|
Yazar:
Uzay Gökerman
Retreat
Bazı kelimeler vardır; bunların Türkçe
karşılıklarını bulmak ya da kullanmak yerine onunla düşünmek, algılamak ya
da konuşmak çok daha anlamlıdır; kolaydır. Tamamen öznel bir değerlendirme
yapıyorum. Paragrafın başına “bence” diye de ekleyebilirim.
Retreat, beş sene önce hayatıma girdikten sonra böyle bir şeye dönüştü.
İngilizce anlamını bilmediğim gibi, Sanskritçe’den gelmiş olduğunu
sanıyordum.
Şimdi biliyorum... Ama bir kere daha
tekrar edelim; üzerinde düşünelim.
İnternette kullandığım İngilizce sözlük
Zargan, “retreat”
kelimesinin karşısına;
“Geri adım atmak, geri çekme/çekilme,
inziva köşesi, sığınak, şifa yurdu, tenha yer, uzaklaşmak...” gibi
anlamlar sıralıyor.
Şimdi burada duracağız...
***
Modern
yaşamın hepimizin üzerinde nasıl etkiler bıraktığını artık ezbere biliyoruz.
Trafikte çıldırmış insanlar görüntüsü;
daha önce birbirini görmemiş iki insan, nereden kaynaklandığı bilinmeyen bir
nefretle iki ezeli düşmana dönüşebiliyor. Bir başka sahne; köprüden kendini
aşağı sarkıtmış bir adam, elinde tuttuğu silahla etrafını tehdit ediyor.
İntihar hayata karşı yapılmış en büyük eylemdir; ama bu başka bir şey.
Saat 17:45... Mesainin bitmesine on beş
dakika kalmış. Bir telefon çalıyor. İki yıl önce satmış olduğu “paslanmaz”
tankın “paslanmış” olmasından dolayı kendisini sürekli arayan; yapmış
olduğu taahhütten ötürü işverenine karşı zor duruma düşmüş müşterisine karşı
altı aydır çözüm üretemeyip, giderek de bu sorunun içinde boğulmaya başlayan
servis müdürü telefonu açıyor. Bir kaç dakika sonra konuşmanın seyri
değişiyor; servis müdürü daha önce hiç kullanmadığı cümlelerle, karşısındaki
ile arasındaki bütün köprüleri atıyor. Telefonu kapattığında, yapmış olduğu
şeye kendisi de inanamıyor...
Örnekleri
isteyen istediği gibi çoğaltabilir; bu anlamda hepimizin arşivi yeterince
kalabalık...
Çıldırmanın sınırlarında dolaşıyoruz, hep
beraber. “Yabancılaşma” terimini de kullanabiliriz. Etrafımızı saran
dünyaya ve “öz” varoluş nedenimize karşı. Demek ki, içimizde bir yerlerde
çok ciddi tahribat var ve farkına varmazsak, sonu hiç de iyi olmayacak bir
sürecin içinde kendimizi daha önce hayal bile etmediğimiz bir yerde bulmamız
mümkün. “Farkına varmazsak,” diyorum çünkü, “farkındalık” bize yeni
bir dünyanın kapılarını
açabilir;
az önce çıldırmış olan servis müdürü, bu kez müşterisinden özür dilemek
üzere kendisi telefona sarılabilir.
İşte bu, bir an kalınan sessizliğin
içinde fark edilen bir aydınlanma.
Çağımız egonun ön plana çıktığı bir
gösteriye dönüştüğü için, “geri adım atmak, geri çekilmek” en zor
şeydir.
Kalabalık bizi yıpratmış, ilişkiler
yormuş, disiplinsiz gürültü sinirlerimiz germiş; daha fazla çalışmak için
tahammülümüz kalmamıştır.
“Uzaklaşmak istiyorum,
bu gösteriden yoruldum artık; oynamaktan, sıramı beklemekten, sorunlarla
uğraşmaktan...”
Yanlış giden bir şeyler olduğunu
sezinlemekle birlikte adı koyulamayan, farkına varılamayan ve “ben kimim?”
sorusunu sormaya kadar giden bir sürecin içinde yeni bir yolun hemen başında
durmak.
“Neler
oluyor? Neden bu kadar mutsuz ve umutsuzum?”
Kendimizi ilişkilerin içinde tavır alış
şeklimize göre tanımlıyorduk. Bir takım tutuyor, belli bir ideolojiye
inanıyorduk. Bir cinsiyetimiz vardı, örneğin erkek! Erkekliğimizi ifade ediş
biçimimiz, karşı cinsle olan ilişkimiz “ben kimim” sorusunun yeni bir cevabı
olabilirdi. Sonra mesleğimiz, dahası kariyerimiz de başka bir yanıt.
Bunların hepsini biz yaşarken cevapladık durduk, üstelik gündelik hayatın
içinde, herhangi bir topluluğa, cemiyete girdiğimizde, kendimizi tanıtırken,
yukarıda saydığımız şeyler aklımıza ilk gelenler oluyordu.
Ama içimizde kopan fırtınaların,
çelişkilerin nedenini hiç bir zaman tam olarak ifade edemedik. En azından
benim için böyle bir süreç yaşandı. Çevremi saran her şeye karşı duyduğum
merak; “neden, nasıl, niçin, ne zaman?” sorularını peşi sıra sormama
da yol açıyordu. Her sorunun bir görünen, bir de görünmeyen; farkında
olmadığımız cevapları vardı. Biz hep maddi yanıtlar, pozitif açıklamalarla
hayatı tanımlamayı öğrenmiştik. Bunun ötesindeki her şey irrasyonel,
akıldışıydı.
