|
Yazar:
Uzay Gökerman
X-Ray Cihazına Takılan
Güvenlik
Tutumu
Yıl
1985... Eylül ya da Ekim olma
ihtimali yüksek; şu an anımsamakta zorluk çekiyorum. Fenerbahçe futbol
takımı, İsveç’e Göteburg’la oynamak üzere gitmiş; havaalanında dört
futbolcusu en mahrem yerlerine varıncaya kadar aranmıştı. Aslında bu aramayı
yapanların sağlık durumları da araştırmalı ya... Neyse. Ne aradıklarını şu
an hatırlamıyorum. Çok önemli değil.
Avrupa,
sosyal demokrasisinin beşiğiydi, o İsveç. Sn. Ecevit’in hayranlık duyduğu
bir rejimdi. Gözümüz kulağımız bu ülkenin üzerindeydi. Nasıl başarmıştı bu
kadar demokrat olmayı, sosyal eşitliği, refah ile birlikte sağlamayı? Bütün
bu soruların cevabını artık biliyoruz. Konumuz bu değil. Geçiyoruz.
Demokrasinin bu kadar güçlü kurumsallaştığı ve içselleştiği İsveç, bir spor
karşılaşması için ülkesine gelen bir takımın futbolcularına elle tacizde
bulunmuş, onların onurunu ayaklar altına almıştı.
Ülkemizin o günlerde nasıl tepki
verdiğini hatırlamıyoruz. Aklımızda kalan tek şey, dört milyon nüfusu olan,
bir kaç yüz yıl önce kralının Osmanlı’ya sığındığı bir ülkenin, buna cesaret
edebilmesiydi.
Yıl
2006...
Aradan yirmi bir yıl geçmiş. Yer bu kez
Danimarka. Avrupa Birliği ile müzakereleri yürüten baş sorumlu Devlet
Bakanı Ali Babacan, ülkeye giriş yaparken üstü aranmak isteniyor. Sn.
Babacan genç bir politikacı olarak bize ilham veriyor. Konuya yaklaşımı da
oldukça nazik ve “anlayış- hoşgörü” kültürümüzün bir ifadesi gibi,
yatıştırıcı mesaj taşıyor:
“Havalanındaki olay iletişim
kopukluğundan kaynaklandı” (1)
Ne güzel...
Sayın
Bakanımızın yapmak istediği şeyi anlıyoruz. Ama içine girmeye çalıştığımız
Avrupa Birliği’nin bir ülkesinin ne yapmak istediğini anlayamıyoruz. Bunu
tam olarak anlayamadığımız için belki de Avrupa Birliği’ne girmeye hazır
değiliz!
Geçtiğimiz aylarda bir akrabamın
Fransa’da havaalanı içinde yaşadıklarını aktarmıştım. (2) Tek kelime
Fransızca bilmediği; ama mükemmel İngilizcesiyle sorduğu bütün sorularına
yer görevlilerinin kendi lisanlarıyla cevap verip alay etmeleri karşısında
yalnız, genç bir kızın yaşadıklarını bir kere daha hatırlıyoruz.
Bakan
düzeyindeki kişilerin üst düzey diplomatik dokunulmazlıkları vardır. Normal
şartlar altında x-ray cihazından bile geçiremezsiniz. Elini kolunu
sallayarak girip çıkarlar. Hadi ülkenizde yaşayan bir diplomatın ailesini
taşıyan aracı trafikte durdurun da içini aramaya kalkın. O ülkenin dışişleri
size dünyada cehennemi nasıl yaşatıyor... Denemesi bedava.
Danimarka’dan özür gecikmiyor elbette. Ne
de olsa uygarlık. Adamlar eşek değil ya, yaptıkları hatayı hemen anlıyorlar.
“Bu talihsiz bir olaydır, kesinlikle. Aramayı yapan şahısların yeterli
bilgisi yoktur, karşısındakinin
bakan
olduğunu bilmemektedir(?)” gibi çok alışıldık insani hatalar
karşısında “anlayış” beklenmekte ve Türkiye’nin konuyu uzatmaması
umulmaktadır. (3)
Bizim doğulu hoşgörümüz var ya...
Avrupalı da bunu biliyor artık. Ver Allahım ver! Bakalım ne kadar
hoşgörülüyüz, değil mi? Bu da müzakerelerin bir parçasına dönüştürülebilir.
Avrupa Birliği tekke kapısı ya; sizin anlayışınız, hoşgörünüz her
fırsatta testten geçirilebilir, hiç ummadığınız anda yapacağınız bir yanlış
pahalıya patlayabilir. Biz nasıl Yunus Emrelerin Mevlânaların torunları
oluruz yoksa?
Sakınan
göze çöp batarmış, derlerdi de inanmazdık.
Bir arama haberi de kıta Amerikası’ndan
geldi. Uygulamanın olduğu mekan Beyaz Saray. Dünya imparatorluğunun üssü,
merkezi. Her insan elini kolunu sallayarak giremiyor elbette. Hele 11 Eylül
sonrasında kuş uçurtulmuyor, her giren çıkan gözlem altında, gelen gidenin
seceresi araştırılıyor, neredeyse.
