Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Uzay Gökerman

Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye

Kültür

Demokrasi ile başladığımız yolculuğumuza, ekonomi ile devam etmiş, geçtiğimiz ay eğitim üzerine konuştuktan sonra; kendimce çok da önem verdiğim "Kültür ve Sanat" boyutuna gelmiş bulunuyoruz.  

Öncelikle “Kültür” dediğimiz şeyle başlayalım.  

Köklü bir işyerinde işe başladığınızda; sizi birileri alır, çalışacağınız mekana götürür; masanızı, klasörlerinizi koyacağınız dolabınızı gösterir, kullanacağınız bilgisayarı, hatta kalemlerinizi, cetvelinizi, delgecinizi, tel zımbanızı, makasınızı, yapışkanınızı ve post it kağıtlarınızı teslim ederek, yemek yiyeceğiniz yerlere eşlik edip, çalışma arkadaşlarınızı tanıştırırak, akşam da servisinizi ayarlayıp ertesi gün artık sizden iş yapmanızı bekler. Sanmayalım ki idealize ediyoruz; uygar dünyanın ölçülerini anlatıyoruz, hatta eksik bırakıyoruz. Burada çoğu tecrübe edilerek bir çalışma metodu oluşturulmuştur. Altını kazıdığınızda “birikmiş” olan şeyleri görürsünüz.  

“Bu birikim; ekip ruhu, takım arkadaşlığını hem besleyecek hem de ondan yeni şeyler öğrenecektir.”  

Yukarıda çok basit olarak örneklediğimiz; insanlığın yaşadığı hayattan öğrendiklerini biriktirerek; onu süzüp, dönüştürerek, akılla kuşatıp oluşturdukları, kültürdür. Dünyaya adım attığımız andan itibaren içinde bulunduğumuz ülkenin insanlarının alışkanlıklarına, gelenek, göreneklerine göre yetiştirilmeye başlarız. Bu binlerce yıllık kazanılmış, öğrenilmiş bir yaşamın birikimidir.  

Türkiye’nin çok eski, oturmuş bir kültürü vardır. Bu mutlak suretle de başka ülkelerinkilerden farklılıklar taşıyacaktır. Belki de ortak yaşam alanlarımızdan kaynaklanan benzerlikler...  

Kazancakis’in Zorbası; efkarlandığı bir sırada şu türküyü söyler; 

“İki keklik bir tepede ötüyor;

Ötme de keklik, benim derdim yetiyor...”

Sanat ta kültürün içinde şekillenen temel bir unsurdur. Her halkın kendi müziği; ve bunun ezgisi, tonu, ritmi, oyunu, dansı, yazını vardır. Nereye giderseniz gidin, içinde bir ruh taşıyan insan bedeni bu niteliğini bir şekilde dışarı vurur. Büyük Okyanus ile Hint Okyanusunun birleştiği yerde duran büyük yalnız kıtada yaşayan Aborjinler de müzik yapar, Kızılderililer de... Çılgınca dans ederler, kimi kötü ruhları kovmak için kimi savaşa hazırlanmak için; ya da bir evlilik törenini kutsamak, kutlamak için.  

Türkiye bir emperyal devletin mirası üzerine kurulmuştur. Osmanlı, altı yüz yıl süren bir imparatorluktu ve çok büyük bir kültür birikimi yaratmıştır. Onun kurucu çekirdeği Anadolu; isminde de taşıdığı hem “ana” hem de “dolu” olmasının bütün özelliklerini bize gösterir; yansıtır. Anadolu’nun her bir karşı toğrağında çok ciddi kültürel bir hazine vardır.  

Örneğin siz en büyük sanayi şehriniz İstanbul’un trafiğini rahatlatmak için Boğazı geçen bir tüp geçit yapmaya kalkıştığınızda; Üsküdar’dan Yedikule’ye kadar geçen bütün kazılarınızda bir tarihi kalıntıya rastlarsınız. Üstelik bu başınıza açılmış büyük bir derttir de. Özünden, tarihinden, kültüründen koparılmış mühendisleriniz sadece beton, demir, kalıp bildiğinden; karşılaştıkları görüntünün işlerini tehlikeye atan bir sahne olduğunu düşünmekten başka bir akıl yürütme biçimi tanımamaktadır. Yoksa Üsküdar Meydanı’nda ortaya çıkan ve en az yüz elli iki yüz yıllık olduğunu ifade edilen kalıntıların üzerine hangi “mühendis” beton dökmeye cesaret edebilirdi ki?  

