Sayı 37|EKİM 2008         Reklam | Anasayfa | Blog | Kurumsal | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazar: Uzay Gökerman

Anlayış

Hayatımızı nasıl yaşanılır hale getireceğimizle ilgili düşünmeye devam ederken güncel olayların içindeki ilham kaynaklarını da değerlendireceğiz. Hele bu “göreceli” bir başarı öyküsü ise...  

Ekim ayı içinde Nobel edebiyat ödülü Orhan Pamuk’a verildi. Aman telaşa kapılmayın, geçtiğimiz ay bitmek bilmeyen o kaos görüntülerinin içindeki tartışmaların yenisini açmayacağım.  

Orhan Pamuk benim önemsediğim isimlerden biridir. Siyasi duruşundan ya da ülkemizi temsil şeklinden başka şeylerden söz ediyorum. Yazarlık disiplini... 

92 sonbaharı ya da 93 kışının sonu olmalı; Eco’nun Faucoult Sarkacı romanını bitirmiş, beni etkileyecek başka bir kitap olamaz diye etrafta dolaşıyordum. Karaköy İskelesinde Kadıköy vapurunu bekliyordum. Uzun zaman oldu, hâlâ yerinde duruyor mudur, bilmiyorum, iskelenin içindeki gazeteci aynı zamanda kitap sergisine sahipti. Kara Kitap’ı orada gördüm; ve hemen satın aldım. O zamanlar Küçükyalı’da çalışıyordum, yol boyu okuyabildiğim kadar okudum. Orhan Pamuk’un diğer hiçbir kitabında olmayan bir büyü vardır, Kara Kitap’ta.  

Çalıntı olduğu iddia edilen ve yazar tarafından karşılık verilmeyen Beyaz Kale hariç bütün kitaplarını okudum. Yaşam hikayesini kendi ağızından dinledim. Orhan Pamuk, hayattan ne istediğini bilen ve buna odaklanarak, sahip olduğu bütün kaynakları hedefine doğru kullanabilen biri. Mimarlık Fakültesi’nden, “ben bu işi yapamam” diyerek ayrılmış.  

Şimdi burada Eski Yunan site devletlerinden bilgi aktarmamız gerekiyor. Bilindiği gibi dünyanın en eski arkaik cumhuriyetleri, aynı zamanda köleci devlet düzeninin sürdüğü sistemler. Oradaki sınıfsal farklar da kast ayrımları içinde çok net sınırlarla çizilmiş. Köleler, özgür yurttaşların hayatlarında çok büyük boşluklar yaratmaktadır. Örneğin Sokrates özgür bir yurttaştır ve onu çok büyük düşünür ve filozof yapacak nesnelliği, karısının dırdırından çok, düzenin kendisinden almıştır.  

Orhan Pamuk, “ben, bu işi yapamam” deme cesaretini kuşkusuz bir yerlerden alıyordu. Çok önemlidir; bir seçim yapabilme özgürlüğünden söz ediyoruz. İçinde bulunduğumuz sistem teoride bize böylesi seçimler yapabilme ayrıcalığını tanıyor; pratikte bizi atmosfer gibi kuşatan “nesnel koşullar” ortaya çıkıyor. Orhan Pamuk’un ilk romanını yazma ve onu yayınlama sürecinde geçirdiği boşluk, atmosferimizin dışında, bizim gibi canlıların varolamayacağı bir yer olarak tarif edilebiliyor. (Altını özenle bir kere daha çizme ihtiyacı duyuyorum; konumuz Orhan Pamuk değil. O sadece yazımızda kullandığımız “basit” ama taşıdığı anlam bakımından güçlü bir “araç”). 

Nesnel koşullar denince aklımıza, “içinde bulunduğumuz, bir şekilde etkileyebildiğimiz ama bizden bağımsız olarak varlığını sürdüren maddi ortam” geliyor.  

