|
Uzay Gökerman
Belki üstümüzden
bir Ay geçer...
Kış çok üzün sürdü; ama bahar
tam zamanında geldi. İstanbul’u bir görsen; sanki hiç
bitmeyecekmiş gibi yağan yağmurların arkasından peşi sıra
tomurcuklar açan ağaçların içinde en çok leylaklar ve yaz yeşili
yaprakları yürek şeklindeki erguvanlar dikkat çekiyor, gözünün
önünde canlandırabiliyor musun; İstanbulda şimdi erguvan zamanı.
Erguvanların açtığı sokakta beyaz
periler yaşarmış;
Sabahın nektar zamanında uyanır,
Sevgili’yle buluşurmuş;
Aşk hiç bu kadar saf, hiç bu kadar
gerçek olmamış.
Leyla Mecnun’un yüreğinde; Ferhat
Şirin’in gözünün tahtında;
Esas parçalanmış ayrılıksa bundan sonra;
Dillere destan anlatısında.
.jpg) .jpg)
Geçen ay Side’de olduğunu öğrendim. Dünyaya
gelen ışığın soğurulduğu gün oradaymışsın; kimin söylediğinin
önemi yok. Biz hep buna takıldık, kaldık; en çok da “neden
haber vermedin?” sorusunu yönelttik birbirimize. İçimizde
taşıdığımız güven eksikliğinin her fırsatta tekrar tekrar
sınanmasını istedik.
Merak... Taşıdığımız en ağır yük;
yenemediğimiz düşman, durmaksızın aranan bakış, kiriş
aralığındaki kulak, platonik bir duyguyla bağlandığımız
karşılıksız bir aşk, ruhumuzu kirleten kötü “dost!”
Diyelim ki; son ışık zerresini gönderdiği
sırada güneşin altındaydık; benzersiz bir fotoğraf enstantanesi
yakalama uğraşı veren O’nunla birlikte.
“Belki üstümüzden bir Ay geçer?” diye
fısıldadım.
Bir şarkıdan alıntı olduğunu anlar anlamaz,
gülümsedi; o sırada makinasının bağlı olduğu üçayağı en uygun
pozisyona getirmeye, diğer taraftan da boynuna asılı analog
fotoğraf makinasında biten filmi yenisiyle değiştirmeye
çalışıyordu. Sırtımı taş bir bloğa yaslamış, onu izliyordum;
yalnız değildik, insanlar vardı. Tutulmaya bir kaç saniye
kalmıştı.
O an her şeyi bir parmak oynatışıyla
durdurdu sanki.
“Sence bu nasıl bir aşk ilişkisi?”
dudaklarından bu kelimelerin dökülüşünü ‘sadece’ görebildim.
Zamanı durdurduğu için, nasıl bir cümle olduğunu önce
algılayamadım; sonra gökyüzünün üzerimize bıraktığı karanlığın
içinden bakışlarını ayırdım; soruyordu. Anlamadığımı fark etti.
Zamana küçük bir hareket verdi.
“Güneş, Ay... ve Dünya?”
O sırada büyük bir gürültü koptu. Güneş
yusyuvarlak bir karanlığın arkasında kalmış, etrafa bir serinlik
yayılmıştı.
“Ayın karanlık yüzünde sence ne var?” Zaman
akıp gitmeye devam ediyordu. Bir kere daha akışı durdurmasını
geçirdim içimden. “Bunu sonsuza kadar hiç bilemeyeceğiz, oysa şu
an her ikisi de orada bir şeyler paylaşıyor, yaşıyor.” Her iki
makinanın da denklanşörüne sayısız defalar bastı. Bir ara
gözyaşı döktüğünü fark ettim; sormadım; çünkü artık onunla
değildim, kendi kendime, az önce etmiş olduğu lafların
etkisiyle, bu muhteşem doğa olayına hiç olmadığı anlamlar
yükleme telaşındaydım.
“Yani?” diyebildim.
İkinci el hareketiyle denklanşöre basarak
zamanı bir kere daha durdurdu. Tam karşıma geçmiş; gözlerimin
gerisinde ne olduğunu merak eden bakışlarını taşıyan başıyla,
Ay’ın şimdi bize dönük karanlık yüzü ve tamamen bu karanlığın
arkasında tutulmuş kalmış Güneş aynı eksende, bir doğru üzerinde
buluşmuşlardı. Dizime yaslanarak, bana doğru eğilirken zamanın
akışına bir kere daha yol vermiş oldu. Fotoğrafımız çekilmişti.
“Sessizliğinin içinde huzurlu bir dünya
olduğunu fark ettim.” dedi. Sonra tekrar işine geri döndü.