İş bununla da bitmiyor elbette. Zeugma’yı baraj sularının altına alan zihniyet de bugün Hasankeyf’i tehdit eden düşünce de aslında bize yabancı olan bir kültür olmalı. Evet, Anadolu’da devralmış olduğumuz bir çok kültür hazinesini gereği gibi koruyamamış olabiliriz; Mersin Mezitli’de bazı evlerin taşlarına baktığımızda az ilerideki Viranşehir’in kalıntılarından alındığını görmek mümkün; ya da Kızkalesi tarafındaki evlerin; yine o bölgedeki yıkıntılardan temin edilen taşlarla yapılmış olduğunu izleyebiliriz. Fakat İsa’nın ilk Hristiyanlarına sığınaklık yapmış Cennet-Cehennem’deki manastır yerinde durmaktadır. Mardin’den İstanbul’a bütün kiliseler; camiye çevrilmiş olsalar da bugün müze haline getirilmiş, her iki dini misyonunun islerini taşıyan anıtlar olarak ayakta durmuşlardır; korunmuşlardır.  

Osmanlı gittiği yerdeki kültürü yıkıp, kendisininkini yerleştirmeye çalışsaydı; mutlaka bu şiddetin içinde bir yüzyıl içinde yok olup gidecekti. Oysa o birikim kültürüne inandı; kendisine kattı, kendinden bildi.  

Avrupa Birliği’nin kapısına kadar geldiğimiz maceramızda olayın ekonomik örgütlenmesine odaklandığımızdan, sahip olduğumuz bazı değerleri yitirecekmişiz gibi emareler göstermekteyiz.  

Paris’in içinden geçen nehrin üzerinde yedi sekiz tane köprü var diye; İstanbul Boğazı’na sıra sıra birbirinin aynısı betondan asma köprüler yapmak; ne şehirleşme, ne gelişme ne de uygarlık gösterisidir; bir köprümüz daha oldu diye sevinmek de mümkün değildir.  

Kapitalistleşme sürecinin içinde insan aklının sonra rasyonelize ettiği bir yıkım, talan anlayışı vardır. Sanayi Devrimi öncesi ve sırasında; uzunca bir süre Avrupa’da insanlık dramları hatta trajedileri yaşanmıştır. 18 saatlik çalışma süresinin bugün 8 saatlere indirilmesinin gerisinde bir mücadelenin tarihi yatmaktadır. Edebiyatta, Londra’nın 19. yüzyıl tasvirlerinde bize anlatılan portresi sisli, dumana boğulmuş, pis bir şehirdir. Çok zaman geçmedi; bundan on beş yirmi yıl önce Ankara’da, İstanbul’da kışın toplu zehirlenmeler ve ölümler beklenmektediydi, hava kirliliğinden.  

Türkiye, uzunca bir süredir Avrupa’nın zenginliğinden kaynaklanan bir sanayileşme kültürünün içinde yabancılaşmaktadır. Biz bu yabancılaşmayı edebiyatımızdan başlayarak, televizyonumuzdaki dizilerimiz, sinemadaki filmlerimize varıncaya kadar yaşadık, yaşıyoruz. Seksenli yıllar ve doksanlı yılların yarısına kadar sinemamızda çok ciddi bir yabancılaşma film örnekleri verildi. (Geçen gün televizyonda bir Cüneyt Arkın filmine rast geldim. Filmi geçemeyişimin bir sebebi vardı; çünkü bir sahne, Pink Floyd’un The Wall filmindeki giriş sahnesinden kopyalanmıştı. Çok komikti; aynı zamanda da trajikti. Türk insanı bunalım yaşamaz demiyorum. Ama yıllar önce Bay Alkolü Taktimimdir; diye bir film yaratmış Türk sanatçısının, böyle alıntılara, yabancılaşmalara ihtiyacı yoktur, demek istiyorum.) 

İnsanın kendi varlığına yabancılaşmasının en temel göstergesiydi “arabesk” kültür anlayışı. Acı çekmek insanımız için doğal bir şeymiş gibi algılanmaya ve benimsetilmeye başlandı. Bundan iki yıl önce küçük bir toplantıda çok sevimli bir arkadaş; sanatı ve sanatçıyı besleyen insanın çektiği acılar, yalnızlık, mutsuzluk değil midir, sonsuz mutluluktan sanat eseri çıkar mı? diye sormuştu. Beş yıl öncesine kadar temelde ben de böyle düşündüğümü fark ettim. Her ne kadar adaletsiz paylaşımdan doğan bu duruma isyan etsem de sanatçının belli bir mazoşizm içinde yaşamasını doğal buluyordum. Bu mantık yürütme içinde hemen sakatlığını göstermektedir. İnsanı belli bir yaşam standardına mahkum eden bu kaderci tavır elbette mutsuzluk üretecektir. Peki bu gerçekten de kader midir? 

