Yazar: Uzay Gökerman

Kabul Edilebir “Risk”

Eylül ayı sonlarına doğru bir okuyucudan, dergimizin sekizinci sayısında kapak haberi yaptığı Nükleer Enerji ve Sinop’ta Nükleer Santral konusu üzerine düşüncelerini ve eleştirilerini belirten mektup aldım.Aramızda karşılıklı mektuplaşma ve fikir alışverişi oldu. Detaylara girmeyeceğim; okuyucumuz, nükleer enerjinin nasıl üretildiğini anlatan ve tamamen alıntı niteliğinde olan yazımızın içeriğindeki “kendine göre” yanlışların altını çiziyordu. 

Çok kısa geçeceğim; nükleer enerji üzerine hiçbir çalışmam olmadı. O metin çeşitli kaynaklardan yapılmış bir derlemeydi; yorum içermiyordu. Hani copy-paste dediğimiz bir deyim vardır ya; işte tam anlamıyla bu yazı için geçerli bir tanım olabilir. Sizi rahatlatmak adına söylüyorum; o yazıda yazılmış şeylerin hiçbiri “yanlış bilgi” içermiyor. Okuyucunun bilgisi daha detaylı olduğu için, eksik kalan ya da cümlenin yazılışından farklı algılanan noktaların altını çiziyor, doğrudur; çünkü bu metin akademik bir çalışma değildi. daha kısa geçebilirdim, her zamanki gibi detaya inme ihtiyacı duydum; bu sefer de neden eksik bilgi verdiniz, sorusuyla karşılaştım.  

Yanlışların (?) hangi seviyelerde olduğunu göstermek için çok küçük bir örnek vereceğim. 

“Doğada bir cok noktada, yeraltında olduğu gibi sularda da çözülmüş halde serbestçe bulumaktadır.” (Uranyum’dan söz ediliyor – UG) 

Düzeltme:

“Yeraltında çözülmüş olarak bulunmaz. Ancak cümlenizden o sonuc çıkıyor.”  

Bu algıda seçicilik; ya da öyle görmekten başka nedir? Ama biz şimdi bunu tartışmayacağız; nokta nokta alıp kendimizi ispata çalışmayacağız.  

Sayın Tufan Yaşar’a teşekkür ederim, çünkü konu üzerinden bir kere daha geçme ihtiyacı doğdu. Bazen yazıp bırakıyorsunuz, toplumsal göreviniz bitti gibi oluyor. Oysa, bu nükleer enerji çok sıcak ve zaman zaman “tepkilerin” havası alınsa da eninde sonunda bir Türkiye gerçeği olarak önümüzde duruyor.

Yazışmamızın bence en önemli kısmı ve şu an okuduğunuz yazının ana eksenini oluşturacak şey; “kabul edilebilir risk” kavramı üzerine.  

Yakından tanıyanlar ve önceden okumuş olanlar bilirler, nükleer santrallara karşı biriyim. Çernobil faciası olduğunda liseye gidiyordum. İlk defa o günlerde düşünmeye başlamıştım. Üniversite sıralarında en yakın dostumla yaptığım bitmek bilmeyen tartışmaların arasındaydı.  

Nükleer Santrallara karşı olmak, Fenerbahçe’yi gibi bir taraf tutmak değildir elbette; akla dayalı nedenlerle açıklanması beklenir.  

*** 

Şimdi hayatımızdaki bir takım kabul edilebilir risk faktörlerini inceleyelim.  

Trafiğe çıkmak bir risk oluşturur. Dünyanın her tarafında çeşitli kaza istatistikleri vardır. Tamamen rastgele sallıyorum; rakam doğru olmayabilir ama alt alta verileri girdiğinizde buna benzer bir sonuçla karşılaşabilirsiniz. Örneğin dünyada havalanan her 1000 uçaktan bir tanesi düşer; ya da her 1250 uçaktan bir tanesi kaçırılır. Karayolunda risk çok daha fazladır; örneğin Maslak’tan, Kartal’a doğru yaptığınız bir yolculukta, en az iki kaza görebilirsiniz.  

Her istatistik veri kendi koşulları ile birlikte değerlendirilirse anlam taşır.  

