|
Yazar:
Uzay Gökerman
Anlayış
Hayatımızı nasıl yaşanılır hale
getireceğimizle ilgili düşünmeye devam ederken güncel olayların içindeki
ilham kaynaklarını da değerlendireceğiz. Hele bu “göreceli” bir başarı
öyküsü ise...
Ekim ayı içinde Nobel edebiyat ödülü
Orhan Pamuk’a verildi. Aman telaşa kapılmayın, geçtiğimiz ay bitmek bilmeyen
o kaos görüntülerinin içindeki tartışmaların yenisini açmayacağım.
Orhan Pamuk benim önemsediğim isimlerden
biridir. Siyasi duruşundan ya da ülkemizi temsil şeklinden başka şeylerden
söz ediyorum. Yazarlık disiplini...
92 sonbaharı ya da 93 kışının sonu
olmalı; Eco’nun Faucoult Sarkacı romanını bitirmiş, beni etkileyecek başka
bir kitap olamaz diye etrafta dolaşıyordum. Karaköy İskelesinde Kadıköy
vapurunu bekliyordum. Uzun zaman oldu, hâlâ yerinde duruyor mudur,
bilmiyorum, iskelenin içindeki gazeteci aynı
zamanda
kitap sergisine sahipti. Kara Kitap’ı orada gördüm; ve hemen satın aldım. O
zamanlar Küçükyalı’da çalışıyordum, yol boyu okuyabildiğim kadar okudum.
Orhan Pamuk’un diğer hiçbir kitabında olmayan bir büyü vardır, Kara Kitap’ta.
Çalıntı olduğu iddia edilen ve yazar
tarafından karşılık verilmeyen Beyaz Kale hariç bütün kitaplarını
okudum. Yaşam hikayesini kendi ağızından dinledim. Orhan Pamuk, hayattan ne
istediğini bilen ve buna odaklanarak, sahip olduğu bütün kaynakları hedefine
doğru kullanabilen biri. Mimarlık Fakültesi’nden, “ben bu işi yapamam”
diyerek ayrılmış.
Şimdi burada Eski Yunan site
devletlerinden bilgi aktarmamız gerekiyor. Bilindiği gibi dünyanın en eski
arkaik cumhuriyetleri, aynı zamanda köleci devlet düzeninin sürdüğü
sistemler. Oradaki sınıfsal farklar da kast ayrımları içinde çok net
sınırlarla çizilmiş. Köleler, özgür yurttaşların hayatlarında çok büyük
boşluklar yaratmaktadır. Örneğin Sokrates özgür bir yurttaştır ve onu çok
büyük düşünür ve filozof yapacak nesnelliği, karısının dırdırından çok,
düzenin kendisinden almıştır.
Orhan
Pamuk, “ben, bu işi yapamam” deme cesaretini kuşkusuz bir yerlerden
alıyordu. Çok önemlidir; bir seçim yapabilme özgürlüğünden söz ediyoruz.
İçinde bulunduğumuz sistem teoride bize böylesi seçimler yapabilme
ayrıcalığını tanıyor; pratikte bizi atmosfer gibi kuşatan “nesnel
koşullar” ortaya çıkıyor. Orhan Pamuk’un ilk romanını yazma ve onu
yayınlama sürecinde geçirdiği boşluk, atmosferimizin dışında, bizim gibi
canlıların varolamayacağı bir yer olarak tarif edilebiliyor. (Altını özenle
bir kere daha çizme ihtiyacı duyuyorum; konumuz Orhan Pamuk değil. O sadece
yazımızda kullandığımız “basit” ama taşıdığı anlam bakımından güçlü bir
“araç”).
Nesnel koşullar denince aklımıza, “içinde
bulunduğumuz, bir şekilde etkileyebildiğimiz ama bizden bağımsız olarak
varlığını sürdüren maddi ortam” geliyor.
İşçi, Marks’ın tabiriyle zincirlerinden
başka kaybedecek hiçbir şeye sahip olamayan toplumsal sınıftır. O sınıfın
içinde dünyaya gelmişseniz, sizi kuşatan bir nesnellik vardır. Milenyum bir
çok nesnelliğin varoluş koşullarını değiştiriyor, örneğin Marks’ın tanımını
yaptığı yüzyıldaki sınıf yok Avrupa’da. Postmodern uygarlık çok güçlü; ama
bir o kadar da pragmatist (biz burada “kaypak” anlamında
kullanıyoruz) “orta sınıf” çıkarmıştır. Belki de düzenin asli
sahiplerinin işine gelen bir nesnelliktir bu. Kapitalizmin ürettiği artı
değerden küçük bir pay karşılığı düzenle uyum içinde yaşama “toplumsal”
sözleşmesidir bu. Bazı okuyucuları kızdırmayalım; bu “pay”laşım sürecinin
arkasında bir mücadele tarihinin yattığını da hemen belirtelim. Elbette
kimse kimseye gözünün kaşının hatırı için bir şey vermiyor.