İşçi, Marks’ın tabiriyle zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeye sahip olamayan toplumsal sınıftır. O sınıfın içinde dünyaya gelmişseniz, sizi kuşatan bir nesnellik vardır. Milenyum bir çok nesnelliğin varoluş koşullarını değiştiriyor, örneğin Marks’ın tanımını yaptığı yüzyıldaki sınıf yok Avrupa’da. Postmodern  uygarlık çok güçlü; ama bir o kadar da pragmatist (biz burada “kaypak” anlamında kullanıyoruz) “orta sınıf” çıkarmıştır. Belki de düzenin asli sahiplerinin işine gelen bir nesnelliktir bu. Kapitalizmin ürettiği artı değerden küçük bir pay karşılığı düzenle uyum içinde yaşama “toplumsal” sözleşmesidir bu. Bazı okuyucuları kızdırmayalım; bu “pay”laşım sürecinin arkasında bir mücadele tarihinin yattığını da hemen belirtelim. Elbette kimse kimseye gözünün kaşının hatırı için bir şey vermiyor.  

Bir çoğumuz kendimize hayatın içinde boşluklar arıyoruz. Boşluk neden aranır? İçini başka bir şeyle doldurmak için. Nesnel koşullar dediğimiz şey genellikle bizlere boş alan bırakmayacak şekilde düzenlenmiştir.  

Hızla akan bir nehirin üzerinde rafting yaptığımızı düşünelim. Nehrin bir akış yönü vardır ve sizin bunu çevirme şansınız yoktur. Yapabileceğiniz şey akıp gidebilmeyi sürdürmektir. Yüzde yüz dikkat gerektirir. Bunun yorucu bir şey olduğuna kuşku yok.  

Kainat dengeler üzerine kurulmuştur. Doğanın da dengeyi sevdiğini biliriz. Potansiyel fark arasındaki gerilimden elektrik üretiyoruz. Yani bir enerji yüklenimi söz konusu. Doğa, insan ona hakim olana kadar bu denge halini koruyarak mükemmel bir çevrim halinde varlığını sürdürüyordu. İnsan bir süre sonra kendi düzensizliğini ve dengesizliğini doğaya da yansıttı. Bunun yaşamın sonunu getirecek boyutlara ulaştığını gözlemliyoruz.  

Binlerce yıllık dengesizliğin kuşaklardan kuşaklara aktarılan bütün potansiyel gerilimini üzerimizde taşıdığımızı hissetmiyor muyuz?  

Bir tarafta sonsuz refah ve tüketim, diğer tarafta yoksulluktan kırılan fakir topraklar ve onun tam ortasında duranlar olduğu sürece bu gerilim artarak tam bir kaosa dönüşecek, kuşkusuz.

 Peki biz bunu nasıl değiştirebiliriz?  

Kuşkusuz hayatın içindeki boşluklara saklanarak değil, ya da sürekli eleştirip, mızmızlanarak. Konuyu açar gibi yaptık, laf başka yere gitti. Burada uzun uzadıya ekonomi politik tartışmaların içine şimdilik girmeyeceğiz, zamanının gelmediğini düşündüğümüz için.  

Bir çoğumuz disiplinli bir yaşamdan uzak yaşıyoruz. Sözünü ettiğimiz nesnelliğin akışına bırakıp, kendimizi güvenli bir kaptanın emniyetine alıyoruz. Bu kaptanı sadece bir kişi olarak algılamayalım. Oysa hayatın neresine olursa olsun bir çizik atabilmek gerekiyor.  

O çizik, nesnellik dediğimiz şeyi değiştirmek üzere bizim tarafımızdan yapılmış bir eylemdir.”  

Nesnellik değişir mi?  

Anlayış” kelimesini hatırlıyoruz. Bu kelimenin yüklendiği anlamın altını özenle çiziyoruz.  

İnsan, doğada düşünebilen ve düşündüğü şey ile nesnelliği değiştirebilen tek varlıktır. Bu süreç “bilgi” ile desteklenen “anlayış” ile başlar; disiplinli ve düzenli bir duruşun üzerinde durur. Değiştirmek istediğimiz nesnellik, anlayışın içinde yoğunlaştırdığımız bir düşünsellikle gerçekleştirilecektir. Farkındalık dediğimiz süreç de tam bu noktada devreye girecektir.  