Geçen ay işyerinde bir arkadaşımın başına ilginç bir kaza geldi. Her sene karayollarının üzerindeki asfalt traşlanarak yenilenir. Bu sırada yol üzerindeki altyapıya ait mazgal kapakları belirgin bir şekilde ortaya çıkar, önlem alınmazsa kesinlikle kazaya varacak sonuçlarla karşılaşılır. Arkadaşım böyle bir yolun üzerinde bırakılmış mazgala kafadan girmiş. Dışarıdan bakıldığında araçta hiçbir değişiklik olmasa da otomobilin altı tamamen hasar görmüş; mali tablo 5.000 YTL. Yine, yanılmıyorsam Ağustos ayı içinde Aksaray – Ankara arasındaki karayolunda bırakılan büyük bir çukur nedeniyle bir ailenin yaşam hakkı ellerinden alındı. Bundan çok değil, on sene önce Türkiye’de üretilen “bazı” otomobillerin koltuklarında kafalık yoktu. Bu da kaza anında boyun yaralanmalarına neden oluyordu.  

Yukarıda verdiğimiz örneklerde hep bir yaşam riski var. Bütün bunlar insana bağlı, hayat koşullarına ve gelişmeye göre şekillenen, bazen tamamen ortadan kalkan hususlar.  

Alkol ve sigara beden için kesinlikle yıkım getiren maddelerdir. Biri akciğerimizi ve buna bağlı olarak kanımızı zehirler, diğeri karaciğerimizi tahrip eder. Ama kullanmaktan geri durmayız. Tam bu noktada “kabul edilebilir risk” kavramı devreye girer.  

İçen de ölüyor, içmeyen de; o zaman niye içmeyeyim?”  

İçinde kesin bir kaza ve hastalanma riski olmasına karşın ne trafiğe çıkmaktan ne bu maddeleri tüketmeden kendimizi almıyoruz.  

*** 

Fransız Devrimi’nin aktörü burjuvazi sınıfı yükselmesi, gelişmesi ve büyümesinin gücünü bilimden aldı. O dönemde bilimin karşısında kilise ve bağnazlık vardı; içinde bulunduğumuz coğrafya içinde de benzer kurumlardan söz etmek mümkündür. Sonraki süreçte bilim giderek tapınmaya dönüştü. Hatta teori düzeyindeki bilgiler bile yasalaştırılır oldu.  

Yeri gelmişken hemen “bağnazca” bir soru soralım?  

“İnsanlığın gelişiminin bir evrimle olduğunu anlatan “Darwin Evrim Teorisi” bugüne kadar ispatlanmış mıdır?”  

İlericilik, evrim teorisine “inanmayı” gerektirir. Altını bir kere daha çiziyoruz, inanmayı! İnanmak içten gelen bir seçimdir. Evrim teorisi ispatlanmış olsaydı, teori klasmanından çıkarılır ve yasalaştırılırdı. Örneğin enerjinin yoktan var edilemeyeceği ve var olan enerjinin yok edilemeyeceği, bir yasadır. Entropi bir yasadır. Bu yasalardan çıkılarak kapalı bir evren modeline ulaşılır.  

Evrim teorisine inananlar insanın, maymunsuluktan insanlaşmasına geçişin “etle beslenme”den sonra başladığını da ispatlamaya çalışırlar. Et beyin gelişiminin motor besinidir, diye bir bilgi çıkar buradan. Kanıtlanabilmiş bir bilgi midir bu? Hayır. Çünkü zaten en baştaki önermenin ispatı yoktur. Zinciri baştan kopartırsanız o zaman sonradan gelen tüm hükümler geçersizleşir.  

Geçenlerde ülkemizi 90 yaşında bir Hintli bilge “Dadi Janki” ziyaret etti. Üç günü ona eşlik etme olanağı buldum. Dışarıdan bakıldığında ilk izlenim olarak 60 ile 70 arasında bir yaşa sahip olduğunu düşünebileceğiniz kadar güçlü bir duruşu vardı. Zihinsel aktivitesini burada anlatmaya başlarsak, bazı okuyucu için “bunun ucu nereye gidecek?” dedirtmeye başladığımız yazımızın çemberini hiç kapatamaz hale geliriz. Bu bilge bütün hayatını vejetaryan beslenerek geçirmiş biriydi.  

*** 

Bütün bunların “kabul edilebilir riskle” ne ilgisi var.  

