|
Yazar:
Uzay Gökerman
Enerji Sorunu
Perspektifinden
İran vanayı kapatınca
bir anda dışa bağımlı olduğumuzu hatırlayarak; enerji sıkıntısı yaşadığımızı
fark ettik.
Oysa enerjinin elde edilmesi ve onun
kullanılması bütün ülkeler için daima büyük bir sıkıntı. Bu nedenle de her
ülkenin kendine göre bir enerji politikası ve stratejileri olmalıdır; zaten
vardır.
Dünyada yaşadığımız “küresel ve
bölgesel ölçekteki karışıklıkların temel sebeplerinden bir tanesi” yine
enerji sorunudur.
“Enerji kainatın varoluş,
anlamlandırma, kavrama, dönüştürme ve yeniden ortaya çıkma fenomenidir de
aynı zamanda.”
Türkiye,
Ortadoğu ve benzer enerji kaynaklarına bu kadar yakın olup, hareket halinde
ya da yerlatında sıcak halde duran bir sürü su kaynağına, yılda ortalama
2500 saat güneş görmesine, bir çok yeri olağanüstü şekilde rüzgar almasına
rağmen enerji sıkıntısı çeken nadir ülkelerden biri olsa gerek. Bunun
arkasında Türkiye’nin gelirini kendi çıkarları doğrultusunda
yönlendirme amacı güden “merkezler” olduğunu biliyoruz.
Alternatif enerji kaynaklarının
hiçbirinin bugüne kadar değerlendirilmediği, varolanların da plansız
yapılandırılıp, işletildiği sürecin sonunda; her yıl % 7 ile 9 arası büyüyen
bir ekonominin ve artan nüfusun talep ettiği enerjinin karşılığı bugün
verilememektedir. Bu büyüyen bütün ülkelerin sorunudur. Örneğin Çin bizden
çok daha büyük bir enerji ihtiyacı duymaktadır.
Fakat!
Çin ekonomisi kullandığı enerjiyi
Türkiye’den çok daha verimli bir “katma” ve “artı” değere
dönüştürebilmektedir. Böylece enerji yatırımları için harcanması gereken
para kendi bütçesinin içinde daha küçük bir pasta dilimine denk
gelebilmektedir.
Türkiye ne yazık ki, bir montaj sanayisi
olmanın ötesine geçememiştir. Teknoloji üretemektedir. Böyle olunca
da kendi ülkesinde çıkardığı bor gibi bir elementin satışı ile yapılan
ihracat ile mamul olarak ülkeye ithali arasında makas günden güne
açılmaktadır. Nihayetinde ülkemizde herşey pahalı hale gelmektedir.
Bu enflasyonun yarattığından farklı bir
pahalılıktır; ve enflasyon ne kadar düşerse düşsün önüne geçilemeyecektir.
Enerjiye
sahip olmak ya da onu üretmek kadar tüketmek de çok önemli olmalıdır. Geçmiş
yazılarımızda bununla ilgili bilgiler vermiştik. Yeri gelmişken tek bir
örnek verelim; elektrik enerjisi sanayileşmiş ülkelerde neredeyse % 100’e
yakın bir verimlilikte kullanılırken, yakın zamana kadar ülkemizin bir çok
şehri, bölgesinde % 30’lara varan kayıplarla tüketilmiştir. Aradaki fark
maliyet unsuruna “zorunlu olarak” eklenmiştir. İşim gereği bir çok iş
merkezine, fabrikaya girdim; bulundum ya da çalıştım. Ülkemizin en gözde ve
isim yapmış kurumlarındaki geri teknolojiler insanın küçük dilini
yutturtucak cinstendi. Son on yılda yapılmış binalarda kısmen düzelmeler
bulunmakla birlikte, ucuza mal edip kısa sürede kullanıma ve üretime geçme
dürtüsünün önünü hiçbir enerji ekonomisi kavramı ilkesi kesememiştir.
Zincirlikuyu’dan
Maslak’a kadar uzanan hat boyunca ne kadar güzel binalar yaptık değil mi?
Bana kalırsa mimari açıdan hiçbiri sınıfı geçecek estetik değere sahip
değil; ama daha da önemlisi bir çoğunda elektromekanik sistemlerin daha
şimdiden geri teknolojiye dönüştüğünü söyleyebiliyoruz.
