Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazar: Uzay Gökerman

Kapak Yazısı - KASIM 2007

Güneydoğuda olan bitenler üzerine

Dördüncü Dünyaya İtilen İnsanlık! 

Yaklaşık bin iyi yüz yıldır bu coğrafyada bulunuyoruz. Öncesi de var; ancak tarih kitaplarında çok net olarak tarif edilen veriler ışığında bunu daha gerilere dayandırmayı anlamlı da bulduğumu söyleyemeyeceğim. Türkler henüz Ortadoğu’ya ayak basmadan evvel bu insanların paylaştığı inançla bir bütünlük sağlamak üzere İslam’ı kabul etmişlerdi. Müslümanlığın belki de bölgede daha güçlü duruş sergilemesi için de yaklaşık altı yüz yıl devam edecek bir role de soyunmuşlardı.

Bölgeyi talan etmek, yağmalamak üzere gelmiş Haçlı ordusunun karşısında örgütlü tek güç olarak yine Türklerin egemen olduğu devleti görüyoruz. O güne kadar görülmemiş derecede vahşet unsurlarıyla donanmış bu gözü dönmüş fanatiklerden oluşan ordunun etkisi yüz elli yıl kadar devam edecek sonra yine bu örgütlü yapı tarafından coğrafyamızdan atılacaktır.

Haçlı ordusu öylesine fanatikti ki; 1200’lü yıllarda İstanbul’u işgal etmiş, dönemin İstanbul’a hâkim gücü Bizanslıları dehşete düşürmüştür, Ortodoks din adamlarına Türklerin “sarığını” tercih ettirecek bir iz bırakmıştır.

Bu tarihi girizgâh önemlidir, çünkü bugün benzer bir süreçten geçiyor bölgemiz. Yine bol miktarda kan var, trajediler yaşanıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet Rusya’nın güneye inmesini engellemek üzere oluşturulmuş ve aralarında Afganistan, Pakistan, İran, Irak ve Türkiye’nin bulunduğu “yeşil kuşak” boyunca yeni milenyumda bir restorasyon çalışması yapılıyor. Bu hat boyunca neredeyse her noktada problem var, kargaşa hüküm sürüyor.

Türkler bu coğrafyaya geldikten sonra sürekli egemen rol üstlendiler. Egemen olmak sömürmek anlamına gelmiyor. Bugünün emperyalist kültürü bize böylesi bir duygu verse de egemenlik sahası aynı zamanda orada bulunan halkların, kimliklerin hamiliğini, koruyuculuğunu üstlenme anlamı taşımaktaydı. Bugün Türkleri katil olarak gören Ermenilerin 2000’li yıllara bu şekilde gelmelerinde, bağımsız patriklerinin varoluşlarında kuşkusuz etkileri vardı. Sadece Ermeniler mi, Ortadoğu’daki farklı bir sürü kimlik, inanç, düşünce bu bölgeye egemenlik kurmuş bu gücün sayesinde bugünlere ulaşabilmiştir.

Osmanlı yıkıldıktan sonra otuzdan fazla devletin kurulabilmesi bunun en güzel ispatıdır. Osmanlı bütün bu kimliklerin modern zamanlara taşınmasına aracılık etmiştir. Şimdi tarihi terse sarıp, Osmanlı olmasaydı ne olurdu sorusunu cevaplayabilmemiz mümkün değildir. Mutlak suretle bir şeyler olurdu; ama aynısı olmazdı.

Osmanlı tarihteki en pozitif pratiklerden bir tanesidir; eşdeğeri Roma’dır diyebiliyoruz, yine de tam olarak eşleyemiyoruz.

Emperyalizm, imparatorluk olmaktan farklı bir ekonomik modeldir. Kapitalizmin yetiştirdiği en kötü karakterli çocuktur. Emperyalizmle birlikte dünya eski dünya olmaktan çıkmıştır. O güne kadar da halklar birbirleriyle savaşıyordu ama bu kadar kin tohumu ekilmiyor ve düşmanlıklar bu kadar kalıcı olmuyordu.

Emperyalizm, o güne kadar bilinen bütün imparatorlukların çöküşünü hazırlamıştır. Birinci Dünya Savaşı bunun savaşıydı. İtilaf devletleri saflarında yer alan Rusya bile bu savaştan etkilenmiştir. Amaç bu imparatorlukların sahip olduğu toprakları ele geçirmekti. Osmanlı’nın elinde bulundurduğu topraklar öylesine zenginlik taşıyordu ki, iştah açıyordu. Emperyalizm bu topraklara önce ayrılık tohumları ekmiş, daha önce birbirlerine düşman olmayan halkları birbirine düşürmüş, sonra da bunların aralarında olan biten çatışmalara müdahalelerde bulunarak yeni hami rolü üstlenmiştir.

