|
Yazar:
Uzay Gökerman
“Türkiye’de
Yapılacak En İyi İş
Komisyonculuktur!”
Türkiye’nin gündeminin ne
kadar yoğun olduğunu izliyoruz. Bir tarafta iç siyasi sorunlar, diğer
tarafta tarihsel temeli olan dış sorunlar. Yazılarımızı takip edenler
bilirler bu konuları bambaşka zeminlerde tartışmayı sürdürüyoruz.
Bir ülkeye sahip olmak
çok bileşkeli bir unsurdur. Ulusal, etnik, sınıfsal, moral vb. kategoriler
var. En başta da aydın fenomeni var. (Aydınlarla ilgili iki adet yazımız
arşivlerde durmaktadır.)
Ne demek istiyorum?
Bir ülke olmak demek
sadece “devlet” olmak olarak algılanıyor, Türkiye’de. Devlet de başlı başına
hantal bir kurum ve herkesin onunla bir sorunu var. Oysa bir ülkenin sahibi
sadece devlet değildir; hükümet, asker, bürokratlar.
“Bir ülkenin kendisine
ait, örneğin sağlam bir burjuva sınıfı olabilmelidir.”
Çok önemlidir, düzenin
asli unsurlarının güçlü duruş sergileyebiliyor olmaları beklenir. Güç
nereden gelir? Bunun ne olduğunu da biliyoruz.
Forbes
listesine 249. Sıradan bir zengin sokabildiğinizde gücünüzü de az çok tahmin
edebiliyorsunuz. Bu listedeki dolar milyarderi Türklerin sayısının 26
olduğunu görüyorsunuz ve bir anda şaşırıyorsunuz; çünkü 26 sayısı aslında
azımsanmayacak bir mevcudiyet ancak bunları alt alta yazdığınızda çıkan 37
milyar dolarlık zenginliğin bu listeye beş numaradan giren Hint demir-çelik
devi Lakshimi Mittal’a yakın bir birikim olduğunu görünce aslında o kadar da
güçlü olamadıklarını fark ediyorsunuz bir anda.
Forbes dergisi listesinde
göze çarpan bir başka çarpıcı şeyse; ilk sıraları alan kişilerin kendi
başlarına birer dünya markası olduklarını, bir şeyler ürettiklerini, bu
dünyada bir anlam ifade ettiklerini, bir şeye karşılık geldiklerini ayırt
edebilmeniz.
Türkiyemiz’in gözbebeği
zenginlerinin elbette her birinin tek başlarına bizim için bir anlam ifade
ettiklerini biliyoruz. Ama benzerleriyle kıyasladığımızda üzerilerine düşen
görevi tam olarak yerine getiremediklerini de fark ediyoruz.
.jpg)
Kuşkusuz bu listeyi doğru
yerinden okuyoruz. Forbes’ta yazanın o kişinin şahsi zenginliği olduğunu
biliyoruz. Türkiye’nin gelirinin bunun çok üzerinde, kendi başına
ekonomisinin dünyada belli bir yer işgal ettiğini de biliyoruz. Ama ne
yapalım ki elimizdeki en “popüler” bilgi bu ve biz bunu oranlayarak
bir yerlere ulaşabileceğimizi varsayıyoruz. Bu varsayımın da çok eksik
olmadığını düşünüyoruz.
Türkiye’deki birçok
unsurun ortada sanki Birleşmiş Milletler özel temsilcisi, gözlemci gibi
durmasını kabullenebilmek mümkün değildir.
“Türkiye’de devlet
antidemokratiktir; asker darbecidir, çok acil demokrasiye geçilmelidir!”
türünden çok fazla slogan duyuyor, düşünce
okuyoruz. Kuşkusuz devletimizin demokrasi konusunda eksikleri vardır.
Askerimizin de darbeci olmadığını iddia edemeyiz, 27 sene önceki anılar bu
kadar taze, aktörleri hayattayken.
