|
Yazar: Uzay Gökerman
Köşe Yazısı, İstanbul
İki lider,
iki farklı son...
Pinochet ve Saddam’ın Sonları
Yirminci
yüzyılın en kanlı diktatörlerinden ikisi geçtiğimiz ay; biri eceli diğeri
asılmak suretiyle dünyamızdan ayrıldılar.
Pinochet ve Saddam’dan
söz ediyoruz.
Pinochet, “uygarlığımızın” çok
sevdiği ve kaybolacak diye ödü koptuğu “özgür iradenin tecellisi”
demokrasi ile iktidar olmuş devlet başkanı Salvador Allande’yi Şili’de
devirip, ardında binlerce kayıp, ölü, işkenceden geçmiş ve sağlığını
yitirmiş insan bırakarak yıllarca yönetmiştir.
Soğuk
Savaşı’n en yoğun yaşandığı bir zaman diliminde dünyada seçimle iş başına
gelen “sosyalist” hükümet, o günlerin klasik uygarlık söylemine çok
ters düşüyordu. Dünyamız sosyalist sistemleri özgürlük karşıtı olarak
gösteriyordu. Bugün aynı söylem üçüncü dünyaya yönelik saldırların ve
işgallerin nedeni olarak yine kullanılmaktadır.
Sosyalizmin temsilcileri o kadar özgürlük
düşmanıydılar ki; her türlü davranışı hak edebiliyorlardı. Şili’deki askeri
darbenin arkasında duran güç bugün ortadoğuda bir başka ülkede yine özgürlük
ve demokrasi savaşı vermektedir. Dünyadaki sosyalizm alternatifinin kökü
öyle bir kazınmalıydı ki, bir daha böyle bir “seçime” kimse
kalkışmamalıydı. Bu nedenle örneğin bizdeki karşılığı “halk müziği ozanı”
olan Victor Jara (1) isimli sanatçının iki kolunu birden kırıyordu; “alemlere
ibret” olsun; bir daha gitar çalamasın diye.
Özgür ve bir o kadar da uygar dünyamız
Şili’de olup bitenleri ıslık çalarak izlerken akıllarına böyle bir vahşeti
durdurmak üzerine Birleşmiş Milletlere ait “koalisyon gücü”
oluşturmayı getirmiyorlardı. Bu çok daha sonra gelişecek bir akıldır, evrim
için zamana ihtiyacı vardır.
Hatta
Irak’ta istikrarı sağlamak adına Saddam’ın bir askeri darbe yapmasını da
destekliyorlardı. O yıllarda haber bültenlerinde askeri rejimlerin ilanına
ait bildirilerinin okunduğu yayınlar yapılıyordu. Aynı zaman diliminde
ülkemizi de iki adet darbenin ziyaret ettiğini küçük ve sevimli bir anı
olarak ekliyoruz.
Uzatmayalım efendim...
Pinochet, diktasını 1990 yılına kadar
sürdürdü. Bu süre içinde “bilinen” 3 bin kişinin ölümünden sorumlu
tutuluyordu. Fakat uygarlığımız bu adamı mahkemeye çıkaramadı. Birkaç
kere tedavi için gittiği Avrupa ülkelerinde gözaltına alındı; ama bizim
bildiğimiz, hiçbir suçtan ötürü hakkında bir hüküm giymedi. Gittiği her
yerde aşağılandı, tepki gördü; ama nispeten özgür yaşadı ve öldü.
Herkes onun kimin adamı olduğunu çok iyi
biliyor elbette. İşini çok iyi yapan sadık bir “köpek” gibiydi. (2)
***
Saddam
Hüseyin Irak’ı yine benzer
yöntemlerle yönetti. Çok uzun yıllar o “özgür uygarlığın”
hizmetindeydi. Geçtiğimiz ayki sayımızda bundan uzun
uzun söz ettik (Bkz.
Uygarlığımızın Vicdanını Yargılamak).
Saddam insanlık tarihinin en kanlı diktatörlerinden biriydi kuşkusuz. Ölüm
şekli gibi binlerce
insanı iktidarını korumak için astırmıştı. Halepçe’de siviller üzerine
uyguladığı
kimyasal silahlarla daha bebek yaşındaki
çocuklar dahil yine yüzlerce incanın ölümüne sebebiyet veren kararlar
almıştı. Satranç tahtasındaki bir taştan ibaretti elbette; yine birilerinin
emriyle İran’a açtığı savaş sonucu bir milyon insanın hayatı ile oynamıştır.