Cevaplanması gereken en kritik soru: Osmanlıdan ayrılan ve devlet olarak örgütlenen kaç halk bugün gerçekten özgürdür? Kendi iradelerini kullanabilmektedir?

Küresellik dediğimiz şey zaten birbirine bağımlı yaşamayı getirmektedir.

Bu coğrafyaya davet edilen emperyalizm asla karşılığını almadan geri gitmez; hiçbir zaman geri gitmedi zaten!

Güneydoğumuzda büyük bir trajedi yaşanıyor. Her gün gelen şehit haberleri ülkemizi geriyor. Çünkü bu coğrafyada yaşayan insanlar savaşı anlayamıyor. Artık yüzyıllara sari olmuş bu kavganın nedenini öncesini bilemiyor. Hesabı anlamıyor. Amaç bin yıl öncesinden hiç farklı değil; yöntem farklı.

Türkiye etrafında olup bitene duyarsız kalabilir mi?

Saddam Halepçe’de kimyasal silah kullandığında Kuzey Irak’ta yaşayan insanlara karşı kayıtsız kaldı mı? Afganlı soydaşlarına siz kimsiniz diyebildi mi? 500 yıl önce İspanya’dan, Portekiz’den kovulan Yahudilere sizi kabul edemeyiz diyebilmiş miydi? Çok uzağa gitmeye de gerek yok, komşusuna saldırmaya hazırlanan ve kendisinden geçiş koridoru isteyen bir ülkenin askerine izin verdi mi? 1989 yılında yıkılan Demirperde ülkelerinin açlık çeken insanlarına öyle ya da böyle yine sınırlarını açmadı mı? Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezinen Afrika kökenli insanlarına yaşam alanı sağlamıyor mu? Onlar neden burada?

Türkiye neden hala bir kültürler mozaiği olarak anılmayı sürdürüyor? Türkiye o kadar etnik temizlik yapıyor da nasıl bu kadar çok kimlik, din, dil, inanç bir arada yaşamayı sürdürüyor?

Bu olup bitenlerin herhangi gelişmiş uygarlık dediğimiz ülkelerin birinde mikron düzeyde yaşanamıyor? Ayrımcılık dediğimiz şeyin en güçlü etkisi Batı’da yaşanmıyor mu? İkinci hatta üçüncü sınıf yerine koyulma anlayışı oralara has özellikler değil mi? Irkçılık, üst(ün) insan tanımları kime aittir? Daha birkaç yıl öncesine kadar Almanya’da insanlar evlerinde diri diri yakılmadı mı, Türk oldukları için?

Türk olduğumuz için değil, bu coğrafyadaki sorumluluklarımız nedeniyle, burada olmayı sürdürdüğümüz ve gidecek başka yerimiz olmadığı için gözü kapalı yaşayamayız.

Güneydoğu’da olup biteni çok iyi görebilmek gerekiyor. Sömürü hedefindeki egemen güçler yepyeni bir savaş amacında görünüyorlar. Bunun için de tarihi inanılmaz bir şekilde hızlandırmaya çalışıyorlar. Bu oyunu önceki yüzyılın başında Araplara oynattılar. Araplar, Osmanlı’ya karşı sanki özgürlük, kurtuluş savaşı veriyormuş yanılgısına düştü. Bırakın bir ulus olmayı, kabile düzeyindeki birliklerden parçalanmış uydu devletler yaratılırken, o coğrafyanın tüm zenginliği olan petrol de sömürgecilerin kontrolüne bırakılıyordu. Bunun adı hiçbir zaman bağımsızlık değildir. Olsa olsa bekçilik yapmaktır. Zengin villanın yanında duran müştemilatta yaşamaktır.

Arapların nasıl bir kimlik bunalımı yaşadığını Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler kitabında ayrıntısıyla bulabilirsiniz. Amin Maalouf, hiçbir yere ait olmamanın felsefesini kurgularken, bu coğrafyadaki bütün halklara karşı ne kadar büyük bir yanlış (hatta “ihanet” kelimesi burada kullanılabilir) içinde olduğunun farkında mıdır değil midir, bilmiyorum.

Bugün Kuzey Irak’ta yaşayan ve bağımsız bir devlet olma amacı güden Kürtlerin içindeki bir takım çıkar gruplarının, girdikleri işbirliği nedeniyle tarihin kendilerini affedebileceğini sanmıyoruz. Ayrıca bu bizim de sorunumuzdur ve sorumluluğumuzdur.