“Yüzlerce yıl boyunca, sessizliğin ne olduğunu bilmeden yaşadım,
biliyor muydun?” diye devam etti.
Karanlığın devam ettiği süre boyunca
gökyüzünde hiç kanat çırpan bir kuş görmedik. O an ilk aklıma
gelenin bu oluşuna şaşırıyordum ki...
“Hiç sormuyorsun?” dedi, bu kez.
Yakınımızda bir yerlerden gitar sesi
geliyordu. O an etraftaki bütün gürültü kesiliverdi. Sonra, düz
ve uzun saçlarıyla çıplak göğüslerini gizleyen bir kadının ayrık
duran bacaklarının arasına sıkıştırırarak çaldığı çellonun sesi
yaylana yaylana geldi kulaklarımıza. Gitarın üç teline dokunan
parmaklar bir an hareketsizleştiğinde, o çok zarif çırılçıplak
kadının elindeki yay ruhumuzun derinliklerine doğru ilerleyip,
geri çekiliyordu.
Bir şarkı duyuldu...
Ve eğer bulut yarılırsa, gök gürlerse kulağında
Bağırırsın
ve sanki kimse duymaz seni
Ve eğer
içinde yer aldığın orkestra farklı ezgiler çalmaya başlarsa
Göreceğim
seni “ayın karanlık yüzünde”
.jpg)
“Aşk, bir damla mürekkebin,
bir bardak suya düşüp onun içinde dalgalana dalgana karışması
gibi ruhumuza giriyor; ve onun yayılmasına asla engel
olamıyoruz. Bir süre sonra hangisi su hangisi mürekkep ayırt
edilemez hale geliyor.”
Artık karanlık yüzü bize dönmüş Ay’ın
çevresindeki Güneş’in bulutsu halesine bakıyorduk, ikimiz de.
Yüzlerce fotoğraf karesi çekilmişti. İki sevdalı gök cisminin
aşk ritüeline şahittik.
“Bir süre önce çok yakın bir arkadaşım
ruhunu kuşatan bu duygu yoğunluğu içinde, gitmeden az önce
itirafta bulunmuştu, bana;
“... şu ölümlü dünyadaki tüm umutlarımı
yitirip, kalbimi besleyecek hiçbir gıda bulamadığımdan, onu
kendi özünden beslemeye kendimi yavaş yavaş alıştırdığım ve onun
besinini kendi içimde aradığım döneme geri dönmeliyim.”
.jpg)
Onun sohbetinden çok hoşlanıyordum.
Gördüğün gibi sana sadece yazabiliyorum. Bizim aramızdaki mesafe
hiç kapanmadı; hep mektup yazılacak yerde kaldın. Aslına
bakılırsa her ikimiz de bu durumu kabullendik, değil mi? Oysa
onunla geziyoruz, dolaşıyoruz; dediğim gibi “diyelim ki,
üstümüzden ay geçtiği gün Side’deydik ve ben seni orada görmüş
oldum;” buna rağmen konuşamadık yine.
O ise hiç durmaksızın bir şeyler anlatmayı
sürdürüyordu.
“... tecrübe denilen şeyin bedeli o
kadar pahalı ki; elimizde bunu ödeyecek yeterli maddi imkan
olmadığından, zamanımızla, yaşımızla, gençliğimizle mahsub
ediyoruz; sonra zaman geliyor bu, ödediğimiz pahaya değmeyecek
bir şeye dönüşüyor. ‘Yaşanamamış’ sayısız hatıra ile
başbaşa kalmış oluyorsun.”
“Neden bunlardan söz ediyorsun?” diye
baktığımı sanmış olacak, bir an rahatsızlık duydu. Şimdi şu
satırları yazarken, senin de aynı şeyler hissedip hissetmediğini
soruyorum kendime.
Ay yolculuğuna devam ediyordu; Side’de
sanki yeni bir gün doğumu yaşanıyordu. Kutsal kitaplardaki
kıyamet öncesi alametlerinden “Güneş sönecek!”
kehanetinin küçük bir simülasyonunu yaşamıştık. Yüreğimizi hem
coşku hem de biraz korku sarmıştı. Bu da Tanrısal bir mirastı;
hiç bir duygu tek başına var olamıyordu.
Kaynaklar:
Şarkı, Pink Floyd’un Dark Side Of The
Moon Albümünden
http://www.okeania.net
Bir arkadaşın sözleri Jean Jacques
Rousseau’dan alıntılanmıştır.
Fotoğraflar:
http://www.agaclar.net
http://www.careymorephotography.com
http://www.fotografim.com
http://www.deviantart.com/
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|