Türkiyemizi tehdit eden bu kültür ortamının değişen bir sanat ve sanatçı profilini ortaya çıkardığını da izliyoruz. Sanatçının sanatından çok, onun güzelliğinin, bedeninin ve ilişkilerinin ön plana çıkarıldığı toz pembe bir dünya bu. Kişilerin beraberliklerini altı aylık kontratlarla garanti altına alarak reklam sözleşmeleri imzaladıklarını; ve reklamla, medyada daha fazla görünmekle, popüler kişilerle girdikleri skandal ilişkileriyle, (gelenekçi olduğum ya da tutucu davrandığım sanılmasın, önceki ve sonraki davranışlarıyla olan tutarsızlığı göstermek için yazıyorum) geleneksel aile yapısına ters bir şekilde birlikte yaşayarak, çocuk sahibi olup, sonra bir aile kurup, bunun daha sonra yine benzer yöntemlerle yıkılması sırasında, ahlaki tavır almaya gayret gösterip, yine öncesinde kendisinin başından geçmiş, yaşamış olduğu bir ilişki sonucu ailesi dağıldığında; peşini bırakmayan gazeteci ordusuna hakaretler yağdırmak ne kadar tutarlı bir “sanatçı” tavrıdır; ya da topluma gösterilen bu şey nedir?  

Bütün bunların bize ait değerler olmadığı kesin.  

Bizim başka bir şey olmamız gerekiyor. Kendimizi göstermek, onu yansıtmak. Avrupa Birliği, ne kadar iyi gösterilmeye çalışılırsa çalışılsın emperyal bir oluşumdur. Temelde bize yabancıdır.  

Çok basit verilerle anlamaya çalışalım.  

Birincisi; 1960’lı yıllarda Almanya’ya çalışmaya giden işçilerimiz Avrupa’da dördüncü kuşağı büyütmek üzere. Üçüncü kuşağın temsilcilerinin yaptığı filmleri izliyoruz; Duvara Karşı. Bu film bize orada yaşayan insanlarımızın hâlâ “bizden” olduğunu göstermektedir. 

İkincisi; bir kaç yıldır ulusal televizyonlarımıza egemen olan yerli dizi filmler. İnsanımız yine bizden, bize ait olanı izliyor. 1980’li yıllarda TRT’nin yaptırdığı dizilerin kalitesine ulaşmasa da, yukarıda eleştirisini yaptığımız yaşam biçimlerinden örnekler sunsa da Türkiye insanının tercihini göstermektedir. Bugün aynı tutum yerli sinema filmleri için de geçerli olmaktadır. Keza edebiyat da öyle.  

Şimdi, bizim bir rengimiz var. Avrupa Birliği yolunda giderken, bunu değiştirmeye, dönüştürmeye; daha doğrusu dejenere etmeye çalışmaktansa, onu korumak, hayatın gerçeklerine göre yeniden tanımlamak, anlamlandırmak; değerlerimize ve kültürümüze sahip çıkmak onurlu bir davranış olacaktır.  


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Uzay Gökerman 1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor. Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale, araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.

Detaylı bilgi için tıklayın


HABERLER

 

 

Bu Bir Bilim Kurgu Filmi Değil!

Tarihi Değerler Dökülüyor!


Televizyon, Kadim Mitolojiler ve Aydınlanma


Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye: Kültür


Öğretmeye Cüret Eden Kişi, Öğrenmeyi Asla Bırakmamalıdır


Ney Yolculuğu


İstanbul’da Saklı Bir Cennet: ZEYREK


Şeker mi, Tatlandırıcı mı?


Horlama Sorun Olmaktan Çıkıyor


Bir Zamanlar Normaldik


Nisan Yagmurlari


Bir Mekân: Lounge & Kitchen


Nisan Kitapları

 

KOSE YAZARLARI

Çiğdem Aksoy

Korku, Korkulanı Gerçekleştirir


Rüya Yüksel

Kendi korku ve endişeleri içinde kaybolmuş anne ve babalar, çocuklarınız neredeler? Sorun nerede?


Meltem Bingöl

Siyah - Beyaz


Haluk Tunç İlker

Mandallarda Asılı Anılar


Sibel Tugal

Ne Güzeldir Çocuk Olmak


Uzay Gökerman

Entropi


Mahmut Şaylıkay

Siyahın Esmeri


Banu Kangal

Siz Hiç Havaalanında Kayboldunuz Mu?


Asu Sanem Kaya

Anne Olmayı Öğreniyorum 


Gürhan Faik Yeğit

K'nın Öyküsü


Ü.Gülsüm Bülbül

Yuvama İndigo Bir Çocuk Geldi

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00