Ruhsal
kimliğimiz her zaman onu dengede tutmaya çalıştığımız rasyonellik ve dengeli
düşünme üzerine kurulmuştu; ama mutsuzduk. Üstelik her gün biribirini
yadsıyan, çelişen bilimsel açıklamaların içinde de boğulma tehlikesi
geçiriyorduk. Herkes hemen her şeyi aynı şekilde biliyor, açıklıyordu;
sorunlar bir türlü çözülemiyordu.
Örneğin; hayat nasılsa bir “tesadüf”
eseri oluvermişti. Yaşamamız bir tesadüftü; biriyle karşılaşmamız, onun bizi
üzmesi, sevmemiz; aşık olmamız da...
Bu tesadüfler bizi rahatsız ediyordu.
Başka bir şey olmalıydı.
Oturup, sakin bir kafa ile düşüneyim,
diye odamıza çekildiğimizde, hayatla bağlantımız kesiliyor, daha da
mutsuzlaşıyorduk. “Tek kalmak,” onarılmaz yaralar açıyordu.
Soru hâlâ cevaplanamamıştı, ben kimim?
İşte o sihirli cevap:
“Ben, aynı zamanda bir ruhum!”
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi
olmayacaktır. Daha önceleri bedenimizin tamamen örttüğü, görmemizi
engellediği, kirliliğin ve düzensizliğin gizlediği ruhumuzu ilk kez fark
edeceğiz:
“Amazon
Ormanlarının içinde kaybolmuştum ve nerede yaşadığımın farkında bile
değildim. Bunun için ağaçların birine çıkıp, yukarıdan her şeye bakarak,
neler olup bittiğini sorma ihtiyacı da hissetmiyordum, sanki. Ta ki, işte o
güne kadar. En büyük, en geniş, en köklü “Ağaç” gövdesini bana
açmıştı. Yukarı doğru tırmanmaya başladım. Tırmanma sürecimde, ağacı ağaç
yapan gerçekleri de görüyordum. Dalları, gövdesinin biçimlenişi... En tepeye
vardığımda gökyüzündeki yıldızlar bana göz kırpıyordu sanki. Sabah
olduğunda, her taraf aydınlandığında o geniş yeşilliğin güzelliğiyle
etrafımda olup biteni daha iyi anlayabiliyordum.”
***
Başladığımız
yere tekrar geri dönmemiz gerekirse...
Dışımızda olup biten, maddi yaşamın bütün
etkilerinden uzaklaşmamız için bizi zorlayan sessizliğin dinginliğine
ihtiyaç duyarız. Sessizlik, ruhumuzla yapmış olduğumuz bir buluşmadır; ve bu
buluşma sırasında etrafı taş bağlamış içselliğimizin derinliklerinde
kaybetmiş ya da unutmuş olduğumuz hazineyi tekrar bulma şansı elde ederiz.
Bunun tek başına kalmak değil;
“paylaşılamaz” yalnızlığın zenginleştirici enerjisini toplamak olduğunu da
keşfederiz.
Baharın
yenileyici başlangıcının sonrasında gelen yaz bize sanki bu mesajı verir.
Burası, denizin kıyıya dokunduğu küçük bir sahil kasabası olabileceği gibi,
iğne yapraklı çam ağaçlarının doldurduğu ormanın içinde, dağlardan aşağı
süzülerek gelen kaynağın hemen kenarına kondurulmuş küçük bir evdir.
Mutlak suretle güneşin doğuşuna ve
batışına eşlik eder.
“Ben bir ruhum,” dedikten sonra içsel bir
yolculuk başlayacaktır. Peki, yolculuk nereye?
Kendi ruhumuzdan, Tanrı’ya doğru bir hac
yoludur bu.
İşte retreat dediğimiz, o geri çekilme;
farkındalığın güçlendirilmesi, kaynak olan Işık’ın daha güçlü görünmesini
sağlayacak; bağlantıyı güçlendirecektir.
Retreat, sessizliktir;
ruhsal bir doğumdur.
Retreat, sessizliktir;
coşkulu bir kutlama ve birlik olma anıdır.
Retreat, sessizliktir;
herşeyi kolaylaştıran içsel mutluluğun anahtarıdır.
Retreat, sessizliktir;
sevgidir ve saflıktır.
Retreat, sessizliktir;
“yüreğimizi sakinleştirir.”
Retreat, sessizliktir;
farkındalıktan kaynaklanan güçlü olma durumudur.
Retreat, sessizliktir;
deneyimdir.
Retreat, sessizliktir; hac
yolunda bir dinlenme yeridir.
Retreat, sessizliktir;
“mutluluk ve huzur titreşimleriyle, başkalarına da mutluluğun ve rahatın
deneyimini verecek” bir kaynaktır.
Retreat, sessizliktir; “Işıklı bir hayata
doğru hareketle, bir işaret bırakmadan yüreklere dokunuştur.”
Ve, “Mutluluk saf bir zihni gölge gibi
izler;” mutlu ve huzurlu kalın.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|