|
Uzay
Gökerman
İnanmak
Uzunca bir süre önce
Mahabrahata Destanı’nın küçük bir özeti olan kitabını okurken
düşündüğüm ve kendi kendime bir takım sonuçlara vardığım
noktaları paylaşmak istiyorum. Çok daha önceler Bhagavad Gita’yı
okumuştum. Gita, Mahabrahata’da geçen küçük bir bölüm. Daha çok
Krishna’nın konuşması ve (kozmik) Bilgi’nin Arjuna’nın özelinde
insanlara aktarılması olarak özetleyebiliriz.
(1)
İnsan düşünüyor doğal
olarak... Böylesi efsaneler üreten insan zekasının ve hayal
dünyasının içinde ne türden sanskarlar
(2)
saklıdır diye? Sonra Hindistan’ı tanımaya çalışıyorsun.
Yarattığı, imgelediği ve belirli formlar verdiği Tanrıları
inceliyorsun. İnşa edilen muhteşem tapınaklar... Geçenlerde
Hindistan’da bir tapınağın fotoğrafını gördüm. Bunun tek başına
hayal dünyası ve yaratıcılık olmadığı kesin. Altında başka
şeyler olmalı. Gita’daki Tanrısal konuşmanın diğer dinlere
kaynaklık yaptığını da ilişkilendirmek mümkün.
İnsan neden inanmak istiyor?
Neden bir Yaratıcı arıyor? Neden Tanrı diye bir kavram, imge
hatta objeye ihtiyaç duyuyor? Neden çok tanrılı din inancından
tek tanrılı inanca bir evrim geçiriyor? Bütün bunlar insanın
genlerin saklı. Bilim bize farklı şeyler söylüyor. Hele
sosyal
bilimler olayı giderek mekanik hale de getiriyorlar. Ben mekanik
bilimin taşıyıcıyım, profesyonel iş yaşantımda. Hatta kartvizit
bilgilerim “Mekanik İşler Şefi” olarak geçiyor. Üniversitede
mühendislik öğrenimi aldım. Lise’de Fen kolunda eğitim aldım.
Evrime inandım. Doğanın içinde bir evrim olduğuna hâlâ
inanıyorum. Ama tam da bize öğretildiği gibi değil. On dört on
beş yaşlarımda Tanrı’yı terk ettiğimi anımsıyorum. Bana
öğretilen Tanrı’ya hâlâ çok uzağım. O Tanrı’yı insanın taşıması
da mümkün değil gibi geliyor.
Evet, insanın içinde bir
Tanrı arama süreci neden tükenmiyor? Bu soruyu kendime sürekli
soruyordum. Metaryalist dünya görüşüne göre; bütün bunların
sebebi insanın Evren hakkında yeteri kadar bilgisi olmadığı
yolundaydı. Bilim ile Tanrısallık aynı yerde olmazdı. Madde
yaratılmamıştı, ama Tanrı insan tarafından korkuları yüzünden
var edilmişti. Bu soruyu insan hayatı boyunca hep sorar?
“Tanrı var mıdır?”
Maddenin mükemmel bir gösteri
olduğunu düşünüyorum; en küçük parçasından tutun da, onun
karmaşık özellikler taşıyan yapısına kadar. Peki mükemmel olan
nedir? Onu görebilmek. Onu kavrayabilmek, yorumlamak, tanımak...
Yani düşünmek! Madde kendi mükemmeliğini düşünerek mi ortaya
koymuştur? Madde düşünmeseydi ne olurdu? Koca bir hiçlik, değil
mi? Ben olmasam, mükemmeliği görecek kim kalır geriye?
Maddenin içinde taşıdığı o
mükemmeliğin içinde çeşitli matematiksel oranlar, geometriler,
fiziksel, kimyasal kaideler bulmuyor muyuz? Maddeyi bu kadar
birbirini bütünleyen bir mükemmeliğe getiren ne olabilir?
O mükemmeliği bulabilmek için
insanın öncelikle içine dönmesi gerekiyor sanırım. Hep aynı
soruyu soruyoruz.
“Ben Kimim? Nasıl bir
varlığım?”
İnsanın
kendi içinde içsel bir yolculuğa başlamasıyla orada saklanmış
bir takım bilgilere ulaşması da mümkün gözüküyor. Çok küçük
yaşlardan beri kendi içimde farklı bir şeyler olduğumu
düşünürdüm. 1972-73 ya da 74’lü yıllardı. O dönemde evimize
henüz televizyon girmemişti. Bu nedenle insanın biraz daha fazla
kendi kendine kalabilecek, oyunlar kurabilecek zamanı oluyordu.
