|
Uzay Gökerman
Ada Vapuru’nun
İçinde...
İstanbul’un önce suları
kirletildi; “Bir zamanlar Caddebostan Plajında denize
girerdik, Kartal’da Halk Plajı vardı; en güzeli de Maltepe
Süreyya Paşa Plajı’ydı” diye geçmişe dalıp kaybolacağımız ve
bir daha geri gelmeyecek zamanları anlatan sohbetlere konu olan
o günleri hatırlayıp hatırlamadığını, dahası bundan yirmi sene
öncesinde İstanbul’da olup olmadığını da bilmiyorum...
Dün Boğaz’dan Adalar’a giden
bir vapurun içindeydik, “Gamzeda” ile. Artık onun ismini de
yazmak istiyorum. Henüz kendi kendine bir şeyler sorma, sadece
oku, olur mu?
Bana fotoğraf makinası
aldırmaya çalışıyor, oysa ben onun gördüğü şeyleri izlemeyi
seviyorum.
“Ben, oradaydım... Nivea el
kremi yanığı vücutlarımızla evimize döner, o gece acımızdan
uyuyamazdık. Üç gün sonra da derimizi büyük bir keyifle
soyardık.” dedi, Bostancı’dan kalkmış vapurumuz tam da eski
Süreyya Paşa’nın önünden geçerken.
Sonra, sen de biliyorsun
kentin silueti değiştirildi. Çatısına çıkıp bir sıçrayışta
denize ulaşılabilecek kadar yakına gelen yüksek binalarla doldu,
Boğaz’ın yemyeşil yamaçları. Bir köprü yetmezmiş gibi, ikincisi
yerleştirildi Rumeli Hisarı ile Anadolu Hisarı’nın hemen yanı
başına; şimdi üçüncüsüne, dördüncüsüne yer aranıyor; Üsküdar ile
Sarayburnu arasına girmiş bir köstebek mi su samuru mu bilinmez,
harıl harıl çalışıyor.
“Bizim evimiz, Bedri Rahmi
Eyüboğlu Sokağı’nın bir üstündeydi. Her haziran ‘Yazma
Şenliği’ düzenlenir ressamın evinde. Bir sene babam da
çalışmıştı, atölyesinde. O eve adım attığımda insanın yaşadığı
yerle birlikte varolduğunun ilk kez ayırdına varmıştım. Fotoğraf
tutkusunun bir od gibi içime düştüğü günler olmalı.”
Tasarımcısının renk tonunu
şaraptan aldığı koyu bordo uzun eteğinin üzerine sakız beyazı
bol bluz giymişti. Çıplak ayaklarını saran bez ayakkabıları da
bluz ile tayfın aynı uzantılarından beslenmişti. Tam o sırada
aklıma gelen üç mısra ağzımdan dökülüverdi.
“... Şu Kız Kulesi’nin
aklı olsa
Galata Kulesi’ne varır
Bir sürü çocukları
olur...”
“Varacak varmasına da
bırakmıyorlar ki, Bedri Rahmi usta, bırakmıyorlar...”
Şaşkınlıkla Gamzeda’ya baktım. Son defa Side’de
üstümüzden Ay geçerken gördüğüm; yağmur dolu bulutlar geçen
gözlerini daha belirgin hale getiren kirpiklerinin üzerinde,
damlalar belirmişti. İşaret parmağını usulca dokundurup,
kirpikleriyle aynı yönde yukarı doğru hareket ettirerek, hafif
ton farkı vermiş rimelini dağıtmadan asılı kalmış gözyaşını
çekip almayı başardı. O damlanın bir martının kanadından kopan
tüyün üzerine düştüğünü gördüm.
“Ona “tepe”den
bakılmaz diyor Yahya Kemal, altını çizerek;”
“Sana dün
‘bir’ tepeden baktım Aziz İstanbul...”
İstanbul’un içinde olmak,
onunla birlikte soluk alıp vermek, bir martı gibi havada
süzülüp, Kız Kulesi’nin etrafında dolaşıp, kanadını denize
değdirip, maviliğe bir çizgi atmak; Kadıköy’den kalkıp,
Haydarpaşa’ya uğrayıp, Toprak Mahsülleri Ofisi ile mendireğin
arasından geçerken bir de türkü tutturmak, eski Haydarpaşa
Lisesi günlüğünden suya bir yaprak düşürmek, lodoslu günde
mendireğin korumasından kurtulduğu an bir çıkıp, bir batmak;
yandan geçen diğer “beyaz periye” dokunmaya çalışmak, Kuledibi
insanlarının şehri hissetmediği yeni bir günde “farkında”
uyanmak; Sirkeci’ye yanaşmak, diğerinin kalkması beklemek, sıra
sıra dizilmiş balık tutanları izlemek; “balık ekmek beş yüz!”
olduğu günleri bilmek, güneş batarken Köprüaltı’nda hemen
yanında yapılan yeni köprünün ayaklarını çakan şahmerdanın sesi
ile birlikte Attila İlhan’nın Emperyal Oteli şiiri okuyan
arkadaşın elinde bira bardağı olmak, “Eminönü’ndeki son sefer
bitti, artık Karaköy’den geçeriz” diyerek akşamdan bir saat daha
koparmak... herbiri hafızamıza bir fotoğraf karesi olarak
sabitlenmiş hayattır İstanbul’da “vapurlarla, beyaz perilerle”
birlikte yaşamak!
Gamzeda peşimiz sıra gelen
martılara simit atıyordu. Onun içimde uzun zamandır özenle açmış
olduğum bir boşluğa yerleşmeye başladığını ve ağır ağır
yayıldığını hissediyorum. İnsan bir başkasının varlığından
dolayı eğer huzur duyuyorsa, onu yavaş yavaş da özümsüyor,
“havasını” soluyor demektir.
