|
Yazar: Uzay Gökerman
Meclis Dışına Taşan
Cumhurbaşkanlığı
Seçimi
Meclisimiz,
Cumhurbaşkanlığı ile ilgili olarak ilk oturumun yapıldığı 27
Nisan 2007 Cuma günü itibarıyla temsil etme yeteneğinin
sorgulandığı bir yer haline bürünmüştür.
Dergimizin Nisan ayı
sayısında Cumhuriyetin Başkanını Seçmesiyle ilgili şöyle bir
yorumumuz olmuştu.
“Meclisimiz bu ay
sonuna doğru yoğun stratejilerin ve politikaların çarpıştığı
tam bir demokrasi platformuna dönüşecektir; ve o platformun
içinde kalabildiği ölçüde her türlü sonuç kazanım, birikim
ve demokrasi kültürüne, kamuoyunun hafızasında da sağlıklı
bir yer edinmesine neden olacaktır.” (1)
Bu
yorumu yapmamızın nedeni seçimin meclis çatısı altında
gerçekleşme zorunluluğu, meclisin temsil gücü; anlamıyla
ilgiliydi.
“Demokrasiler,
ihtiyaca ve günün koşullarına göre kendilerini yenileme
özelliğini içinde barındırmalıdır. Bu çoksesli nitelikli
tartışma, öğrenme, sindirme ve uygulayabilme kültürünün
toplumda yerleşmesiyle mümkündür. Bu kültürün cisimleşmiş
hali de meclistir.” (2)
Meclisimiz,
cumhurbaşkanlığı ile ilgili olarak ilk oturumun yapıldığı 27
Nisan 2007 Cuma günü itibarıyla temsil etme
yeteneğinin sorgulandığı bir yer haline bürünmüştür.
Neden?
Seçim sürecinin meclis çatısı
altında kaldığı ölçüde, demokrasimiz adına her anlamda kazanım
olacağını söylemiştik; ama seçim süreci birinci tur görüşmeleri
sürerken meclis dışına, Anayasa Mahkemesi’ne taştı.
Konunun laiklik
tartışmalarına hiç girmemiştik; bu boyutunun da olduğunu Türkiye
içinde yaşayan biri olarak göz ardı edemeyiz elbette. Ama bizim
ilk adımdaki derdimiz demokrasinin toplum hafızasında sağlıklı
yer edinmesiydi.
Demokrasi hafızamız için
bunun farklı bir süreç olduğunu da itiraf etmeliyiz. Meclisimiz
bu anlamda çözmesi gereken problemi düğümlemiş daha önce eşi
benzeri görülmemiş bir tartışma başlatmıştır.
Anayasa Mahkemesi kuşkusuz sistemimizin önemli ve vazgeçilmez
unsurlarından bir tanesidir; devlet aygıtımızın denetim, görüş
alma, anayasal düzenimizin devamı anlamında ona da ihtiyacı
vardır; her ne kadar anayasa devletin siyasal yapısı ile şeklini
ifade etse de hukuki bir metindir ve hukuk, iki ile ikinin
toplam dört edemediği bir alandır. Anlama ve anlamlandırma
şekline göre farklı yorumlara sebebiyet verir. Hukuk, kamu
düzeninin vazgeçilmez parçasıdır.
Bugün cumhurbaşkanlığı
seçiminin gelip tıkandığı nokta anayasa içinde yer alan farklı
maddelerin meclis oturumunun açılışı ile ilgili yaptığı farklı
tanımlar ve açılımlardır. Her görüş işine gelen maddeyi ileri
sürmekte, ona tutunmaya çalışmaktadır. Burada uzlaşma
kültüründen çok zıtlaşma anlayışının ön planda olduğunu
görüyoruz.
Demokrasi,
her zaman düşüncelerin, ideolojilerin ve inançların aynı yerde
buluşma anlaşma, uzlaşmaları anlamına geldiğini söyleyemeyiz.
Kelimenin demokratik içeriğine bağlı kalarak “çatışılabileceğini”
de bilmeli, kabullenmeliyiz.
Demokrasi dediğimiz şey
“al gülüm, ver gülüm” değildir. (Aman burada yaptığımız
deyimden yola çıkarak cumhurbaşkanı adayına atıfta bulunduğumuz
anlaşılmasın.)
Seçim sürecinin bu zıtlaşmaya
varabileceğini düşünmüş; Nisan ayı için yazdığım yazıyı
“uzlaşma” kültürünün kazanması umuduyla kaleme almıştım.
Anayasamız,
cumhurbaşkanlığı makamına çok özel anlamlar vererek
tanımlamıştır.
104. Madde:
Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini
ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın
uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını
gözetir.
Bu tanımla da “makam”
siyasi ve politik tartışmaların dışında bırakılmış, bir anlamda
yine kelimenin demokrasinin çizdiği sınırlar dahilinde “uzlaşmak”
zorunlu kılınmıştır.
Cumhurbaşkanının kuşkusuz
kendine göre inancı, sahip olduğu politik görüşü, oy verdiği
partisi olacaktır; ama bunlardan hiçbiriyle organik bağı
bulunamayacaktır; bulunmamalıdır.