Ancak fiili durumları
sadece onların kendi unsurlarını değerlendirerek yorumlayamayız; ya da
hükümler veremeyiz. Türkiye’nin demokrasi konusundaki zafiyetleri hususunda
herkesin takkesini önüne alıp düşünmesi gereken ve kaçamayacağı
sorumlulukları vardır.
Burjuva
demokratik devrimler, ekonomik altyapısı ve düşünsel üstyapısıyla bir arada
ilerler. Ekonomik bir belirleyicilik vardır, sınıfsal ilişkiler bu ortamda
kendilerini ifade ederler. Burada aktör burjuvazidir. Burjuvazinin kendi
sorumluluklarını yerine getiremediği her durumda devlet aygıtı kendi içinde
güçlenir. Devlet aynı sınıfsal ilişkileri koruyarak var olma derdine girer.
Kuşkusuz buradan antidemokratik bir yapı ürer. Çünkü demokrasinin kendisi
zaten yine bu ilişkilerin doğru çalıştığı ve bütün aktörlerin sorumlulukları
üstlendiği ortamlarda kurulabilir.
Bir merhale daha ileriye
geçelim. Üstyapı kurumlarının çalışmadığı yerde akıl durur. Geçen ay
aydınlarımızın tutumu hakkında yazdığımızı tekrar etmeyelim; ancak şunu
söylemeliyiz Türkiye’deki aydınların bu ilişkiler içinde sanki sorumsuzca
sadece “isteyen” pozisyonunda olmalarını anlayabilmek mümkün değildir. Aydın
olmak demek bir sivil toplum örgütünün içinde hareket etmek olarak mı
algılanmalıdır? Ben böyle düşünmüyorum.
“Türkiye’de yapılacak
en iyi iş komisyonculuktur!” yargısının gerisinde
yatan bir gerçeklik vardır.
.jpg)
Güzel yurdumuzun bir
alışveriş merkezi cennetine döndüğü şu günlerde yukarıdaki vurgunun anlamı
daha da büyüyor. Üretmiyoruz sadece dışarıdan getirip, tanıtıp,
pazarlıyoruz. Düzen için pazar çok önemlidir. Pazar bütün ekonomik
modellerin yaşam kaynağıdır. Alışveriş merkezleri de kuşkusuz pazarın bir
parçasıdır; ancak tek başlarına bırakıldıklarında sakatlık doğar.
İhracatın
100 milyar doları aştığı 2007 yılında bu rakamın getirdiği coşkuyu
kutluyoruz. Bir şeyler ihraç edebildiğimize göre üretiyoruz diye
düşünüyoruz. Ancak bundan daha fazlasını içeri aldığımızı da unutamıyoruz. O
zaman 84. Yılını geride bıraktığımız cumhuriyetimizin bu bağlamda alması
gereken mesafeyi bir türlü kat edemediğini fark ediyoruz.
Daha önce defalarca kere
yazdığımı anımsıyorum; Türkiye’nin inşaat sektöründe öncü olduğu, dünyanın
sayılı müteahhitlerini barındırdığını söyler dururuz; ancak şu bir
gerçekliktir ki, inşaat sektörüne kazandırdığımız bir know-how, teknoloji
bulunmamaktadır. O zaman sizin yaptığınız şey cilalanmış bir ameliyeden
öteye gidememektedir. Üretmediğiniz bir teknolojinin araçlarını
hızlandırılmış bir işgücü ile kullanma becerisidir bu
müteahhitliğiniz.
Müteahhit dediğimiz kişi de zaten başkasının parasıyla iş yapan adam
anlamına gelmektedir. Yani neresinden tutmak isterseniz artık…
Ne demek istiyoruz
anlaşılıyor mu?
Karşılaştığımız bütün
zorluklar ve sorunlarla devleti tek başına bırakarak dışarıdan her şeyin
düzelmesini beklemek sorumsuzluktur. Devletin kendi aktörleri elbette
bildiği araçları kullanacaklardır. Siz o aktörlerin karşısına sorumluluk
sahibi yeni özneler olarak dikilmediğiniz sürece söyledikleriniz yine
komisyonculuktan öteye gitmeyecektir.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|