Asla suçsuz değildi. Kimsenin onun arkasından şu çok kısa bir muhasebesini
yaptığımız suçlarından ötürü üzüldüğünü sanmıyorum.
Ama beni rahatsız eden şeyler var.
Hepimizin düşünmesi gereken... Unutmadan...
Irak’ta
2003 yılında bir halk ayaklanması olmuş ve Saddam bunun sonucu iktidardan
indirilmiş; yine onun kurduğu bir mahkemede bütün suçlarından yargılanıp,
mahkum edilmiş olsaydı; okuyor olduğunuz yazının konusu başka bir şey
olurdu.
Öyle olmadı.
Irak önce eşi benzeri görülmedik basit
iddialarla “Koalisyon Güçleri” tarafından işgal edildi. Sonra ülke
parçalara, bölgelere ayrıldı. Operasyonla
birlikte
yedi yüz bin insan öldü; üç milyon kişi evinden yurdundan ayrılmak zorunda
kaldı. Onların gelecekteki akıbetlerinin ne olacağını bilmiyoruz.
Uygarlığımızın bundan yüz yıl önce
Anadolu’da olmuş bu göç benzeri acıların hesabını hâlâ Türkiye’ye ödetmek
isterken, Irak’ta olup bitenlere karşı “Sizin yaptıklarınızı
onaylamıyoruz” havasının ötesine geçmeyen bir tutum takınmalarının
lisan-ı karşılığı; ikiyüzlülüktür.
Bür süre sonra Saddam yakalandı. Bazı
ülkelerde bu olayın sanki kurtuluş günüymüş gibi karşılandığı sahneleri
hatırladığımızda; bir süredir dünyamızı kuşatmış olan uzaylıların
saldırılarını sona erdiren bir zafer kazanmış olduğumuz hissine kapılıyoruz.
Saddam nasıl bir adamdır ki; nasıl bir
güçtür ki, bu insanları bu kadar korkutabilmiştir? Uygarlığımızın hiç mi
kendine güveni yoktur? Bir sürü korkaktan oluşan, bulundukları pozisyonu
kaybedecekleri paranoyası
içindeki
zavallı bir topluluk mudur? Ya bize gösterilen devasa büyüklükteki bu
gelişmişliğin altında bir şey yok; ya da birileri bizleri ısrarla aptal
yerine koymak istemektedir.
Saddam çok küçük bir üçüncü dünya
ülkesinin yine küçük bir diktatörüdür; o kadar. “Bu adamı yakalamak için
yedi yüz bin insan ölmeli midir?” sorusunu sormazsak, “gerçek”
uygarlıktan ve insanlıktan nasibimizi alamamışız anlamına gelir..
Saddam’ın idamı sonrasında bu durumun
mümessilleri “Çok adil bir yargılama yaptık” deme ihtiyacı
duymaktadırlar. Yine geçen ayki sayımızda bu yargılamanın vicdanımızda
nereye oturduğunu tartışmıştık.
Evet, siz gidiyorsunuz, bir Irak’ı işgal
edip, devlet başkanını yakalayıp hapisanelerinize tıkıyorsunuz,
Iraklılar’dan oluşan bir mahkemeye çıkarıyorsunuz, bütün bu yargı sürecini
televizyonlardan dünyaya ilan edip,
gösteriyorsunuz;
sonra hükmü verdirip, kendi hapisanelerinizden çıkarıp, Iraklı cellatların
eline verip, astırıyorsunuz.
“Taze patlatılmış pop-corn da ister
miydiniz?”
Biz de sizin yerinizde olsak, herhalde
karşılıklı geçer “Ne güzel iş çıkardık” diye sırıtırdık kuşkusuz.
Kuşkusuz idam günü Amerika’da yaşayan
evsizler ateşler yakıp sokaklarda kutlamalar yaptılar. Afrika’nın kurumuş,
çöl olmuş toprakları üzerinde açlıktan ölmek üzere olanlar da canlanıp, bir
gün yaşayacak kadar moral bulmuş gözüküyorlardı; Üçüncü dünyanın diğer
ülkelerinde sefalet çekenlerin de Saddam’ın asılmasıyla huzur bulduklarını
haber bültenlerinde izliyoruz. Kuşkusuz Fransa’nın gettolarında yaşayan
Cezayirlilerin de kendilerini daha fazla güvende hissetmeleri gerekir.
