|
Yazar:
Uzay Gökerman
Kapak Yazısı
- KASIM 2007
Güneydoğuda olan bitenler üzerine
Dördüncü Dünyaya
İtilen İnsanlık!
Yaklaşık bin iyi yüz
yıldır bu coğrafyada bulunuyoruz. Öncesi de var; ancak tarih kitaplarında
çok net olarak tarif edilen veriler ışığında bunu daha gerilere dayandırmayı
anlamlı da bulduğumu söyleyemeyeceğim. Türkler henüz Ortadoğu’ya ayak
basmadan evvel bu insanların paylaştığı inançla bir bütünlük sağlamak üzere
İslam’ı kabul etmişlerdi. Müslümanlığın belki de bölgede daha güçlü duruş
sergilemesi için de yaklaşık altı yüz yıl devam edecek bir role de
soyunmuşlardı.
Bölgeyi talan etmek,
yağmalamak üzere gelmiş Haçlı ordusunun karşısında örgütlü tek güç olarak
yine Türklerin egemen olduğu devleti görüyoruz. O güne kadar görülmemiş
derecede vahşet unsurlarıyla donanmış bu gözü dönmüş fanatiklerden oluşan
ordunun etkisi yüz elli yıl kadar devam edecek sonra yine bu örgütlü yapı
tarafından coğrafyamızdan atılacaktır.
Haçlı
ordusu öylesine fanatikti ki; 1200’lü yıllarda İstanbul’u işgal etmiş,
dönemin İstanbul’a hâkim gücü Bizanslıları dehşete düşürmüştür, Ortodoks din
adamlarına Türklerin “sarığını” tercih ettirecek bir iz bırakmıştır.
Bu tarihi girizgâh
önemlidir, çünkü bugün benzer bir süreçten geçiyor bölgemiz. Yine bol
miktarda kan var, trajediler yaşanıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında
Sovyet Rusya’nın güneye inmesini engellemek üzere oluşturulmuş ve aralarında
Afganistan, Pakistan, İran, Irak ve Türkiye’nin bulunduğu “yeşil kuşak”
boyunca yeni milenyumda bir restorasyon çalışması yapılıyor. Bu hat boyunca
neredeyse her noktada problem var, kargaşa hüküm sürüyor.
Türkler bu coğrafyaya
geldikten sonra sürekli egemen rol üstlendiler. Egemen olmak sömürmek
anlamına gelmiyor. Bugünün emperyalist kültürü bize böylesi bir duygu verse
de egemenlik sahası aynı zamanda orada bulunan halkların, kimliklerin
hamiliğini, koruyuculuğunu üstlenme anlamı
taşımaktaydı.
Bugün Türkleri katil olarak gören Ermenilerin 2000’li yıllara bu şekilde
gelmelerinde, bağımsız patriklerinin varoluşlarında kuşkusuz etkileri vardı.
Sadece Ermeniler mi, Ortadoğu’daki farklı bir sürü kimlik, inanç, düşünce bu
bölgeye egemenlik kurmuş bu gücün sayesinde bugünlere ulaşabilmiştir.
Osmanlı yıkıldıktan sonra
otuzdan fazla devletin kurulabilmesi bunun en güzel ispatıdır. Osmanlı bütün
bu kimliklerin modern zamanlara taşınmasına aracılık etmiştir. Şimdi tarihi
terse sarıp, Osmanlı olmasaydı ne olurdu sorusunu cevaplayabilmemiz mümkün
değildir. Mutlak suretle bir şeyler olurdu; ama aynısı olmazdı.
Osmanlı
tarihteki en pozitif pratiklerden bir tanesidir; eşdeğeri Roma’dır
diyebiliyoruz, yine de tam olarak eşleyemiyoruz.
Emperyalizm, imparatorluk
olmaktan farklı bir ekonomik modeldir. Kapitalizmin yetiştirdiği en kötü
karakterli çocuktur. Emperyalizmle birlikte dünya eski dünya olmaktan
çıkmıştır. O güne kadar da halklar birbirleriyle savaşıyordu ama bu kadar
kin tohumu ekilmiyor ve düşmanlıklar bu kadar kalıcı olmuyordu.
