|
Yazar: Uzay Gökerman
Burjuva
Demokratik Hareketin içinde
Aydının Duruş
Yeri Sorunu
Özellikle
yeni milenyumla birlikte; aslında 1989 tarihinden sonra başlayan bir
ivmeyle, Türkiye’deki sol kökenden gelen aydınların “burjuva demokratik
hareket” içine girdiklerine şahit olmaktayız. Daha önceleri sömürüden
bahseden, kapitalizm sonrası ütopyadan hareketle felsefe geliştirip, yazıp
çizen bu kitlenin yavaş yavaş, özellikle de sistem içinde sözü dinlenir bir
yer edinmesiyle birlikte bulundukları platformu terk etmişler; Türkiye’deki
temel sorunun Kemalist ilkeler etrafında yürümeye çalışan bir grup
antidemokratik-bürokratik-asker elitle mücadele olduğu yönünde düşünsellik
geliştirmeye başlamışlardır.
Hal
böyle olunca da örneğin AKP’nin 22 Temmuz seçimlerinden %50’ye yakın oy
almasının bir çeşit burjuva demokratik hareketin sonucu olduğunu söylemeye
kadar varmıştır. Biz bunun böyle olmadığını iddia etmeyeceğiz. Tespitin
haklı yönleri olduğunu biliyoruz. Konu bu noktaya kendiliğinden geliyor;
ancak biz buraya takılmıyoruz.
Türkiye’nin öncelikle bir
demokrasi sorunu vardır. Ama bu nasıl bir demokrasi sorunudur, onu doğru bir
şekilde yerine koymamız gerekiyor. Örneğin, gelir dağılımındaki
eşitsizlikten kaynaklanan bir sorundan mı söz etmeliyiz, yoksa insanların
kendilerini ifade etmelerini engelleyen bir fikir özgürlüğünün hala tam
olarak yerleşememesinden mi? Tam bu noktadan bakarken biraz ötemizde duran
tavukla yumurta ilişkisini görebiliyor muyuz?
Bu
topraklarda Abdülhamit istibdadını yıktık diye ülkenin kurtulduğunu sanan
münevverlerimiz vardı. Keşke her şey bu kadar basit bir denklem ile
çözülebilseydi. Ne güzel olurdu!
Muasır medeniyetler
seviyesine ulaşma ülküsü bu coğrafyada yaşayan aydının 300 yıllık özlemidir.
Ve bu aydın 300 yıldır “bu” mücadelenin içindedir. 300 yıldır gidip gördüğü,
dolaştığı ve büyüsüne kapıldığı batı başkentlerindeki entelektüel
sohbetlerden aldığı bilgileri ülkesine dönerek “tatbik” etme uğraşına
girişmiştir. Anlamadığı, algılayamadığı, yeterince analiz edemediği için
girdiği her türlü eylem, içinde bulunduğu devletin sonunu hazırlamıştır.
Bunu bilerek yaptığını iddia edemeyiz. Kuşkusuz kötü niyetli olanları da
vardır; ancak birçoğu devlet bürokrasisinin içinde ülkesine hizmet etme
gayretindeydi.
Uygarlık
dediğimiz şeyin altını biraz kazıdığınızda altında insanlık tarihinin en
karanlık ve gayri-hümanizm olayları ile karşılaşırsınız. Uygarlığın bir
kısım aktörü Afrika ormanlarında köleleştireceği insan avına çıkarken, diğer
tarafta Amerika kıtasının, Hindistan’ın, Çin’in kaynaklarını talan ederken
diğer tarafta merkezdekiler Londra’da, Paris’te, Amsterdam’da burjuvazinin
iktidarı ve haliyle de tüm zenginliği nasıl ele alacağının felsefi
tartışmalarını yapıyorlardı. Bu da eşyanın tabiatına aykırı bir şey değildi;
çünkü bundan iki bin yıl önce Yunan site devletlerinde de benzer şekilde
Sokrates, Platon ve Aristo da bu düşünsel eylemin içindeydi. Burada garip
olan şey, Platon ya da Aristo yurttaş-köle ayrımını kabullenerek ve bunun
doğal bir akış olduğuna inanarak düşünsellik geliştirirken, örneğin
Fransa’dakilerin hürriyet, eşitlik, kardeşlik sloganları altında dünyanın
sömürülmesinin düşünsel temellerini hazırlıyorlardı. İnsanlığın gelişimi
açısından bunun da normal bir süreç olduğunun altını hemen çizmeliyiz.