“İstanbul biraz Kız Kulesi,
Galata Kulesi, Sarayburnu, Topkapı Sarayı ise, biraz da hiç
durmaksızın hareket halinde, bir dokuma tezgahının
alışkanlığında gidip gelen vapurlarının içimize bıraktığı huzur
demektir. O vapurlar bize ait hikayeleri taşıyan arşivlerdir.
Moda, Paşabahçe, Kalamış, Kızıltoprak, Fenerbahçe, Caddebostan,
Büyükada İstanbul’a ait birer semt adları değildir yalnızca...”
Neden bu kadar duygusal
yaklaşım gösterdiğimi anlamayabilirsin. Abarttığımı bile
düşünebilirsin. Ama şunu bil ki, ikinci sınıf ayrımının olduğu
zamanlardaki vapurların bacalarının şekli değiştiği an neler
hissettiysem; bugün vapur duvarlarına asılmış, “vapurunu seç”
diyen ilânlardaki yeni ve modern dizaynlarına baktığımda çok
daha büyük bir karşı durma isteği ile doluyorum. İstanbul’da
daha çok yaşamış olsaydın, ne demek istediğimi bilirdin.
Elindeki simitleri tüketen
Gamzeda yanıma geldi. Usulca eteğini düzelterek oturdu.
Gözlerinin içinden yansıyan sevinci gördüğümde; yüreğimin
coştuğunu hissettim.
Başını geriye yaslayarak etrafı dinledi bir
süre, gözleri kapalı.
İlândaki sekiz adet vapur
dizaynına baktıktan sonra sessizliği bozdu.
“... çocuktuk, on yaşında var
mıydık, belki? Ben onun hayatının içine o da benimkine
doğmuştuk. Yıllarca yüreğimin tamamında taşıdığım aşk duygusunun
tohumu o zaman, onun tarafından atılmıştı. Ne olduğunu çok
sonraları anladım, daha doğrusu keşfettim. Tertemiz bir sevgi
öyküsüydü, cinselliğin varolmadığı; bilmiyorduk, tanımıyorduk
ki; hiç öyle birbirimize sarıldığımızı anımsamıyorum bile,
düşünsene! Mutluyduk. Ne güzel! Anne ve babalarımızın arkadaş
olmasına nasıl dua ediyorduk? Vardı ve hiçbir zaman yok
olmayacağını düşünüyordum. Sonra bir gün başka bir ülkeye
gideceklerini öğrendim. O sevgi ve huzur dolu yüreğime sanki
küçük bir çuvaldız batmıştı, açılan delikten dışarı bir şeylerin
boşaldığını, yerine de hüzün dolduğunu hissettim. Geri
döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ben değişmiştim, o
daha başka bir kişi olmuştu, yabancılaşmıştık. Bir gün
pencerenin perdelerini açmış, sanki başka bir şehirde dünyaya
gelmiş gibi hissetmiştim.”
İçine doğduğum andan beri bu
şehir bana o kadar yabancılaştı ki, Gamzeda’nın anlatmış olduğu
şey, İstanbul’la benim aramdaki ilişkiye dönüşüverdi. Geçen ay,
laler açtığı zaman elimden tutup oradan oraya dolaştırdı; o
fotoğraf çekti, ben de onu izledim. İstanbul’da çiçekler
açtığında çocuklar gibi neşeleniyorum. Tantanası çok oldu bu
lalelerin. Ben çok sevdim, Gamzeda başka birine dönüştü;
Adalar’a; Büyükada’ya gitmeye o gün karar verdik.
Büyükada’da yürümek
yalnızlığın içinde sessizce yapılan bir hac yolculuğudur.
Hatırlıyor musun, Gamzeda’dan
“yalnızlığın fotoğrafını keşfeden kız” diye söz etmiştim?
Önceleri “kalabalığın” fotoğraflarını çekermiş. İnsanlar onu
çekermiş. Saatlerce yürümekten hoşlanır, insanların
hareketlerini donduracağı kareleri arayıp dururmuş.
“Türkiye kırsalından
koparılan insanlar Haydarpaşa Garı merdivenlerinden aşağı
inerken şaşkınlıkla baktıkları Sarayburnu’na ulaşmak için bir
büyünün etkisindeymişcesine sırtlarına yüklendikleri
yataklarının farkında olmadan binerlerdi Kadıköy–Eminönü
vapuruna. Erkeklerinde en az bir haftalık sakal, dudağının
kenarına iliştirilmiş filtresiz bir cigara, başında yöresine
uygun bir kasket; kadınları daha ürkek hatta korkulu, şehrin hiç
tanımadığı rengarenk çiçekli basma etekleriyle, ve o eteği
çekiştiren veya eline yapışıp, daha fazla yürümek istemediğini
ters tarafta gördüğü baloncuya doğru gitmeye çalışarak gösteren;
ya da kucağında yalancı memesi ağzından düştüğü, altını
pislettiği, acıktığı için hiç durmaksızın ağlayan; belki her üçü
birden, çocuklarıyla öndeki “adamını” takip ederken,
diğer
taraftan da yanlarından hiç eksik olmayan bir aile büyüğüne göz
kulak olma telaşı ile tüm yorgunluğunun üzerine katmerlendiği
kadınların peşinde dolaşırdım. Sokakta oynayan çocukların
saflıklarına ait fotoğraflarını çekmek için yürürdüm. Onlar
benim hac yolumdu. Sonra...”
Daha sonra yazacağım, merak
etme.
O gün Ada’da yorulana kadar
dolaştık. Aya Yorgi’ye tırmandık. Küçük bir kızı elindeki mumu
yakarken gördük. Sonra makinasını bana bıraktı.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|