Bugünkü haliyle bilime tapınırcasına “inananlardan” değilim. Yine ısrarla yinelemekte fayda görüyorum, bilim, objektif, doğru ile yanlışı ayırt edebileceğimiz ispata dayalı bilgiler bütünü olması gerekirken; hâlâ “inançla” ifade edilebilir olmanın ötesine geçememektedir. Bu nedenle de benim için şüphe duyulacak bir fenomen olarak duruyor; bu cümle asla onu yadsımak anlamı taşımıyor, ama bugün bilimi ellerinde tutanların onu kullanma şekli karşısında defansif bir tutum alma ihtiyacı duyuyorum.  

Çok uzattık; ama nasıl düşünüyor olduğumuzu göstermemiz gerekiyor.

Atomu parçalamak fikri insan zekasının gelebileceği en üst düzey olarak görülebilir, değerledirilebilir. Bu kulvarda çok daha büyük gelişmeler olduğunda insan heyecan duyabilir. Bilim ve deneysellik beni tam da bu anlamda inanılmaz heyecanlandırıyor. Oysa atomu parçalama fikrini insanlığın ulaşabileceği en büyük “yıkıcılık” olarak görüyorum; sonuçları ortadadır.  

Binası, büyük bir haksızlıkla elimizden alınan, şimdi Marmara Üniversite’nin konduğu, içinde ikişer adet fizik, kimya, biyoloji laboratuvarının bulunduğu, Haydarpaşa Lisesi mezunuyum. Ortaokulda, ders kitaplarında yeralan bütün fizik, kimya ve biyoloji deneylerini bizzat yaptık. X ışını ürettik. Maddi varoluşa inandığım için onun bilgisini araştıran “bilim” benim için önemlidir.

Öncelikle konunun felsefi boyutu... 

Atomu parçalıyor olmak önemli bir gelişmedir. Bununla birlikte varoluş açısından, felsefi olarak baktığımızda atomun parçalanması ve bundan yararlanılması sürecini öncelikle “felsefi” boyutta doğru bulmuyorum.  

Varoluşun “hayrına” olan hiçbir “şey” doğadaki canlılar için yüksek bir risk taşımaz.  

Atomu parçalama fikri ve realitesi insanlığa bugüne kadar “hayır” getirmemiştir. Hep çözülmesi olanaksız bir sorunu peşinden taşımıştır.  

Doğa kendi içindeki bütün süreçleri yenileme ve yineleme potansiyelini içinde taşır. Bunun tek ististası onun doğasına aykırı davranışta bulunmaktır. Atom maddenin temel taşıdır. Maddenin atomunu parçaladığınızda doğanın varoluşuna tamamen aykırı bir süreç başlatmış olursunuz. Doğadaki dengeleri alt üst edersiniz. 

Peki bizi buna “dürten” şey ne? Ucuz ve sonsuz (ama sorunsuz değil) enerji üretmek! Ne var bunun içinde? Pragmatizm; yararcılık, faydacılık. İnsanoğlu bu felsefenin sonucu doğayı yok etme noktasına getirdi. Malum, Haliç’in etrafını sanayi ile doldurup, atıklarını denize boşaltanlar da insanlık adına, ülke adına hayırlı bir iş yaptıklarını düşünüyorlardı; ama hâlâ o denizi temizlemeye uğraşıyoruz. Caddebostan Plajı’na girilir mi, girilmez mi tartışıyoruz.  

Nükleer enerji ile ilgili en temel bilgileri sekizinci sayıda verdik. Etkilerini bir bir sıraladık. Nükleer sanrallarda üretilen atığın ne olacağının cevabının kimse tarafından verilemediğini yazdık. Çocuklarımıza sorun miras bıraktığımızı da. Eksiklerimiz, hatta yanlışlarımız olabilir; böyle düşünenler için Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun web sitesini önerebilirim. Bu sitede çok ilginç bir link var. Çernobil kazasından sonra almış olduğunuz radyasyonun dozunu öğrenebiliyorsunuz. Bu link için imada bulunuyorum, yorum yapmıyorum. Merak edenler için halka açık duruyor orada.  

Atomu hem parçalayıp, onu bir şekilde kontrol altına almak!...  

Ne Türkiye’de ne dünyada % 100 güvenli bir nükleer enerji santralı yapım ve kontrol bilgisi vardır. Doğal olan “kendiliğindenlikle” övünür. Kontrolun en yüksek seviyelerde olduğu her oluşum, doğal olana karşı duruştur. Doğa gerilimden, potansiyel farklardan hiç hoşlanmaz. Onun için mükemmellik sonsuz bir denge halidir.  

Yağmur niye yağar? Bulutlar taşıyamayacağı kadar nemle dolduğu için.  