Bugünkü bakış açısıyla evet, gayri-insaniydi; ancak tarih
değerlendirilmesinde referans noktası asla “şimdi” olamaz. Ama şimdinin
ayıbını nasıl ortadan kaldıracağımız bize ait bir sorumluluktur.
Kapitalist
gelişim sürecinin nasıl ve hangi yollardan geçtiğinin tarihsel perspektifini
görmeden, bilmeden, anlamadan burjuva demokratik sistemin kurgusunu
yapabilmek, planlayabilmek ya da doğru çalıştırılmasını sağlayabilmek
olanaklı değildir.
Hepimiz Türkiye için
güzel şeyler istiyoruz. Ama isterken de ölçüyü kaçırmamak gerekiyor. Türkiye
Avrupalı mıdır sorusunu sorduğumuzda herkesin kendine göre bir cevabı
vardır.
Bizler Avrupa’nın
getirdiği standartlara asla karşı çıkamayız; ama standart dediğimiz şey
belirli bir seviye sonucu oluşan kriterler bütünüdür. Standart aynı zamanda
bir maliyet unsurudur. Sermaye birikiminin yarattığı konfordur.
Ne demektir bu? Kongo’nun
standartlarıyla Belçika’nın standartları aynı kefeye yerleştirilemez. Neden
yerleştirilemez? Çünkü biri diğerini nesi var nesi yoksa yıllarca
sömürmüştür. Daha yetmemiş günümüzde borçlandırıp, onun faiziyle yine
sömürmeye devam etmektedir. Çünkü bilindiği gibi belki bizim de içinde
bulunduğumuz bir az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler sınıflandırması
vardır. Gelişmiş ülkeler onların abisi rolüyle fonlar oluşturup diğerlerinin
(gelişmiş ülkeler için İngilizceden gelen bir “others” kavramı
vardır) gelişmelerini sağlarlar. Elbette bu hizmetin bir karşılığı
olmalıdır.
Kolay
değil, adam riske giriyor, parasını ortaya koyuyor. Karşılığını alacak.
Peki, o para orada nasıl oluştu? Onu karıştırmayacaksın. Biz de
karıştıramıyoruz zaten.
“Türkiye Kongo’dan farklı
mıdır?”
“Evet, farklıdır. Osmanlı
İmparatorluğu, boru değil, bir imparatorluktu. O da insanları sömürmüştür.
Osmanlı parçalandıktan sonra otuz küsur devlet ortaya çıkmıştır. Bu otuz
küsur devleti ‘adamlar’ yüzyıllarca sömürmüştür.”
Eğer bu hüküm doğruysa,
Osmanlı’nın bir sermaye birikimi olmalı, dağ gibi büyümüş ve ödenemez hale
gelmiş, sonunda da gelirlerine haciz koyan Duyunu Umumiye gibi bir kurum
tarafından yönetilen, yetmeyip cumhuriyete devredilen borçları da
olmamalıydı.
Ama vardı. Dahası
toprakları sefaletten geçilmiyordu. İmparatorluğun başkenti bile on yılda
bir açlık tehlikesi atlatıyordu.
“Bunu geçiyoruz, çünkü
iktisat bilimi tarafından kabul görmez kelimeler kullanıyorsunuz! Kusura
bakmayın popülizm-ucuz halkçılık yapıyorsunuz.”
Peki, ekonomi politiği
ilgilendiren kavramları da koyalım ortaya. Osmanlı’da burjuva sınıfı
gelişmiş miydi?
Nereden
baktığınıza göre değişecek şekilde var ya da yok diyebiliriz.
Avrupa’dakine benzer bir
hayat süren insanlar topluluğu vardı. Bir kısmının ticaret, hatta
bankacılık, bankerlik yaptığını iddia etmek mümkündür. Para varsa, sermaye
birikimi vardır. Sermayenin olduğu yerde sanayi de olmalıdır. Olmalıdır da
peki 1970’li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nde ağır sanayi hamlesinden söz
edenler ne demek istiyorlardı?
Sadede gelelim,
uzatmayalım. Ekonomi politiğin gruplandırması dâhilindeki hiçbir kurum ya da
sınıf Osmanlı’da mevcut değildi. Osmanlı, en az dört yüz yıl önceki bir
sömürü standardı ile sömürmekteydi; örneğin küçücük Hollanda devletinden bu
anlamda çok çok Himalayalar kadar farklıydı.
Öyle olduğu için de
aydını da farklıydı. Aydın devletten bağımsız olamadı; hep bürokrasinin
içinde sıkıştı kaldı. En başta dediğimiz gibi de ülkesinin sonunu hazırladı.
Ve hep devletiyle sorunu oldu. Bir taraftan karşıydı; diğer taraftan da o
mekanizmanın içinde yer alabilmek arzusundaydı.
