibi
madde de ne yaratılmıştır, ne de yok olabilir. (Geçen ay entropi
konusunda bunun yasalarını konuştuk.) Olmuştur ve vardır. Kendi
yasaları çerçevesinde, sürekli dönüşüm geçirir. Bu anlamda madde
ile ruh arasında ilişkiyi “enerji” dediğimiz “fenomen”
kurmakta, titreşimlerini taşımaktadır.
Ruh bilinci, bir farkındalığın ürünüdür. Bu
farkındalığın çeşitli aşamaları olmalıdır elbette. Beden
bilincinin “ötesine” geçebilmenin kendi içinde yöntemleri
olduğunu biliyoruz. Bunların temelinde “yoga” olduğunu
düşünüyorum. (Yine zamanı geldiğinde yoga kavramını da
konuşacağız; burada yoga için “sadece” popüler anlamını
düşünmeyelim.) Peki beden bilincinin ötesinde olan, ruh
bilincinin özünde ne vardır, kaynağı neresidir? Bu da doğal
sürecin içinde sorulmalıdır. Çünkü ruhu keşfettiğimizde
karşımıza daha büyük bir varoluş çıkar. Bu daha büyük bir “farkındalık”
ve “keşiftir.” Ruhun sürekli ilişki içinde olduğu şeyden
daha farklı olması elbette düşünülemez. Burada keşfedilen şey
Tanrı’dır. Tanrı’nın keşfi, ruhsal bir süreç içinde olacaktır.
Bunun karşılıklı bir ilişkiden, bağlantıdan olduğunu
farkındalığa çıkardığımızda, başka bir şeyin olmasına da engel
olamayız. Bu da
“Tecelli”
dediğimiz şeydir. Tanrı, varolduğunu, ruha gösterir. Beden,
maddi olanın “ötesine” geçip, kendi ruhunu keşfettikten
sonra, “saf” olanla arasında küçük bir delik açar. Bu
delik, deneyimle, farkındalıkla ve daha büyük bir bağlantı
şekliyle giderek büyüyecektir. Ruhsallığını, beden bilincinin
önüne koyan kişilerin, bu bağlantıyı, ister istemez daha
kuvvetli bir şekilde deneyimleyecekleri doğal olan süreçtir.
Bu sürecin kendi içinde disiplinleri
olacaktır elbette. Doğru bağlantı şeklini deneyimleyen ve gerçek
olanı keşfedenin bağlantısı, delik imgesinin ötesinde bir alan,
hatta hacim yaratacaktır. Burada ifade etmeye çalıştığım
disiplin terimi, çeşitli yolların karşılığıdır. Buna kestirmeden
“din” diyebiliriz belki; ama konuşmaya çalıştığımız tam
olarak onu ifade etmeyecektir. Daha geniş bir anlamda düşünmek
gerekecektir. Din’in çağrışımı günümüzde biraz da olumsuzluk
taşıyor.
.jpg)
Çeşitli yollar, “Bir” olanla
birlikteliğin, ağaç gövdesindeki farklı dalları gibidir. Tohum,
toprağa düşmüştür, büyümüştür; gövde olmuştur. Kendini
yenilemesi/yinelemesi için tohum üretmesi gerekecektir. Her dal
o gövdenin bir parçasıdır, ona hiçbir şekilde yabancı değildir;
fakat yeni tohum o dalın üzerinde oluşmayacaktır. Tohum doğru
olanı özünde taşıyan çok güçlü bir enerji nüvesidir. Düştüğü
toprakta, yeni bir “döngünün” her türlü şifresini içinde
taşıyacak bir gelişmenin başlangıcını sağlayacaktır.
Maddenin keşif yolculuğunun sonuna
gelmiştir, ademoğlu. Maddeyi tanıyacağım, onu yeniden
üreteceğim, çeşitli hizmetlerde kullanacağım derken artık kendi
öz varlığını, içinde taşıdığı ışığa yabancılaşmıştır. Fakat
madde kendi içinde entropik bir gelişim izlerken, ruh da bunu
ister istemez yaşamaktadır. Ruhun özünde olan gerçek, güzellik,
saflık, madde ile birlikte girmiş olduğu ilişki sonucu, en
baştaki özelliğini yitirmiştir. Fakat yitirilen bu “değerler”
başka bir yerde toplanmaktadır. Ruhun kaybettiği şeyleri
toplayan merkezin, ondan kaynaklanan, sebep olan yer olması
gerekir diye düşünüyorum. Bu anlamda Tanrı merkezinin saflığın,
gerçekliğin, güzelliğin ve diğer ruhsal tüm güçlerin toplandığı
yer olması gerekir gibi bir sonuç ortaya çıkıyor, zihnimde.
(Burada kaos teorisini farklı bir boyutta evirip çevirmiş
oluyoruz.)
Tanrısal toplanma merkezinin (potansiyel
enerji) bir şekilde ruha yeniden aktarılması, gerekiyor. İşte bu
noktada farkındalık dediğimiz şey, ruh bilinci ortaya
çıkacaktır. Yukarıda sözünün etmeye çalıştığım delik/alan/hacim,
işte bu akışın/dönüşümün gerçekleştiği bölge haline gelecektir.
Tanrısal geri dönüşümün başlaması ile birlikte bir çok insanın
bu enerjiyi hisseder hale gelmesi doğal bir süreçtir. Bu
insanlar çağlar boyunca bir bedenden diğerine yaşam deneyimlemiş
özel ruhlardır. Tanrısal katta ya da o bölgede ruhların
birbirinden farklı tutulması düşünülmemelidir. Bu yine ruhun
doğasından kaynaklanan ve karşılıklı ilişki sonucu ortaya çıkan
bir durumdur. Maddenin nasıl çeşidi, değerli, ender, güçlü,
güçsüz, kuvvetli, zayıf vb. olanı varsa ve bu maddi oluşun bir
bütünü oluşturuyorsa, ruh da böylesi bir sıralama içinde ya da
bütünlükte olması pekala düşünülebilir. Her bir ruhun kendi
deneyimi, farkındalığı vardır. Bir ağacın bütün dallarıyla
güzelliğe ve varlığa sahip olduğunu unutamayız. Bir çiçek, dalı,
dikeni ve yapraklarıyla vardır. Bir lotus çiçeği varlığını,
farklılığını pis ve durgun suya borçludur. Maddi bedeni içinde
en olumsuz ve kötü şeyleri yapan ruhun da bir hizmeti vardır.
Görevi diğerlerinin “ayırt edebilme” gücünü ortaya
çıkarmaktır.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|