Ceza
bir anlamda ders vermektir. Kimse yaptıklarının hesabını vermeden yaşayamaz,
kuşkusuz. Saddam suçludur ve yaptıklarının hesabını elbette vermelidir.
Ya Saddam’ı yaratanlar; olup bitenler
sırasında nasıl huzurla uyayabilmektedirler?
“Biz bu hale geleceğini beklemiyorduk.”
diyerek kurtulmak mümkünse; o zaman size sormazlar mı, “Saddam da
beklemiyordu?” diye?
Saddam’a kimyasal silah satanlar ya da
yapımının bilgisini ve desteğini verenler? “Bu iş serbest ticarettir?” mi
diyecekler? Liberalizme mi sığınacaklar?
“Pop-cornun yanında cola da alır
mınınız?”
21.
yüzyılın içinde Irak’ta Abu Ghraib’te olup bitenlere izin verenler ya da
olmasına zemin hazırlayanlar, bugün hesap veriyorlar mı? “Bu iş üç adet
sapık askerin mesuliyetindedir” diyerek, gelişmişliğimizin en büyük
sığınakların bir tanesi olan, uygarlığımızın nesnelliğini tartışmaya her
açışımızda karşımıza bir sapkınlık, kişilik bozukluğu çıkarıp, geçiştirmek,
kurtuluş olabilir mi?
Son olarak idamın neticelerini konuşarak
bu sevimsiz muhabbeti kapatalım.
Bunun bir ceza değil, siyasi bir cinayet
olduğunu düşünen Araplarla, büyük bir kutlamaya dönüştüren Şiiler arasında
2007 yılında neler yaşayacağını hep beraber yaşayıp göreceğiz. Saddam’ın
Halepçe katliamından değil de 1982 yılındaki olmuş Duceyl’deki 148 Şii’nin
öldürülmesinden ötürü idama mahkum edilip infaz edilmesini çok anlamlı
bulmalıyız.
Özgürlük ve demokrasi aşığı, o büyük
gelişmiş “yanılmaz” akıl; çok duyarlı bir vicdana sahip
uygarlığımızın Saddam gibi isim ve simge olmuş “sünni” mezhebine sahip
kişinin, bayram arifesinde asılmasına izin vermesinin arkasında nasıl bir
hesap yattığını da kendimize sormalıyız.
Amaçlanan
şey huzur mu yoksa daha fazla şiddet ve istikrarsızlık mı?
Sahi, hep İncil’deki bir ayeti
hatırlatırsınız ya; “bilmek seni özgürleştirecek.”
Bir türlü özgürleşemediklerine göre neyi
bilmiyor bu cahil ve barbar halklar? Neyi saklıyorsunuz, onlardan? Ya bir
yol ayrıma gelir ve bilmekten ya da özgürleşmeden feragat ederlerse?
Eşzamanlı yaşamış, ülkelerini benzer
şekillerde yönetmiş ve aynı yere hizmet etmiş iki kanlı diktatör ve iki
farklı son.
Belki de hiçbir şey göründüğü gibi
değildir. Saddam’ı asarak idam edenler onu kimileri için kahramanlaştırarak,
ebedi bir diyet ödemektedir? Kim bilir?
(2)
Allende'nin
sosyalist bir ülke kurma girişimi doğal ki sermaye çevrelerinin
muhalefetiyle karşılaştı. ABD de bu süreci bozmak için elinden geleni
yapıyordu. Zamanın Amerikan Dışişleri Bakanı
Henry Kissinger, daha sonra, Eylül 1970'de
Başkan
Richard Nixon'un kendisine, Şili'de Allende
hükümetine karşı bir darbe örgütlenmesi talimatı verdiğini
açıklayacaktır. Kissinger ayrıca bu operasyonun bir ay sonra iptal
edildiğini iddia eder ama, geçtiğimiz yıllarda yayınlanan Amerikan
hükümet belgelerinin de gösterdiği gibi,
CIA darbenin örgütlenmesi işinde doğrudan yer
almış, darbeyi ise Amerikan ITT telekomünikasyon şirketi finanse
etmiştir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Salvador_Allende
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|