Bugün durum kuşkusuz
biraz daha farklı gelişiyor. Aydın dediğimiz “zümrenin” bürokrasiden kopmuş,
hatta batılı benzerlerinde olduğu gibi burjuvaziden gelen bir kısmı var.
Türkiye,
devlet aygıtının çok güçlü olduğu cumhuriyet döneminin başında öyle ya da
böyle Kemalist veya korporatist örgütlenme ile gelişimini sürdürmek
zorundaydı. Bugün kendisini biraz daha güçlü hisseden burjuvazi o günlerde
vardı da 1920’lerin iktidar sahipleri idareyi mi paylaşmamışlardı? Bugün
antidemokratik bir varlık olarak duran bu yapı, Türkiye’nin ilk elli yılında
motor güç olmuştu. Demokratikti, değildi tartışmaları bu eksenin dışındadır.
“Keşke şöyle olabilseydi
ve o şekilde olmasaydı, biz bugün daha iyi bir yerde olurduk” kurgusu,
tamamen akıldışıdır.
Bugün devlet aygıtına
karşı mücadele şiddetini arttırmış olan aydınların yazımızın başında işaret
ettiğimiz dönem aralığında kendilerini sol yelpazede tanımlamalarını da
anlamaya çalışıyoruz. Çünkü biz sol derken o zamanlar sınıf mücadelesi veren
ve işçi sınıfı saflarında konumlanmış, sömürünün kalkması, yeni bir dünya
kurulması için çabalayan insanları anlıyorduk; çünkü bu kişiler
kartvizitlerine bir de sosyalist sıfatı ekliyorlardı.
Dedim
ya anlamaya çalışıyorum. 1993 kışında hain bir pusuda öldürülen Uğur Mumcu
yıllarca sol içinden gelmiş bir kişiye dönek demişti ve biz onların
aralarındaki polemiği izlemiştik. Kandırılmış mıydık yoksa sol kavramı
aslında upuzun bir anlam mı içeriyordu? Örneğin “kurulu düzene karşı olan
her muhalif akım için soldur” diyebilir miyiz? Sonuç oraya geldiği için
sanırım bu noktada Uğur Mumcu birazcık yanılıyordu.
Yani birinci
cumhuriyetçilerin karşısındaki ikinci cumhuriyetçiler solcudur, diyebiliriz.
O zaman Uğur Mumcu kurulu düzenden yana olduğu için sağcı oluyordu! Kurulu
düzene muhalif olduğunuz için yanlışlıkla sizi Marksist sanabilirler, bu
onların sorunudur.
Yani
öyle bir yere geldik ki, sol tanımlanamaz hale gelmiştir. Amacımız da bu
değil mi? Kavramları birbirinin içine öylesine karıştırırsınız ki, arık
kimse anlatmak istediğini de anlatamaz hale gelir. Boşluğu doldurmayı
başaranlar aradan sıyrılıp finish’i görebilirler.
Diğer tarafta da
cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir refleksle mevcudu koruma duygusuyla
hareket eden karşıt aydınlarımız için de birkaç şey yazmalıyız.
Gelişmek, büyümek
demektir. Büyüyen şey de siz aynı yerde ve bakış açınızda durursanız onu
kaybetmeniz demektir. Çocuğu olanlar bilirler ki, çocuk her gün size başka
bir veri ile gelir. Siz bu veriyi hep aynı şablonla karşılarsanız gün gelir
çocuk sizden uzaklaşır. “Sen bilmiyorsun” der. Başkaları ile iletişim kurar
size de yabancılaşır. Muhafazakârlık hayatın doğasına aykırı bir tutumdur.
En ilerici fikir gelişimini durdurursa dogma haline gelir, sonra belki de
kendisinden çok daha gerici olan ama dinamizm içindeki bir fikre yenik
düşer.
Türkiye’de
sol düşüncenin, sosyal demokrasinin neden başarısız olduğu sorgulanıyor.
Bizim sol dediğimiz
aktörlerin bugüne kadar farklı bir düşünsellik ya da gaye içinde olduğunu
gördüğümüzde; kiminin o etnik kimliğin, diğerinin bir başka etnik kimliğin
peşine takılarak, demokrasi sorununu milletler sistemi içinde algılayarak
çözmeye çalışmalarına şahit olduğumuzda; sistemin nemasından pay almalarıyla
referans noktalarını değiştirmeleriyle Türkiye’nin esas sorununun
Mevlana’nın işaret ettiği gibi “ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi
görün” olduğunu anlamaya başlıyoruz.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|