Yine Nisan ayı için yazdığım
yazıda demokrasi sürecimiz içinde seçilmiş cumhurbaşkanlarının
seçim şekilleriyle ilgili bilgiler vermiştim. Sn. Turgut Özal’ın
seçimi hariç yukarıda çizdiğimiz şablona uygun bir sistemin
yürürlükte olduğunu biliyoruz. Özal’ın Köşke “tırmanmak” için
uzlaşma arayışında bulunmadığını, kendi sahip olduğu meclis
gücünü cisimleştirmekle yetindiğini o günleri yakın dönemde
yaşamış olarak hatırlayabiliyoruz. Dört yıl sürdürdüğü bu
görevin son iki yılını yeni meclis ve hükümetiyle kavgalı olarak
geçirmiş olduğunu, bunun cumhuriyetimizde bir küskünlük dönemi
olarak anıldığını da anımsıyoruz.
Bugün
yaşadığımız düğüme bakıp 1989 yılı sendromunun tekrarlandığını
söyleyebiliyoruz.
Niçin?
Meclis çoğunluğunu elinde
bulunduran iktidar partisi seçimden üç gün öncesine kadar
cumhurbaşkanlığını sanki kendi iç meselesiymiş gibi kabullenmiş,
konuyu ne meclisle, ne de meclis dışı ile paylaşmamıştır. Hatta
adayın açıklanacağı son ana kadar konu partisinin içinde bile
tartışılmaz, üç kişinin bildiği bir mesele olarak kabul
ettirilmek istenmiştir.
Adayın ortaya çıkmasından
sonraki üç gün içinde yaşanan “uzlaşma” arayışları
meclisteki diğer partilerce samimi bulunmamıştır. Ülkeyi bir
anda bahar havasına sokan ve herkeste gizli bir memnuniyet
uyandıran bu üç günlük sürecin Nisan ayı başında başlatılması,
bu konuda kendisini sorumlu hissedenlerin, günlük gazeteler,
televizyonlar, paneller ve çeşitli toplantılar aracılığıyla
birbirleriyle söz düellosuna gireceklerine, aynı çatı altında
bulundukları mecliste iletişim halinde olmaları doğru ve yakışır
yöntem olacaktı.
Ama
bu yol tercih edilmedi.
Uzlaşma arayışının üç günlük
sürece sıkıştırılmaya çalışılması kuşkusuz hep yerleşmesi ve
kökleşmesini umduğumuz demokrasimize katkı yerine yepyeni ayak
oyunları, dolambaçlı yollar, kapalı kapılar ardında yapılan
pazarlıklar, bu nedenle de hiç hoş gözle görülmeyen ilişkiler
yaratmış, hatta öğretmiştir.
Meclis kendi üzerine yüklenen
sorumluluğu yerine getirememiş, 11. cumhurbaşkanlığı seçimi için
11 kişilik bir yüksek mahkeme heyetinin vereceği görüşe mecbur
kalmıştır.
Konu meclis dışına taştığına
göre bizim de söyleyeceğimiz bir söz hakkı doğmuş, bu metin
yazılmıştır.
Anayasa
Mahkemesi’nin ne tutum sergileyeceğini bilmiyoruz.
Diyelim ki, oradan çıkan
görüş birinci turun yenilenmesi, 367 kişinin sağlanması yönünde
oldu ve 2 Mayıs tarihinde yapılacak oturum öncesinde bu karar
ortaya koyuldu; yine farzedilim ki, o gün birinci oturuma
katılmamış yedi sekiz kişi “vicdanlarının” sesini
dinleyerek 11. cumhurbaşkanını seçmek üzere meclis genel
kuruluna katılma yönünde karar almış; ve anayasanın istediği
çoğunluk böylece sağlanmış; yine aynı gün bütün katılımcılar bu
işin tamamlanması için ortadaki tek adaya oylarını vermiş, sonuç
alınmış olsun.
“Bunun
demokrasimiz adına bir kazanım sağlanmış gibi tarihe not
düşülmesi mümkün müdür?”
Bu soruyu ortada
bırakmayacak, kendi fikrimi de ortaya koyacağım.
Meclisimiz
kendisine verilen görevi yerine getirememiştir. Bu nedenle de
bir sonraki seçimi yapma inandırıcılığını yitirmiştir. Fikrimi
siyasi olarak iktidar partisine karşı duruş olarak ifade
etmiyorum. Meclisimizi iktidarı ve muhalefetiyle bir görüyorum.
Bir sonraki süreçte yaşanacak bir sürü sorunu ve gerilimi
geleceğe miras bırakmadan, zaten her durumda bir kaç ay içinde
yapılması zorunluluk haline gelmiş milletvekili seçimlerinin
yenilenmesi ve millet iradesiyle eli güçlendirilmiş taze
meclisin bu yazının ana fikrinde işaret ettiği demokrasi ve
uzlaşma kültürü içinde cumhurbaşkanlığı seçimini yapması
gerekliliğini söyleyerek, yorumumuzu bitiriyoruz.
(1)
Cumhuriyet Başkanını Seçiyor, Nisan 2007
(2) Aynı yazıdan bir
başka alıntı...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|