|
Beklenti Fenomeni
Uzay Gökerman
İnsan aynı
zamanda beklentileriyle var olan bir varlıktır. Beklentisi olmayan
insan da bir varlık olarak yaşayamıyor zaten. Beklentilerimizi neler
oluşturuyor? Eğer bir ruh bilinci içindeysek, buna cevap olarak
kısaca “karmalarımız” (bu kavramı zamanı geldiğince daha detaylı
açıklayabilirim; şimdilik sadece eylemlerimiz; onlardan doğan
sonuçlar ve sonuçların yarattığı yeni durumlar şeklinde özetleyelim)
diyebiliyoruz. Çünkü bu yaşam bir sonrakinin tohumunu ve
“beklentilerini” oluşturuyor.
Örneğin; ben
kendimi bu yaşamda bir şeyleri yazmak üzerine kurgulamış ve önceki
deneyimlerimin de etkilerinden kaynaklanan sorunsallarımı “yazarlık”
formasyonu içinde birleştirmeyi düşünen bir beklenti yaratmış
olabilirim. Bu beklenti kendi içinde bir takım kabulleri beraberinde
getirir elbette. Nedir bu? Bir yazar neye ihtiyaç duyar? Yazacak
zaman bulmaya? O ne?
Yalnızlık...
Yalnızlık
kimileri için bir kabus olabilecekken, örneğin benim için nefes
alınacak bir zaman dilimi olabilir. Öyle ki; çok kalabalık bir
ortamın içinde insan kopabilir ve elinin altında yazmak için hiç bir
aracı olmadığı anda oradan ayrılıp, başka bir dünyanın içine
dalınabilir.
Bu kelimeyi ve
kavramı özellikle seçiyorum. Beklenti ile yalnızlık dediğimiz şeyin
birbiri ile olan ilişkisi; zaman zaman çok dikkat çekici olabiliyor.
Ruh bilinci
içinde düşünmeye çalışalım şimdi. Bir ışık noktası olarak
imgelediğimiz ruhumuzun deneyimden deneyime geçtiği o bedenlenme
süreci içindeki beklentileriyle yalnızlığının beraberliğine...
İnsanın maddi
varoluşu içinde sosyal bir varlık olduğunu hepimiz biliyoruz, ta
ilkokuldaki hayat bilgisi kitaplarından. Sosyal varlık olduğumuzdan
ilişki kurmaya başlıyoruz. Birey kendine arkadaşlar seçer. Bunlar
onun dönemsel yaşıtları olur genelde. Özellikle belli bir yaş
dilimine kadar herkes kendine akran olanları seçmeye gayret eder.
Bunun zaman içinde farklılaşmasının da önüne geçemeyiz. Öyle bir hal
alır ki; otuzlu yaşlarda, hatta kırklara geldiğimizde kendimize çok
farklı yaş dilimlerinden arkadaşlar bulmuşuzdur.
Sonra çeşitli
sosyal kulüplerin, partilerin, derneklerin vs. İçinde olmak isteriz.
Kendimizi oralarda daha fazla ifade edebilmek için.
Her ilişki
kendi içinde bir tartışma, sorun potansiyelini de beraberinde
getirir. Bu doğal bir süreçtir. Ben varsam ve bunu bir deneyimleme
süreci olarak yaşıyorsam, kendi doğamdan ve sonradan oluşan
karmalarımdan ötürü çeşitli beklentilerim oluşmuştur. Beklentiler
egonun bir ürünüdür. Örneğin sevilme beklentisi. Beklentiler içinde
en yoğun olarak yaşanan bir türdür. Sevgiyi tanımama, onu yaşayamama
ya da çeşitli eksikliklerden kaynaklanan sevgi açlığının ruh
üzerinde yarattığı potansiyel gerilim, zaman zaman onun yanlış
deneyimler ve ilişkiler kurmasına da neden olur.
Sevgiyi
deneyimlemek de bir süreçtir. Belki de doğru sevgi biçimini,
inancını ve duygusunu bulabilmek için örneğin 84 yaşam bir bedenden
diğerine savrulmak da gerekir, kim bilir?
Bir yere ait
olma duygusu da buna eklenen bir beklentidir. Beni hiç kimse
sevmiyor, diye içimizden geçirdiğimiz en az bir anımız yok mudur?
Yok diyenler bu döngüyü başarıyla tamamlamış olanlardır, onları
tebrik ediyorum.
Sosyal bir
varlığın getirisi olan bir yere ait olma duygusunun birden fazla
adresi olduğu kesin. Millet, din, siyasi bir parti, fikir kulübü...
Kişinin bununla da çatışmaya girmesi kaçınılmazdır. Ruhun beden alma
sürecini birey olma süreci ile de açıklayabiliriz. Birey dediğimiz
kişi özgür ruhtur. Bağımlılıkları minimum düzeye inmiştir. Örneğin
feodal ilişkilerin getirdiği o insan–insan bağımlılığının içinde
birey yoktur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’ya egemen olan
faşizm atmosferi içinde de birey bütün egemenlik haklarını küçük bir
sınıfın eline bırakmıştır. Bugün dünyanın bir çok bölgesinde buna
benzer ilişkileri görebilmekteyiz. Ama uygar dünya bireyi de
yaratmıştır. Bugünün bireyi için söylenebilecek olumlu olumsuz bir
çok şey vardır. Ancak bir şeyin altını çizmemiz gerekirse o da;
birey olma süreci bir kere başladı mı geriye döndürülemez.
