|
Uzay Gökerman
Kıyamet
Tarikatleri mi?
Milliyet Gazetesi, 22 Mayıs
2006 tarihli haber yazısında spritüel kökenli birçok derneği,
kurumu hatta üniversiteyi kıyamet bekleyen tarikatlar olarak
gösteren “Kıyamet Tarikatleri ve Yeni Dini Hareketler”
(1)
isimli kitabın tanıtımını yaptı.
Hep inanç özgürlüğünden söz
edilen çağımızda, manevi yönelimlerdeki en küçük sapmalara karşı
nedense çok büyük bir hoşgörü eksikliği vardır. 1789’da
feodaliteyi yıkan ve yerine “kardeşlik, hürriyet ve eşitlik”
teması içeren İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi temelinde
cumhuriyet inşa eden Fransa bu konudaki en bağnaz ülkelerin
başında gelmektedir. Neyse ki Türkiyemiz bu anlamda devraldığı “mirasa”
uygun hareketle çok daha özgür bir ülkedir.
İnanç,
içsel bir varoluştur.
Kişiden kişiye değişen bir hissediştir, ilhamdır; aydınlanmadır.
Yüreğinizde yaşatırsınız; ya da yaşatmazsınız. “Din” dediğimiz
şey inancı disiplin altına alan, çeşitli kurallarla ve
ritüellerle yaşatan bir kurumdur. Kurumun insanlığın belirli
dönemlerinde bağnazlaştığına şahit olabilir, bütün bunların
neticesinde de reformlar yaşanmasını gözlemleyebilirsiniz.
Manevi
yönelimlerin arttığı çağlarda insanlık çok büyük buhranlar ve
sıkıntılar yaşamıştır. Maddi zenginliklerinin sınırlandığı,
tükendiği zamanlarda insanoğlunun manevi zenginliğe doğru yelken
açması eşyanın doğasına uygun diyalektik bir davranıştır.
Bilimsel, teknolojik
gelişmelerin görsel bir şölene dönüştüğü günümüz dünyasında
ekonomik örgütlenme, piramit buna göre sürekli kendini
yenilemektedir. Bütün zenginliklere sahip ve giderek de
aşağıdaki tabakadan kopuk, ona yabancılaşan küçük bir parça ve
aşağıya doğru neredeyse açlık ve yokolma tehlikesiyle karşı
karşıya kalan diğerleri.
Enformasyon kaynaklarımız çok
limitli, belki de o sınır çoktan aşılmıştır, ama görünen bir
gerçek var ki Afrika önümüzdeki on yıl içinde kitlesel ölümlerle
karşı karşıya kalacak gibi görünmektedir. Asya da o sınıra çok
yakın bir yerde durmaktadır. Çin ürünlerinin Avrupa pazarını
işgal ettiği günümüzde, tüketim ürünlerinin ucuz işçi gücünden
kaynaklanan nedenlerden ötürü bu kadar kolay satınalınabilir
olduğunu hep gözardı ediyoruz. O ürünlerin içinde kötü koşullar
altında yaşayan insanların “emeği/neredeyse bedava işgücü”
gizlenmiştir.
Matrix’in o göz alıcı
dünyasından neler olup bittiğini uzun uzadıya anlatmaya hacet
var mı?
Bütün
bu insanlar zaten kıyametin kıyısında yaşamaktadırlar.
Cennet’in Krallığı isimli
filmin finalinde Kudüs’ü Selahattin Eyyübi’nin ordusuna karşı
savunan kahramanın yanında dolaşan bir din adamının, şehrin
teslim edilmesi ve orada bulunanların canlarını kurtarmak adına
aklına gelen ilk çözüm önerisi; “Selahattin’in bütün
şartlarını ve onların inancını kabul edip, din değiştirdiğimizi
ilan edelim” olmuştur. Benzerlerinin “kahramanın Atalarına”
Kudüs’ü almak üzere ondan yüz yıl önce nasıl vaazlar verdiği de
malumdur.
İnsanoğlu ileri gidişlerle
birlikte geri dönüşleri de yaşayagelmiştir. Geri dönüş anları
toplumsal patlamaların da yaşandığı zaman dilimleridir. İleri
gidişler refahın olduğu, bolluk aralıklarıdır. Sonsuza kadar
refah mümkün olmadığı gibi, yoksulluk da olamaz.
Bu girişten sonra gelelim
haber yazısına.
Kıyamet Tarikatleri bahsi
açılmışken bir soru sormanın zamanıdır. Çünkü inanç bezirganlığı
üzerine söylenmesi gereken o kadar çok şey var ki...
Yukarıda çok basit açılımını
yaptığımız; ellerine kutsal kitap sıkıştırılan ve neyi var neyi
yok alıp Kıta Avrupası’na götürülen insanların hangi birini
kıyamet sonrasındaki cennet fikri ile avutmadı modern yaşamın
misyoner öncülleri?
