|
Uzay Gökerman
Avrupa
Birliği Sürecinde Türkiye
Kültür
Demokrasi ile başladığımız
yolculuğumuza, ekonomi ile devam etmiş, geçtiğimiz ay eğitim üzerine
konuştuktan sonra; kendimce çok da önem verdiğim "Kültür ve Sanat"
boyutuna gelmiş bulunuyoruz.
Öncelikle
“Kültür” dediğimiz şeyle başlayalım.
Köklü bir işyerinde işe
başladığınızda; sizi birileri alır, çalışacağınız mekana götürür;
masanızı, klasörlerinizi koyacağınız dolabınızı gösterir,
kullanacağınız bilgisayarı, hatta kalemlerinizi, cetvelinizi,
delgecinizi, tel zımbanızı, makasınızı, yapışkanınızı ve post it
kağıtlarınızı teslim ederek, yemek yiyeceğiniz yerlere eşlik edip,
çalışma arkadaşlarınızı tanıştırırak, akşam da servisinizi ayarlayıp
ertesi gün artık sizden iş yapmanızı bekler. Sanmayalım ki idealize
ediyoruz; uygar dünyanın ölçülerini anlatıyoruz, hatta eksik
bırakıyoruz. Burada çoğu tecrübe edilerek bir çalışma metodu
oluşturulmuştur. Altını kazıdığınızda “birikmiş” olan şeyleri
görürsünüz.
“Bu birikim; ekip ruhu, takım
arkadaşlığını hem besleyecek hem de ondan yeni şeyler öğrenecektir.”
Yukarıda
çok basit olarak örneklediğimiz; insanlığın yaşadığı hayattan
öğrendiklerini biriktirerek; onu süzüp, dönüştürerek, akılla kuşatıp
oluşturdukları, kültürdür. Dünyaya adım attığımız andan itibaren
içinde bulunduğumuz ülkenin insanlarının alışkanlıklarına, gelenek,
göreneklerine göre yetiştirilmeye başlarız. Bu binlerce yıllık
kazanılmış, öğrenilmiş bir yaşamın birikimidir.
Türkiye’nin çok eski, oturmuş bir
kültürü vardır. Bu mutlak suretle de başka ülkelerinkilerden
farklılıklar taşıyacaktır. Belki de ortak yaşam alanlarımızdan
kaynaklanan benzerlikler...
Kazancakis’in Zorbası;
efkarlandığı bir sırada şu türküyü söyler;
“İki keklik bir tepede ötüyor;
Ötme
de keklik, benim derdim yetiyor...”
Sanat
ta kültürün içinde şekillenen temel bir unsurdur. Her halkın kendi
müziği; ve bunun ezgisi, tonu, ritmi, oyunu, dansı, yazını vardır.
Nereye giderseniz gidin, içinde bir ruh taşıyan insan bedeni bu
niteliğini bir şekilde dışarı vurur. Büyük Okyanus ile Hint
Okyanusunun birleştiği yerde duran büyük yalnız kıtada yaşayan
Aborjinler de müzik yapar, Kızılderililer de... Çılgınca dans
ederler, kimi kötü ruhları kovmak için kimi savaşa hazırlanmak için;
ya da bir evlilik törenini kutsamak, kutlamak için.
Türkiye
bir emperyal devletin mirası üzerine kurulmuştur. Osmanlı, altı yüz
yıl süren bir imparatorluktu ve çok büyük bir kültür birikimi
yaratmıştır. Onun kurucu çekirdeği Anadolu; isminde de taşıdığı hem
“ana” hem de “dolu” olmasının bütün özelliklerini bize gösterir;
yansıtır. Anadolu’nun her bir karşı toğrağında çok ciddi kültürel
bir hazine vardır.
Örneğin
siz en büyük sanayi şehriniz İstanbul’un trafiğini rahatlatmak için
Boğazı geçen bir tüp geçit yapmaya kalkıştığınızda; Üsküdar’dan
Yedikule’ye kadar geçen bütün kazılarınızda bir tarihi kalıntıya
rastlarsınız. Üstelik bu başınıza açılmış büyük bir derttir de.