Buraya kadar gelirken ortada duran sınıftan söz ettik. Neye karışılık geldiğini tarif ettik. İyi kötü bizler de o sınıfın içinde yer alıyoruz. Aslında bir çok şeyi değiştirebilme gücüne sahip olmamıza karşın, içinde bulunduğumuz dağınıklık yüzünden bir türlü disiplinli düşünce sistematiği kuramadığımız ve sunulan tüketim araçlarına ulaşma gayesi ile bir anlamda  Goethe’nin, sonsuz huzuru ve mutluluğu ruhunu şeytana teslim etmekte bulan Faust’u (1) gibi seçimler yaparak, özü kaçırıyoruz.  

Karşılaştığımız sorunların çözümü için onları yaratan; ya da onlardan kaynaklanan  düşünselliklerin ürünü olan sistematikleri kullanamayız.” diyor, Einstein.

İçinde bulunduğumuz problemlerin nedeni ya da sonucu olmayacak bir anlayışa sahip olmaktan söz ediyoruz.


(1) Oyunun baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Faust'un bu arayışı Şeytan'ı (Mefistofeles) rahatsız etmektedir. Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok insanı dünyasal hazlarla uçuruma düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı'dan Faust'u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles,onun bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve Faust'a dünya hazlarını vaad eder.Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar karşısında Faust "Dur ey zaman,ne güzelsin!" diyecek olursa iddiayı Mefistofeles kazanmış olacaktır. Mefistofeles, Faust'u gençleştirir ve ona aşk duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye karşın Mefistofeles'e beklediği cavabı vermeyecektir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Faust


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Uzay Gökerman 1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor. Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale, araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor. Detaylı bilgi


HABERLER

 

 

Marmara’nın Altı Çatırdıyor!


Olasılıklar Fiziği Kuantum


Zaman Omurgası


Şiddeti Önce Çocuklar Sonra Gençler Önleyecek


Denizler Sizi Çağırıyor!


Küresel Isınma Alaska'nın Göllerini Kurutuyor


Ve Ortadoğu’da Güneş Bir Kez Daha Battı...


Okullarda Satranç Dersi


Füzyon Deneyi Başarıldı


Manyetik Alanın Sağlığa Etkileri


Dünya'nın Salınımları, Yokoluşu Tetikliyor


Kanseri Yok Eden Virüs


Her Derde Deva İsveç İksiri


Rembrandt Desen Sergisi Pera Müzesi'nde


An'da Öz'e Dair Sohbetler: Şiva


Astroloji: Hazırlık


Nezle ve Grip İçin Doğal Reçete: Yoga

 

KÖŞE YAZARLARI

Özgür Teker

Bekliyorum Gelmiyorsun  


Uzay Gökerman

Anlayış


Mahmut Şaylıkay

Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni


Melda Güngül

Tarihi Yeniden Yazma Dairesi


Uzay Gökerman

Kabul Edilebir “Risk”


Funda Umut Pakkal

Olanıksızlıklar Alanında Uzmanlaşmak


S.Kuzey Yıldız

Nemos Kek Renginde Acı Bir Deneyim


Fırat Erdoğan

Renklerin Gölgesinde 


Rüya Yüksel

Sınırlar, İçinde Sonsuz Özgürlüğü Barındırır


Didem Çivici

İlişkideki Ben


Özge Esirgen

Biraz daha Doğu(m)


Can Duman

Sonbahar Melankolisi, Öz Derdinle Düçar mısın?  


Didem Çivici

Sonbahar


Burçin İvren 

Holistik Evren Tasarımı


Burçin İvren 

Konuşurcasına


Burçin İvren 

Sosyal Zeka Mı, Ya Da Bir Oyun Mu?

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  6 Ekim 2008 TSİ 07:25