Şimdiki çocukların buna hiç şansı olmadığını da görüyorum. O
zamanlar yokluktan, bir anda var olmuş bedenimi düşünürdüm.
Annemin karnından çıkalı henüz, dört, beş ya da altı yıl
olmuştu. “Ben, daha önce neredeydim?” sorusunu sorduğumu çok net
olarak hatırlıyorum. Bunu astral bir seyehat olarak
yorumlamıyorum ve buna da pek inanmıyorum. Yani bazı kişiler
önceki hayatların görmenin mümkün olduğunu düşünüp,
çocukluğundan itibaren deneyim yaşadığını söylüyebiliyor. Ama
bence bu bilgiyi çok fazla zorlayan bir düşünsellik. Ama “ruh”
farkındalığı bilinemez bir his olarak taşınabilir. Tasavvufta “tecelli”
denilen bir kavram vardır. Bunun anlamı Tanrı’nın varlığını
insana göstermesidir. Yani ‘Tanrı tecelli etti’ dediğimizde,
‘varlığını bana gösterdi’ gibi bir şey söylemiş oluyoruz.
İçimizde
bulmaya çalıştığımız şey önce “kim” sonra da onun sebeplendiği
“yer” olabilir. Farkındalıklık bilinci dediğimiz de budur. Soru
sormaya başladığımız yer farkındalıklık uyanışının hemen
başındadır. Çünkü artık içimizde ya da dışımızda başka bir şey
aramaya başlarız. Bulduğumuz her cevap doğru da olmayabilir. Ama
her soru yeni bir kapıdır. Yeni bir kapı da yepyeni bir
farkındalıklık; başka bir kapının işaretidir. Tanrı’nın içimizde
tecelli etmesini beklersek o gelmeyecektir mutlaka. Bunun için
eylemin içinde olmak gerekiyor. Bilgi bize her fırsatta zihin
yoluyla yapılan hac yolculuğundan ve hizmetten söz ediyor.
Zihinde olan şey ne? Bir mısır tanesinin ateşte ısınmasıyla
ortaya çıkan pop corn! O ortaya çıktığında düşünsellik dediğimiz
şey geri dönülmez bir kimyasal süreç yaşar gibi oluyor.
“Tanrı
imgesinin de ortaya çıkışının yoktan var oluş değil de,
varlığın, kendisinden sebeplenen şeyin, kendini deneyimlemek
üzere aldığı form içinde farkındalığını bulma yolculuğunun en
önemli aşaması olduğunu düşünüyorum.”
İşte o zaman, "Ben kimim?"
sorusu anlamlı bir form alır. Tanrı’nın bu süreç içinde beni
oluşturan o ruha ilham vererek, kendi farkındalığına ulaşmasını
izlediğini söylemeliyiz. O zaman süreç daha anlamlı bir hal
alacaktır. Ruhun aydınlandığı yer sürecin son aşamasıdır. Ruh
içinde derin izler açan sanskarlarını geriye dönük olarak ortaya
çıkaracaktır. Bu sürecin bütün yaşamı oluşturan bilgileri yeni
baştan derlemek anlamı taşıdığına da kuşku yoktur. İşte bu
anlamda binlerce yıl önce kaleme alınmış Gita’nın yeniden
yazılması anlamı ortaya çıkacaktır.
“Bilgi” dediğimiz şey de bu
anlamda Gita’nın yeniden yazılması sürecidir, Altınçağ’dan sonra
tekrar hatırlanması için!
(1) Gita ilgili çok fazla spekülasyon vardır.
Özellikle yazılma tarihi ile ilgili. Gita muhtemelen önceleri
söylence şeklindeydi, sonradan çeşitli kalemlerin elinden kağıda
döküldü. Gita’nin şimdi bizde önemli bir “imgesi” var. “Krishna”
ile “Arjuna” arasındaki konuşmanın içeriğinin Tanrısal vahiy
şekline dönüşmesi, ondan çok sonra gelişecek olan tek tanrılı
Abrahimi dinleri etkilediğini düşünüyorum. Konu çok hassas
dengeler üzerinde olduğu için de burada parantezi şimdilik
kapatıyorum.
(2) Bu kelime üzerine daha detaylı şeyler
yazmanın zamanı geliyor. Yine ruhumuzun derinliklerine saklanmış
ve karmalardan kaynaklanan etkiler, izler şeklinde kısa
tanımlamamıza devam edelim.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|