Özünden, tarihinden, kültüründen koparılmış mühendisleriniz sadece
beton, demir, kalıp bildiğinden; karşılaştıkları görüntünün işlerini
tehlikeye atan bir sahne olduğunu düşünmekten başka bir akıl yürütme
biçimi tanımamaktadır. Yoksa Üsküdar Meydanı’nda ortaya çıkan ve en
az yüz elli iki yüz yıllık olduğunu ifade edilen kalıntıların
üzerine hangi “mühendis” beton dökmeye cesaret edebilirdi ki?
İş bununla da bitmiyor elbette.
Zeugma’yı baraj sularının altına alan zihniyet de bugün Hasankeyf’i
tehdit eden düşünce de aslında bize yabancı olan bir kültür olmalı.
Evet, Anadolu’da devralmış olduğumuz bir çok kültür hazinesini
gereği gibi koruyamamış olabiliriz; Mersin Mezitli’de bazı evlerin
taşlarına baktığımızda az ilerideki Viranşehir’in kalıntılarından
alındığını görmek mümkün; ya da Kızkalesi tarafındaki evlerin; yine
o bölgedeki yıkıntılardan temin edilen taşlarla yapılmış olduğunu
izleyebiliriz. Fakat İsa’nın
ilk
Hristiyanlarına sığınaklık yapmış Cennet-Cehennem’deki manastır
yerinde durmaktadır. Mardin’den İstanbul’a bütün kiliseler; camiye
çevrilmiş olsalar da bugün müze haline getirilmiş, her iki dini
misyonunun islerini taşıyan anıtlar olarak ayakta durmuşlardır;
korunmuşlardır.
Osmanlı gittiği yerdeki kültürü
yıkıp, kendisininkini yerleştirmeye çalışsaydı; mutlaka bu şiddetin
içinde bir yüzyıl içinde yok olup gidecekti. Oysa o birikim
kültürüne inandı; kendisine kattı, kendinden bildi.
Avrupa Birliği’nin kapısına kadar
geldiğimiz maceramızda olayın ekonomik örgütlenmesine
odaklandığımızdan, sahip olduğumuz bazı değerleri yitirecekmişiz
gibi emareler göstermekteyiz.
Paris’in
içinden geçen nehrin üzerinde yedi sekiz tane köprü var diye;
İstanbul Boğazı’na sıra sıra birbirinin aynısı betondan asma
köprüler yapmak; ne şehirleşme, ne gelişme ne de uygarlık
gösterisidir; bir köprümüz daha oldu diye sevinmek de mümkün
değildir.
Kapitalistleşme sürecinin içinde
insan aklının sonra rasyonelize ettiği bir yıkım, talan anlayışı
vardır. Sanayi Devrimi öncesi ve sırasında; uzunca bir süre
Avrupa’da
insanlık
dramları hatta trajedileri yaşanmıştır. 18 saatlik çalışma süresinin
bugün 8 saatlere indirilmesinin gerisinde bir mücadelenin tarihi
yatmaktadır. Edebiyatta, Londra’nın 19. yüzyıl tasvirlerinde bize
anlatılan portresi sisli, dumana boğulmuş, pis bir şehirdir. Çok
zaman geçmedi; bundan on beş yirmi yıl önce Ankara’da, İstanbul’da
kışın toplu zehirlenmeler ve ölümler beklenmektediydi, hava
kirliliğinden.
Türkiye,
uzunca bir
süredir
Avrupa’nın zenginliğinden kaynaklanan bir sanayileşme kültürünün
içinde yabancılaşmaktadır. Biz bu yabancılaşmayı edebiyatımızdan
başlayarak, televizyonumuzdaki dizilerimiz, sinemadaki filmlerimize
varıncaya kadar yaşadık, yaşıyoruz. Seksenli yıllar ve doksanlı
yılların yarısına kadar sinemamızda çok ciddi bir yabancılaşma film
örnekleri verildi. (Geçen gün televizyonda bir Cüneyt Arkın filmine
rast geldim. Filmi geçemeyişimin bir sebebi vardı; çünkü bir sahne,
Pink Floyd’un The Wall filmindeki giriş sahnesinden kopyalanmıştı.
Çok komikti; aynı zamanda da trajikti. Türk insanı bunalım yaşamaz
demiyorum. Ama yıllar önce Bay Alkolü Taktimimdir; diye bir film
yaratmış Türk sanatçısının, böyle alıntılara, yabancılaşmalara
ihtiyacı yoktur, demek istiyorum.)