Emperyalizm, o güne kadar
bilinen bütün imparatorlukların çöküşünü hazırlamıştır. Birinci Dünya Savaşı
bunun savaşıydı. İtilaf devletleri saflarında yer alan Rusya bile bu
savaştan etkilenmiştir. Amaç bu imparatorlukların sahip olduğu toprakları
ele geçirmekti. Osmanlı’nın elinde bulundurduğu topraklar öylesine zenginlik
taşıyordu ki, iştah açıyordu. Emperyalizm bu topraklara önce ayrılık
tohumları ekmiş, daha önce birbirlerine düşman olmayan halkları birbirine
düşürmüş, sonra da bunların aralarında olan biten çatışmalara müdahalelerde
bulunarak yeni hami rolü üstlenmiştir.
Cevaplanması gereken en
kritik soru: Osmanlıdan ayrılan ve devlet olarak örgütlenen kaç halk bugün
gerçekten özgürdür? Kendi iradelerini kullanabilmektedir?
Küresellik
dediğimiz şey zaten birbirine bağımlı yaşamayı getirmektedir.
Bu coğrafyaya davet
edilen emperyalizm asla karşılığını almadan geri gitmez; hiçbir zaman geri
gitmedi zaten!
Güneydoğumuzda büyük bir
trajedi yaşanıyor. Her gün gelen şehit haberleri ülkemizi geriyor. Çünkü bu
coğrafyada yaşayan insanlar savaşı anlayamıyor. Artık yüzyıllara sari olmuş
bu kavganın nedenini öncesini bilemiyor. Hesabı anlamıyor. Amaç bin yıl
öncesinden hiç farklı değil; yöntem farklı.
Türkiye
etrafında olup bitene duyarsız kalabilir mi?
Saddam Halepçe’de
kimyasal silah kullandığında Kuzey Irak’ta yaşayan insanlara karşı kayıtsız
kaldı mı? Afganlı soydaşlarına siz kimsiniz diyebildi mi? 500 yıl önce
İspanya’dan, Portekiz’den kovulan Yahudilere sizi kabul edemeyiz diyebilmiş
miydi? Çok uzağa gitmeye de gerek yok, komşusuna saldırmaya hazırlanan ve
kendisinden geçiş koridoru isteyen bir ülkenin askerine izin verdi mi? 1989
yılında yıkılan Demirperde ülkelerinin açlık çeken insanlarına öyle ya da
böyle yine sınırlarını açmadı mı? Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezinen
Afrika kökenli insanlarına yaşam alanı sağlamıyor mu? Onlar neden burada?
Türkiye neden hala bir
kültürler mozaiği olarak anılmayı sürdürüyor? Türkiye o kadar etnik temizlik
yapıyor da nasıl bu kadar çok kimlik, din, dil, inanç bir arada yaşamayı
sürdürüyor?
Bu
olup bitenlerin herhangi gelişmiş uygarlık dediğimiz ülkelerin birinde
mikron düzeyde yaşanamıyor? Ayrımcılık dediğimiz şeyin en güçlü etkisi
Batı’da yaşanmıyor mu? İkinci hatta üçüncü sınıf yerine koyulma anlayışı
oralara has özellikler değil mi? Irkçılık, üst(ün) insan tanımları kime
aittir? Daha birkaç yıl öncesine kadar Almanya’da insanlar evlerinde diri
diri yakılmadı mı, Türk oldukları için?
Türk olduğumuz için
değil, bu coğrafyadaki sorumluluklarımız nedeniyle, burada olmayı
sürdürdüğümüz ve gidecek başka yerimiz olmadığı için gözü kapalı
yaşayamayız.