Demokrasi dediğimiz şey illegal örgütle kurulamaz. İllegal birliktelikler eninde sonunda kendi yapısına uygun ilişkilere izin verir. Osmanlı, İttihat ve Terakki’nin illegal yapısından sonuna kadar zarar gördü. Ama Türkiye Cumhuriyeti, bir meclis tarafından, açık bir yapı olarak kuruldu. Sonradan bazı antidemokratik uygulamalara dönülmüş olabilir; ama bu kurtuluşun ve kuruluşun özündeki doğruyu yok etmez.

Biz bugün sorunlu addettiğimiz bu coğrafyadaki çıkar ilişkilerinin nasıl kurgulanıyor olduğunu bilmiyoruz. Kimin kimle hesabı var bunu bilmiyoruz. Daha acısı ve kötüsü mevcut feodal görüntüsü ile bölgede yaşayan halkın da bilmediğini tahmin ediyoruz. Tarih dediğimiz şey otuz, kırk, elli yıllarla yazılmaz; kim hesabını buna göre yapıyorsa büyük bir yanılgıyla birlikte hareket ediyor demektir. Daha bin yıl daha beraber yaşayabilmenin kültürünü canlı tutabilmek gerekir.

Çatışmak, savaşmak hatta bunu on yıllarca bir zaman dilimine yaymak insanlığı insanlıktan çıkarır. Üstelik arada kaybedilmiş olanı yerine koyabilmek de yaşanan “travmalardan” ötürü mümkün değildir. Bölgedeki süper güçlerin hedefi de budur.

Burada yaşayanları mağara insanı seviyesine indirgemek...

Afganistan’daki görüntü bugün hiç hoş değil. Irak’ın hali ortada. Bir milyon insan öldü ve bunun hesabını kimse kimseye soramıyor. İran dünyadan izole edildi. Üçüncü dünya ülkeleri dördüncü dünyaya doğru itiliyor. Bugün Türkiye’de bu kargaşanın içine çekilmek isteniyor; çünkü bölgedeki tek büyüyen örnek model bu oldu. Bu modelin de model olmaktan çıkarılması gerekiyor.

Ya uyanık olup bu tuzağa düşmeyeceğiz; ya da tarihi hızlandırma derdine düşmüş güçlerin oyuncağı…

Olan biteni bölgede yaşayan insanlara anlatabilmemiz, bunu son bir kere daha denememiz gerekiyor sanırım. Yollarını ve alternatiflerini beraberce düşünüp, araştırmalıyız.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Uzay Gökerman 1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor. Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale, araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor. İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor. Detaylı bilgi


 

HABERLER

Dördüncü Dünyaya İtilen İnsanlık


“Türkiye’de Yapılacak En İyi İş Komisyonculuktur!”


Brüksel Notları


Beyin Dalgalarının Gizemi


Dişi Enerji Yeniden Doğuyor


Fotoğraf Karelerindeki Çocuk!

Beni Affet!


Oyun ve Çocuklar


Tanrının Nefesi "Ozon"


EMDR ile Hayatınıza Yeni Bir Yön


Galata’da Sanat Var!


Korkaklar Aşksız Gömülür


Üçüncü Hareket Yasasına Hazırlıksız Tepkiler


Uluslararası Hegel Kongresi


Umulmayan, İmkansız Değildir


Tasavvuf ve Aşk


Sana Verdiği "Tek Şey" Her An Gidecekmiş Hissidir


Aydınlanma ve Ateş Böcekleri!


Dünyanın En Eski Aşk Şiiri


İstanbul, Ah İstanbul


Düşlerimdeki Yaşam Bolum 4


Mutluluk


Ateş Et Korkak, Yalnızca Bir İnsan Vuracaksın


Teklif


Dönüşüm

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Meliha Başal

Artistlik Yarışmasının Şarkıları


Adnan Çelik

Aşk ve Yalnızlık


Merve Şen

Bulutlar Beyazdır


Tuğçe Karaarslan

Öz


Boran Savran 

Şiir Yazmak Yaşamak Demektir


Didem Çivici

“Tanrı Yağmurdadır” 


Buse Doğan

Gözlerini Gözlerimden Ayırma Hiç


Hale Kararslan

Uçup Gidiyorum


Tuğba Yaman

Hasret


Volkan Burnaz

Ayın Karanlık Yüzü


Eray Çetinkaya

Seni Unuttukça Seveceğim


Burcu Özgeçen

İnsan Olmak


Didem Çivici 

Kapı

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00