İnsanın
kendi varlığına yabancılaşmasının en temel göstergesiydi “arabesk”
kültür anlayışı. Acı çekmek insanımız için doğal bir şeymiş gibi
algılanmaya ve benimsetilmeye başlandı. Bundan iki yıl önce küçük
bir toplantıda çok sevimli bir arkadaş; sanatı ve sanatçıyı besleyen
insanın çektiği acılar, yalnızlık, mutsuzluk değil midir, sonsuz
mutluluktan sanat eseri çıkar mı? diye sormuştu. Beş yıl öncesine
kadar temelde ben de böyle düşündüğümü fark ettim. Her ne kadar
adaletsiz paylaşımdan doğan bu duruma isyan etsem de sanatçının
belli bir mazoşizm içinde yaşamasını doğal buluyordum. Bu mantık
yürütme içinde hemen sakatlığını göstermektedir. İnsanı belli bir
yaşam standardına mahkum eden bu kaderci tavır elbette mutsuzluk
üretecektir. Peki bu gerçekten de kader midir?
Türkiyemizi
tehdit eden bu kültür
ortamının değişen bir sanat ve sanatçı profilini ortaya çıkardığını
da izliyoruz. Sanatçının sanatından çok, onun güzelliğinin,
bedeninin ve ilişkilerinin ön plana çıkarıldığı toz pembe bir dünya
bu. Kişilerin beraberliklerini altı aylık kontratlarla garanti
altına alarak reklam sözleşmeleri imzaladıklarını; ve reklamla,
medyada daha fazla görünmekle, popüler kişilerle girdikleri skandal
ilişkileriyle, (gelenekçi olduğum ya da tutucu davrandığım
sanılmasın, önceki ve sonraki davranışlarıyla olan tutarsızlığı
göstermek için yazıyorum) geleneksel aile yapısına ters bir şekilde
birlikte yaşayarak, çocuk sahibi olup, sonra bir aile kurup, bunun
daha sonra yine benzer yöntemlerle yıkılması sırasında, ahlaki tavır
almaya gayret gösterip, yine öncesinde kendisinin başından geçmiş,
yaşamış olduğu bir ilişki sonucu ailesi dağıldığında; peşini
bırakmayan gazeteci ordusuna hakaretler yağdırmak ne kadar tutarlı
bir “sanatçı” tavrıdır; ya da topluma gösterilen bu şey nedir?
Bütün bunların bize ait değerler
olmadığı kesin.
Bizim başka bir
şey olmamız gerekiyor.
Kendimizi göstermek, onu yansıtmak. Avrupa Birliği, ne kadar iyi
gösterilmeye çalışılırsa çalışılsın emperyal bir oluşumdur. Temelde
bize yabancıdır.
Çok basit verilerle anlamaya
çalışalım.
Birincisi;
1960’lı yıllarda Almanya’ya çalışmaya giden işçilerimiz Avrupa’da
dördüncü kuşağı büyütmek üzere. Üçüncü kuşağın temsilcilerinin
yaptığı filmleri izliyoruz; Duvara Karşı. Bu film bize orada yaşayan
insanlarımızın hâlâ “bizden” olduğunu göstermektedir.
İkincisi; bir kaç yıldır ulusal
televizyonlarımıza egemen olan yerli dizi filmler. İnsanımız yine
bizden, bize ait olanı izliyor. 1980’li yıllarda TRT’nin yaptırdığı
dizilerin kalitesine ulaşmasa da, yukarıda eleştirisini yaptığımız
yaşam biçimlerinden örnekler sunsa da Türkiye insanının tercihini
göstermektedir. Bugün aynı tutum yerli sinema filmleri için de
geçerli olmaktadır. Keza edebiyat da öyle.
Şimdi, bizim bir rengimiz var.
Avrupa Birliği yolunda giderken, bunu değiştirmeye, dönüştürmeye;
daha doğrusu dejenere etmeye çalışmaktansa, onu korumak, hayatın
gerçeklerine göre yeniden tanımlamak, anlamlandırmak; değerlerimize
ve kültürümüze sahip çıkmak onurlu bir davranış olacaktır.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
için tıklayın
|