Güneydoğu’da
olup biteni çok iyi görebilmek gerekiyor. Sömürü hedefindeki egemen güçler
yepyeni bir savaş amacında görünüyorlar. Bunun için de tarihi inanılmaz bir
şekilde hızlandırmaya çalışıyorlar. Bu oyunu önceki yüzyılın başında
Araplara oynattılar. Araplar, Osmanlı’ya karşı sanki özgürlük, kurtuluş
savaşı veriyormuş yanılgısına düştü. Bırakın bir ulus olmayı, kabile
düzeyindeki birliklerden parçalanmış uydu devletler yaratılırken, o
coğrafyanın tüm zenginliği olan petrol de sömürgecilerin kontrolüne
bırakılıyordu. Bunun adı hiçbir zaman bağımsızlık değildir. Olsa olsa
bekçilik yapmaktır. Zengin villanın yanında duran müştemilatta yaşamaktır.
Arapların nasıl bir
kimlik bunalımı yaşadığını Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler
kitabında ayrıntısıyla bulabilirsiniz. Amin Maalouf, hiçbir yere ait
olmamanın felsefesini kurgularken, bu coğrafyadaki bütün halklara karşı ne
kadar büyük bir yanlış (hatta “ihanet” kelimesi burada
kullanılabilir) içinde olduğunun farkında mıdır değil midir, bilmiyorum.
Bugün
Kuzey Irak’ta yaşayan ve bağımsız bir devlet olma amacı güden Kürtlerin
içindeki bir takım çıkar gruplarının, girdikleri işbirliği nedeniyle tarihin
kendilerini affedebileceğini sanmıyoruz. Ayrıca bu bizim de sorunumuzdur ve
sorumluluğumuzdur.
Demokrasi dediğimiz şey
illegal örgütle kurulamaz. İllegal birliktelikler eninde sonunda kendi
yapısına uygun ilişkilere izin verir. Osmanlı, İttihat ve Terakki’nin
illegal yapısından sonuna kadar zarar gördü. Ama Türkiye Cumhuriyeti, bir
meclis tarafından, açık bir yapı olarak kuruldu. Sonradan bazı
antidemokratik uygulamalara dönülmüş olabilir; ama bu kurtuluşun ve
kuruluşun özündeki doğruyu yok etmez.
Biz bugün sorunlu
addettiğimiz bu coğrafyadaki çıkar ilişkilerinin nasıl kurgulanıyor olduğunu
bilmiyoruz. Kimin kimle hesabı var bunu bilmiyoruz. Daha acısı ve kötüsü
mevcut feodal görüntüsü ile bölgede yaşayan halkın da bilmediğini tahmin
ediyoruz. Tarih dediğimiz şey otuz, kırk, elli yıllarla
yazılmaz;
kim hesabını buna göre yapıyorsa büyük bir yanılgıyla birlikte hareket
ediyor demektir. Daha bin yıl daha beraber yaşayabilmenin kültürünü canlı
tutabilmek gerekir.
Çatışmak, savaşmak hatta
bunu on yıllarca bir zaman dilimine yaymak insanlığı insanlıktan çıkarır.
Üstelik arada kaybedilmiş olanı yerine koyabilmek de yaşanan “travmalardan”
ötürü mümkün değildir. Bölgedeki süper güçlerin hedefi de budur.
Burada
yaşayanları mağara insanı seviyesine indirgemek...
Afganistan’daki görüntü
bugün hiç hoş değil. Irak’ın hali ortada. Bir milyon insan öldü ve bunun
hesabını kimse kimseye soramıyor. İran dünyadan izole edildi. Üçüncü dünya
ülkeleri dördüncü dünyaya doğru itiliyor. Bugün Türkiye’de bu kargaşanın
içine çekilmek isteniyor; çünkü bölgedeki tek büyüyen örnek model bu oldu.
Bu modelin de model olmaktan çıkarılması gerekiyor.

Ya uyanık olup bu tuzağa
düşmeyeceğiz;
ya da tarihi hızlandırma derdine düşmüş güçlerin oyuncağı…
Olan biteni bölgede
yaşayan insanlara anlatabilmemiz, bunu son bir kere daha denememiz gerekiyor
sanırım. Yollarını ve alternatiflerini beraberce düşünüp, araştırmalıyız.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|