Soruyu biraz daha
genişletelim. Hangi din bir kıyamet ile sonuçlanmayan projeyi
insanlığın
önüne koydu?
Peki... Şimdi düşünme
şeklimize başka bir boyut katalım.
Ne dedik? Maneviyat içsel bir
süreçtir; oradan kaynaklanır. Hep bunu düşünüyoruz. Neden bir
şeylere inanma ihtiyacı duyuyoruz? Yukarıda paylaştığımız şey;
insanlığın çaresizliğin neden olduğu dürtüden kaynaklanan bir
çıkış arama ihtiyacıdır. Sadece bu kadarla sınırlandırmak mümkün
müdür?
Geçen ay
Ruh Üzerine isimli yazımda bir cümle vardı:
“Gerçek, ‘Tek’ bir
kaynaktan doğar; birden fazla parçaya da bölünebilir. Ne kadar
bölünürse o kadar da birbirinden ayrılmaya, yabancılaşmaya
başlar.”
Etrafımızı saran kültür
çeşitliliğinin sebebi “sadece” maddi varoluş şartlarının
şekillendirmesi midir? Birbirinden kopuk coğrafyalarda yaşayan
insanların temelde ruhsallık taşıyan inançlarının en az “Bir”
noktada buluşmasını “sadece” korku temelli yönelimler olarak mı
nitelendireceğiz?
Bu ay “Birikim Kültürü”
üzerine bir yazı hazırlıyordum, yetişmedi. Yeri gelmişken burada
söz etmemiz gereken bazı şeyler var; hep beraber düşünelim.
İnsanlığı bu teknolojik
şölene hazırlayan birbiri ardına koyduğu mirasıdır. Sadece maddi
şeylerden söz edemeyiz. Medeniyet dediğimiz şeyin içinde inanç
sistemi en temel unsurdur. “Kıyamet Tarikatleri” olarak
nitelendirilmiş grubun içinde kökü Hindistan’a, Çin’e, Orta ve
Uzak Asya’ya dayanan kültür hazineleri vardır. Bugün Abrahamî
inanç sistemine kaynaklık edip etmediğini tartıştığımız bir
şeyden söz ediyoruz.
Abraham
adının Brahma’dan türeyip türemediğini, önüne almış
olduğu “A” harfi ile “Brahman olmayan” anlamına
gelip gelmediğini soruyoruz. Brahma’nın eşi Saraswati ile
Abraham’ın karısı Sara arasında nasıl bir ses uyumu
olduğu ister istemez aklımıza geliyor. Üstelik bu bir magazinel
bir soru da değildir.
Bu bir birikim kültürüdür.
Haberin söylem biçiminden “yoga
ve meditasyon” üzerine de çeşitli “spekülasyonlar” yapılmak
istediği anlaşılmaktadır. Gazete haberinde yeralan ve kıyamet
tarikatleri olarak adlandırılan oluşumların önemli bir kısmının
bu teknikleri kullandığı da bilinmektedir. Burada
“spekülasyonların” niteliği hususunda polemiklere girmeyeceğiz.
Sadece şunu anımsatmakla yetineceğiz. Bundan beş bin yıl önce
insanlar içsel dürtüleriyle bir takım ritüeller yapıyordu. Yoga
ve meditasyon “en az” üç bin yıllık bir kültürdür. Günümüzün
tektanrılı Abrahamî inanışlarının henüz ortaya çıkmadığı
dönemlerde insanların inanç ve ritüellerini kapsayan bir
kültürden söz ediyoruz. Oradaki sembolleri ve anlamları
bilmeden, değerlendirmeden; “idrak” etmeden kestirme
yoldan onları yargılamak doğru olmaz.
Şunu
hiç bir zaman unutmamak gerekir ki, bütün inanç sistemleri bir
ağaç gövdesinin dalları gibidir. Belli bir zaman diliminde ve
sırayla gelmişlerdir. Yukarıdaki dalı tutan gövdenin uzantısı,
aşağıdaki dalın varlığından kuvvet almaktadır.
Radikal ve alışılmadık
düşünce ve inanç sistemleri insanlığın bütün dönemlerinde
olageldiği gibi, bugün de varlıklarını çeşitli biçimlerde
gösterecektir. Akıl, onların ne demek istediğini dinlemeyi,
anlamayı gerektirir.
Mevlana Anadolu’yu bir çekim
merkezi haline getirmek için “ne olursan ol, gel” şiarını
öne çıkarıyordu. Şimdi bundan 700 sene sonra bu sözün anlamını
yitirip, içini boşaltıp, yok saymak “akıllı” işi değildir.
(1)
http://www.milliyet.com.tr/2006/05/22/son/sonyas04.asp
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|