Birey olmanın
içinde paradokslar vardır. Birey sürekli basamak atlayarak sürüden
ayrılır. Beklentileri de farkılaşarak artar. Özgür ruh kendi içinde
güzel bir şey gibi gözükse de mutlu olabilmesinin “eşiği” sürekli
yükselir. Çağımız bilindiğini gibi ışık hızının ötesini sorgulamaya
başladı. Bu sosyal varlık olarak insanı da etkiliyor kuşkusuz. Ruhun
da beklentileri yükseliyor. İlişkileri giderek karmaşıklaşıyor.
Anlık mutlulukların içinde koşuyor. Ve o anın mutluluğunu da
çıkaramıyor. Bu bir enerji kümesi de yaratıyor elbette. Değişimi
içinde gizleyen ve ona doğru dönüşüme yol veren bir potansiyeldir.
Diyalektik
bize karşıtların birlikteliğini öğretti. Gündüz/gece...
Sıcak/soğuk... Olumlu/olumsuz... Negatif/pozitif... Karşıtlar aynı
zamanda gelişmenin gücüne dönüşüyor.
Farkındalık
sürecinin içinde bir beklenti fenomeni var. Başka bir çeşit motor
güç olarak karşımıza çıkıyor.
Beklenti
içinde olmanın kendi içinde olumsuz bir söylem taşıdığını düşünürüz,
hep. O bu kadar olumsuzluk taşır mı? Evet, taşır. Çünkü beklentinin
negatif, düşürücü bir enerji olduğunu söyleyebiliriz. Daha önce
entropi ile ilgili bir kaç şey yazmıştım. Kısaca söz etmek
gerekirse, entropi dediğimiz şeye düzensizlik, kaos diyebiliriz.
Yani başlangıç anında mükemmel bir formda olan madde/ruh zamanla
içindeki o saf hali kaybetmeye başlar ve düşer. Bugün maddenin/ruhun
düşmüş halini ölçmemiz gerekseydi ve bunun karşılığındaki o
düzensizliği bilmemiz gerekseydi onu entropi dediğimiz şeyle
ölçebilirdik.
Beklentinin
entropi ile aynı formül içindeki bilinmeyen olduğunu düşünebiliriz.
Beklentilerin artmasıyla, düzenin bozulduğunu, mükemmel formumuzu
kaybettiğimizi düşünebiliriz yine bir imgeye başvurarak.
Peki biz bu
beklentiden kaynaklanan olumsuzlukları çevirebilir, kendimizi
yükseltecek bir forma dönüştürebilir miyiz?
Bir kere,
beklenti ruhun bedenlenme sürecince ona sıfırdan, maksimuma kadar
eşlik eden bir fenomendir. Ruh mükemmel forma, üst bilinçle
varabilir ancak. Biz buna Türkçe’de eskiden olmayan ama dilimize
giderek daha fazla giren “farkındalık” diyoruz. Bunun üzerine de çok
fazla çaba harcıyoruz. Neyin farkına varıyoruz biz? Bunun bir sınırı
yok muhakkak. Bugün beklenti fenomenini konuşuyoruz. O zaman
farkındalık serüvenimizin içinde “beklenti” var. Mükemmel bir formun
beklentisi olabilir mi?
Mükemmel form
deyince aklıma, imge olarak, hep kimyadaki soygazlar gelir.
Periyodik cetvelin en sağında yeralan ve hiç bir elementle tepkimeye
girmeyen “tam” olan maddeler. Onun hemen solunda halojenler vardır.
Flor, Klor, İyot... Bu elemenleri de doğada saf halde bulabilmek
mümkün değildir. Çünkü öylesine büyük bir tepkime enerjileri vardır
ki, doğada buldukları ilk madde ile tepkimeye girerler. Bu nedenle
bir çok kaynak sularının içinde bu elementlerin bileşimlerini
görürüz. Yine onlar gibi, Hidrojen, Potasyum, Lityum... Onlar da
doğada saf olarak bulunamazlar.

Doğada
nispeten saf olarak bulunacak elementler de vardır. Örneğin Altın.
Periyodik cetvelin ortalarında bir yerdedir ve o da diğer
elementlerle tepkimeye girer ama saf öz varlığını da kaybetmeden
korur. Bu nedenle ekonomik olarak bir değişim aracıdır. Değerdir.
Mükemmeliği
soygazlar olarak nitelendirmiyorum. Çünkü onların varlık sebepleri
başka olmalı. Biz ruhların, periyodik cetveldeki en ideal biçimi
altın olabilir. Ve altın tam ortada durur, sağında ve solunda
metallerle ametaller sıralanır. Ve her elementin enerji
varoluşlarına (atomik yapıları) göre birbiriyleriyle tepkimeye
girmelerini bizim beden alma sürecine benzetelim.
Bugün biz
farkındalığı sorguluyoruz. Sorgulamamızı nasıl yapacağımızı
biliyoruz. Bunun birincil yolu öncelikle diğerleriyle ilişkiye
girmek ve bu süreci bir disiplin içinde düzen altına almak.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
bhagavadgitha@yahoo.com
|