Peki nükleer enerjinin yaratacağı bu en üst düzeydeki kontrol mekanizmasının biriktireceği gerilim, yük ne olacak?  

Anlayabiliyor musunuz?” 

Atomu parçalama noktasında duruyorsanız; kabul edilebilir risk faktörünü trafikle, uçakla, sigara ya da alkolle kıyaslayamazsınız.

“Efendim, komşularımızda var!” 

Evet, komşumuz Bulgaristan’da var.   

10 Ekim 2006 tarihli Milliyet Gazetesi’nin “küçük ve önemsiz” bir haberi ile yazıyı bitiriyorum. 

 

Komşuda radyoaktif sızıntı (1) 

Bulgaristan’da, dünyanın en riskli nükleer santralleri arasında yer alan Kozloduy Nükleer Santrali’nin soğutma sisteminde radyoaktif sızıntı meydana geldi.

Kozloduy Santrali Genel Müdürü Ivan Genov, onarım için kapalı bulunan santralin 1000 megavatlık 6. reaktörünün soğutma boru hatlarına radyasyon içeren sıvı sızdığı, ancak bölgenin kısa sürede izole edildiğini bildirdi. Hafta sonunda meydana gelen olayı kamuoyundan 2 gün saklayan Kozloduy yönetimi, santralin makina bölümündeki 15-20 metrelik bir boru tesisatında meydana gelen olayın kimseye zarar vermediğini açıkladı. Genov, Bulgaristan Devlet Televizyonu’na (BNT) yaptığı açıklamada, standart risk derecelemesinde düşük pozisyonda olan sızıntının önemine göre hareket ettiklerini belirterek, "Haberi bugün (dün) hazırladık, bugün (dün) verdik" dedi.

Bulgaristan’ın elektrik ihtiyacının 3’te 2’sinin sağlayan Kozloduy Nükleer Santrali’nin en eski 1. ve 2. reaktörü, 2 yıl önce kapatılmıştı. AB’nin isteği üzerine 3. ve 4. reaktörlerin de yıl sonuna dek devredışı edilmesi bekleniyor.


(1) TAEK Türkiye Atom Enerjisi Kurumu

(2) Komşuda radyoaktif sızıntı Milliyet

 

Sinop Nükleer Santrali Mayıs, 2006


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Uzay Gökerman 1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor. Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale, araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor. Detaylı bilgi


HABERLER

 

 

Marmara’nın Altı Çatırdıyor!


Olasılıklar Fiziği Kuantum


Zaman Omurgası


Şiddeti Önce Çocuklar Sonra Gençler Önleyecek


Denizler Sizi Çağırıyor!


Küresel Isınma Alaska'nın Göllerini Kurutuyor


Ve Ortadoğu’da Güneş Bir Kez Daha Battı...


Okullarda Satranç Dersi


Füzyon Deneyi Başarıldı


Manyetik Alanın Sağlığa Etkileri


Dünya'nın Salınımları, Yokoluşu Tetikliyor


Kanseri Yok Eden Virüs


Her Derde Deva İsveç İksiri


Rembrandt Desen Sergisi Pera Müzesi'nde


An'da Öz'e Dair Sohbetler: Şiva


Astroloji: Hazırlık


Nezle ve Grip İçin Doğal Reçete: Yoga

 

KÖŞE YAZARLARI

Özgür Teker

Bekliyorum Gelmiyorsun  


Uzay Gökerman

Anlayış


Mahmut Şaylıkay

Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni


Melda Güngül

Tarihi Yeniden Yazma Dairesi


Uzay Gökerman

Kabul Edilebir “Risk”


Funda Umut Pakkal

Olanıksızlıklar Alanında Uzmanlaşmak


S.Kuzey Yıldız

Nemos Kek Renginde Acı Bir Deneyim


Fırat Erdoğan

Renklerin Gölgesinde 


Rüya Yüksel

Sınırlar, İçinde Sonsuz Özgürlüğü Barındırır


Didem Çivici

İlişkideki Ben


Özge Esirgen

Biraz daha Doğu(m)


Can Duman

Sonbahar Melankolisi, Öz Derdinle Düçar mısın?  


Didem Çivici

Sonbahar


Burçin İvren 

Holistik Evren Tasarımı


Burçin İvren 

Konuşurcasına


Burçin İvren 

Sosyal Zeka Mı, Ya Da Bir Oyun Mu?