Bugün ülkemizde sekiz on ayda binalar
yapılmaktadır. Bu binalar yapılırken hâlâ maliyet bir numaralı belirleyici
unsur olmayı sürdürmektedir. İçinde bulunduğum proje toplantılarında, ısı
hesaplarının temelini oluşturan “ısı iletim katsayısının” mimari
tercihlere göre “uydurulmaya” çalışıldığına şahit oldukça
mesleğimizin nerede durduğunu anlamakta zorlanıyorum. Bir çok binada fazla
ve gereksiz ısı yükleri oluşmaktadır. Proje ve tasarım grupları imalata
çizim yetiştirmeye ve konsept belirlemeye yarayan sistem elemanlarına
dönüşmüştür.
Çok basit ama benim çok çarpıcı bulduğum
bir örnek vereceğim.
Ülkemize geçtiğimiz sene edebiyat dalında
bir Nobel geldi. Yazarımız Orhan Pamuk; kendi deyimiyle 35 yıllık
çalışmalarının karşılığı olarak bu ödülü yedi adet roman yazarak
aldı. Bunun üzerine Orhan Pamuk’a gelecek sene, yedi romanı bir büyük ödüle
dönüştürme başarısı gösterdiği için “simya” dalında Nobel verileceği
benzeri espriler yapıldı.
Burada
Orhan Pamuk’u olumsuzlayan bir şey söylemek istemiyorum. Kitaplarını okudum.
Nobel’den sonra bir kere daha elime alma ihtiyacı hissettim. Özellikle Benim
Adım Kırmızı romanının çok ciddi derinliğe sahip bir çalışma olduğunu bir
kere daha gördüm.
Uzatmayalım... Orhan Pamuk bir çok
kişinin düşündüğünün aksine bence bu ödülü almayı hak etmiştir. Ödülü alma
süreciyle ilgili yorumlara girmek istemiyorum. Bu yazının konusu değildir.
Mimar en az bir edebiyatçı kadar sanatın
içindedir. Konuyla ilgili
Dubaili Kuleler isimli yazımı öneriyorum...
Post-modern İstanbul görüntüsünde biz bugüne kadar sanata rastlayamadık.
Bunun nedeni mimar mimarlığını yapamamaktadır. Süreç, betonarmaden tutun da
o binanın mekanik ve elektrik tesisatına varıncaya kadar devam etmektedir.
Bu hak edene hak ettiğini verme ve
paylaşım sorunudur.
Mimar mimarlığını, mühendis
mühendisliğini, usta ustalığını hakettiğini alamadığından ve “mecburen”
şişirmektedir.
Yazımızın
başka tarafa kaydığını düşünenler olabilir; hayır rotamızdayız.
Bizde bir yerlere ulaşma telaşı var.
“On sene içinde Avrupa Birliği’ne
giremezsek biteriz.”
Cumhuriyeti kuran kadroları Osmanlı
yetiştirdi. Osmanlı son yüzyılı hep Avrupa gibi olmak ve ona yetişmek
üzerine yaşadı; ve bütün detayları kaçırdı.
Ülkemizin üç temel sorunu vardır.
Birincisi ana direği eğitimdir. Elbette
eğitimli insanı yönetmek zordur; fakat eğitimsiz insandan da zenginlik
yaratamazsınız. Türkiye; araba kullanırken sakız çiğnemesini beceremiyorsa
birinden vazgeçecek, ama eğitim sorununu hemen çözecek.
İkincisi
enerjidir. Kalıcı ve verimli enerji politikaları hemen devreye alınacak.
İran vanayı kapatınca akla hemen nükleer
enerji gelmiştir. Kurullar toplanmış, projenin hayata geçirilmesi için acil
programlar devreye alınmıştır. Laf arasında söyleyelim; Sinop’tan gelen
haberler hiç de iyi gözükmüyor. Önümüzdeki bir on yıl içinde orada bir
nükleer santral inşa edilmiş olacak. Bunun kısa bir süre ülkemizi
rahatlatacağına kuşku yoktur. İkinci köprü de bir süre İstanbul’u
rahatlatmıştı; ama sonra trafik daha da büyük bir kördüğüme dönüştü. Nükleer
enerji ülkemize hiçbir zaman mutluluk getirmeyecek. Çözümün bu olmadığını
yaşayınca göreceğiz.
Son
olarak; yine birbirine bağlı, biraz daha fazla eğitimi ilgilendiren bir şey
belki, teknoloji üretiyor hale gelebilmektir.
Evet... Sattığımız şeyin üzerine
satmamızı anlamlı kılan bir değer ekleyebilmemiz gerekiyor. Yedi tane roman
yazıyorsunuz; ama benzersiz şeyler ortaya koyuyorsunuz, Nobel’e dönüşüyor.
Paradoksal gelebilir; enerjiyi
ucuzlatmanın yollarından bir tanesi de onu üretimin maliyet unsurlarının
içinde aşağılara çekebilmektir. Ne demektir bu? Know-how yaratmaktır.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|