Bir
çoğumuz kendimize hayatın içinde boşluklar arıyoruz. Boşluk neden aranır?
İçini başka bir şeyle doldurmak için. Nesnel koşullar dediğimiz şey
genellikle bizlere boş alan bırakmayacak şekilde düzenlenmiştir.
Hızla akan bir nehirin üzerinde rafting
yaptığımızı düşünelim. Nehrin bir akış yönü vardır ve sizin bunu çevirme
şansınız yoktur. Yapabileceğiniz şey akıp gidebilmeyi sürdürmektir. Yüzde
yüz dikkat gerektirir. Bunun yorucu bir şey olduğuna kuşku yok.
Kainat dengeler üzerine kurulmuştur.
Doğanın da dengeyi sevdiğini biliriz. Potansiyel fark arasındaki gerilimden
elektrik üretiyoruz. Yani bir enerji yüklenimi söz konusu. Doğa, insan ona
hakim olana kadar bu denge halini koruyarak mükemmel bir çevrim halinde
varlığını sürdürüyordu. İnsan bir süre sonra kendi düzensizliğini ve
dengesizliğini doğaya da yansıttı. Bunun yaşamın sonunu getirecek boyutlara
ulaştığını gözlemliyoruz.
Binlerce yıllık dengesizliğin kuşaklardan
kuşaklara aktarılan bütün potansiyel gerilimini üzerimizde taşıdığımızı
hissetmiyor muyuz?
Bir
tarafta sonsuz refah ve tüketim, diğer tarafta yoksulluktan kırılan fakir
topraklar ve onun tam ortasında duranlar olduğu sürece bu gerilim artarak
tam bir kaosa dönüşecek, kuşkusuz.
Peki biz bunu nasıl değiştirebiliriz?
Kuşkusuz hayatın içindeki boşluklara
saklanarak değil, ya da sürekli eleştirip, mızmızlanarak. Konuyu açar gibi
yaptık, laf başka yere gitti. Burada uzun uzadıya ekonomi politik
tartışmaların içine şimdilik girmeyeceğiz, zamanının gelmediğini
düşündüğümüz için.
Bir çoğumuz disiplinli bir yaşamdan uzak
yaşıyoruz. Sözünü ettiğimiz nesnelliğin akışına bırakıp, kendimizi güvenli
bir kaptanın emniyetine alıyoruz. Bu kaptanı sadece bir kişi olarak
algılamayalım. Oysa hayatın neresine olursa olsun bir çizik atabilmek
gerekiyor.
“O çizik, nesnellik dediğimiz şeyi
değiştirmek üzere bizim tarafımızdan yapılmış bir eylemdir.”
Nesnellik değişir mi?
“Anlayış” kelimesini hatırlıyoruz.
Bu kelimenin yüklendiği anlamın altını özenle çiziyoruz.
İnsan, doğada düşünebilen ve düşündüğü
şey ile nesnelliği değiştirebilen tek varlıktır. Bu süreç “bilgi” ile
desteklenen “anlayış” ile başlar; disiplinli ve düzenli bir duruşun üzerinde
durur. Değiştirmek istediğimiz nesnellik, anlayışın içinde
yoğunlaştırdığımız bir düşünsellikle gerçekleştirilecektir. Farkındalık
dediğimiz süreç de tam bu noktada devreye girecektir.
Buraya
kadar gelirken ortada duran sınıftan söz ettik. Neye karışılık geldiğini
tarif ettik. İyi kötü bizler de o sınıfın içinde yer alıyoruz. Aslında bir
çok şeyi değiştirebilme gücüne sahip olmamıza karşın, içinde bulunduğumuz
dağınıklık yüzünden bir türlü disiplinli düşünce sistematiği kuramadığımız
ve sunulan tüketim araçlarına ulaşma gayesi ile bir anlamda Goethe’nin,
sonsuz huzuru ve mutluluğu ruhunu şeytana teslim etmekte bulan Faust’u (1)
gibi seçimler yaparak, özü kaçırıyoruz.
“Karşılaştığımız sorunların çözümü
için onları yaratan; ya da onlardan kaynaklanan düşünselliklerin ürünü olan
sistematikleri kullanamayız.” diyor, Einstein.
İçinde bulunduğumuz problemlerin nedeni
ya da sonucu olmayacak bir anlayışa sahip olmaktan söz ediyoruz.
(1) Oyunun
baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi
araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için
tüketmiştir. Faust'un bu arayışı Şeytan'ı (Mefistofeles) rahatsız
etmektedir. Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok
insanı dünyasal hazlarla uçuruma düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust
adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı'dan
Faust'u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles,onun
bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve Faust'a dünya
hazlarını vaad eder.Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi
hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar karşısında
Faust "Dur ey zaman,ne güzelsin!" diyecek olursa iddiayı Mefistofeles
kazanmış olacaktır. Mefistofeles, Faust'u gençleştirir ve ona aşk
duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir
kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye karşın
Mefistofeles'e beklediği cavabı vermeyecektir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Faust
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|