Ama
gelin görün ki, Türkiye’nin Genelkurmay İkinci Başkanı Beyaz Saray’a
girerken x-ray cihazı uyarı verir; kapıdaki görevli de üstü metal
yıldızlarla, brövelerle dolu askeri üniformalı adamı durdurup, üst araması
yapmaya kalkar. Orgeneral rütbesi takmış bir askerin elbette farklı bir
tutumu olacaktır. Onun siyasi menevralar içinde politik davranışlar
sergilemesi beklenemez. Bir ülkenin sınırlarının güvenliğinden, yani
onurundan da sorumlu bir üniforma ile dolaşan kişinin tutumu, görevine
ve taşıdığını maneviyata yakışır olması gerekir.
Orgeneral
sırtını Beyaz Saray’a dönüp, orayı hızla terk etmiş, oteline dönmüştür.
“Bak şu Türklerin yaptığına...”
Haberin devamını (yorumsuz) Hürriyet’ten
beraber okuyalım şimdi...
"Dönün" ricası
Hoş
olmayan gelişmeden haberdar olan Crouch, Orgeneral Saygun’u Washington’da
kaldığı otele geri dönerken yolda telefonla arayarak özür diledi ve Beyaz
Saray girişinde gereken önlemin alındığını belirterek yeniden davette
bulundu. Ancak Saygun, ABD’den yapılan davetle bu ülkede bulunduğunu,
yapılan uygulamanın şahsıdan öte Türk halkına ve Türk Silahlı
Kuvvetleri’ne karşı bir saygısızlık olduğunu belirterek, Crouch’un "Beyaz
Saray’a dönün ricasını" geri çevirdi.
Otele gelin, ağırlayalım
Orgeneral Saygun, arzu etmesi takdirde Crouch’u kendisinin otelde
ağırlayabileceğini söyledi. Bunun üzerine Crouch, hemen Saygun’un kaldığı
otele gitti ve daha önceden planlanmış görüşme gecikmeli de olsa
gerçekleşti. Crouch, görüşmeye başlamadan önce, Beyaz Saray’daki güvenlik
önlemi düzeneğinin birinci derecede olduğunu, kapıdaki görevlilerin
ziyaretten haberleri olmadığı için yanlış bir uygulama yaptıklarını
belirterek, bir kez daha özür diledi. Crouch, yapılan uygulamada herhangi
bir kasıt aranmaması ricasında da bulundu.” (4)
Özürün
içinde yeralan mazerete gözümüzün takılmaması neredeyse imkansız. Kapıdaki
birinci derecede güvenlikten sorumlu görevlinin ziyaretten haberi yokmuş.
Buradan şu sonuç çıkarılabilir. Demek ki, Beyaz Saray’a giren çıkan pek de
öyle kontrol edilmemektedir. Elini kolunu sallayan girip çıkabilir. İstediği
bilgiyi edinebilir. Ayrıca, dünya imparatorluğunun yönetim üssünün
girişindeki bulunan “kapıcılar” karşılarında duran askeri üniformalı
adamın ne olduğunu tanıyamayacak kadar eğitimsizdirler.
Bu
durumda teşbihte hata aranmaz, Bizimkiler dizisindeki Kapıcı Cafer
ile Avrupa Yakası’nın yeni yüzü Gaffur arasında bir kapıcı
tipi gözümüzün önünde canlanmaktadır. Böylece en büyük erdemlerimizden biri
olan o hoşgürülü bakış açısına yeniden kavuşabilir hatta bunun içinden
gülünecek bir durum bile çıkarabiliriz.
Ne kadar güzel...
Yani ne Avrupa ne Amerika düşündüğümüz,
imgelediğimiz çapta bir gelişmişlik içinde değildir. Biz sanıyoruz ki,
adamların öyle sistemleri ve haberleşmeleri var ki, ülkenin her tarafında ne
oluyor, kim geliyor, kim çıkıyor hepsine hakimler.
Öyle bir batı uygarlığı düşünün ki, on
yıllar boyunca bir ülkeyi tek bir filmin(5) karesiyle görmüş,
algılamış.
Evet, bizim burada saf, hoşgörülü,
anlayışlı doğulu kimliğimizin önplana çıkarılması beklenmektedir. (Aklıma
nereden geliyorsa, konuyla da hiç ilgisi yok aslında, Dostoyevski’nin Prens
Mişkin’i, Budala takılıyor; hayırdır inşaallah!) Yani onlar her türlü
terbiyesizliği ve küstahlığı yapacaklar, biz de onları tebessümle
karşılayacağız. Bu sıradan bir vatandaşa da, halkın oylarıyla meclise girmiş
ve bakan olmuş bir kişiye de, kırk yıl boyunca üzerinde bu ülkenin
üniformasını taşıyan en üst rütbedeki askere de yapılacak.
Yapılsın mı?
Ya da sıra kimde?
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|