|
Yazar:
Uzay Gökerman
“Çıkarlarını
Düşünmeyenler
Unutulacaktır!”
Seçim sonuçlarını tartışmasız en iyi
tahmin eden araştırma şirketi KONDA’nın çalışmalarına göre iktidar partisi
oylarının neredeyse tamamını eğitim düzeyi lise, ortaokul ve altı
seviyesindeki seçmenden almıştır.
Üniversite mezunu seçmen oyunu daha çok
ana muhalefet partisine vermektedir. Eğitim seviyesi düştükçe CHP’nin oyları
da düşmektedir.
Buradan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün
müdür, “CHP’nin bu ülkede iktidar olabilmesi için ülke genel ortalamasının
üniversite mezunu olması gerekmektedir.”
Ya da, ülkemizdeki eğitim seviyesi bu
şekilde kaldığı sürece iktidar partisi ya da benzer bir siyasi oluşum
sürekli hükümette kalacaktır.
Bu
bir paradokstur.
Hükümetler bir taraftan ülkemizde
eğitimin seviyesini arttırmak için programlar yaparlarken diğer taraftan
dayandıkları şeyin, tabanın bu eğitimsizliğinden kaynaklandığının da
bilincindedirler.
Üniversite mezunu tabanın da politika ile
ilgisi hızla yok olmakta. Aslında genel olarak tüm yurtta bütün
vatandaşların politika-siyasetle ilişkisi seçim sandığı ile sınırlı
kalmaktadır.
Bu noktaya getirebildiğimize göre devam
edelim.
***
Bu
girişi neden yaptım?
Politika ile ilgili olmak; işin ucundan
da olsa biraz felsefeyle temas halinde olmak; felsefe ise “bilgelik
sevgisi” ya da “hikmet arayışı” içinde olmak demektir.
Elbette bu sevginin iki insan arasında
gerçekleşen aşk ilişkisinden farklı bir niteliği vardır.
Politika ve siyaset belli bir ideolojik
temel üzerinde yapılır. İdeoloji de sınıf, etnik ya da kimlik çıkarları
doğrultusunda oluşturulan güçlü bir yapıdır.
Örneğin burjuvazinin bir ideolojisi
vardır; sahip olduğu partileri aracılığıyla bu temel üzerinde siyaset yapar.
Kuşkusuz işçi sınıfı ve küçük burjuvazi için de sistemin benzer bir şekilde
işlediğini söyleyebiliriz.
Ulusal kurtuluş savaşları ya da
mücadelesi verenlerin de bir ideolojisi vardır.
Sınıfların tam olarak gelişmediği
ülkelerde, demokratik platformu bürokratik devlet aygıtı kaplar. Kuşkusuz
onun da dayandığı bir sınıf çıkarı vardır; ama devletin zaman zaman
sınıfları gözetmeden çatışmaya girdiğine de şahit oluruz.
Siyasetin
yapıldığı alana “demokratik platform” diyoruz; ya da kısaca
demokrasi.
Siyasetin içinde kalarak “çıkar
çatışması” yapıyor oluruz.
Politikacıların güvenilmezlik derecesinin
en altında yer almalarının özünde onların bu çıkar ilişkisinin direkt olarak
içinde olmaları yatar. Bu aslında eşyanın tabiatına uygun bir davranıştır;
fakat “bizde” olmayan veya yanlış çalışan şey, ideolojinin dayandığı sınıf,
kimlik, etnik her neyse, ona hizmet etmek ya da onun çıkarlarını gözetmekle,
“kişisel” olan arasında ayrımı tam olarak yapamamaktan kaynaklanmaktadır.
Kuşkusuz yukarıda yazdığım şeyler
hatırlatma notu olmaktan öteye geçemez. Hepimizin bildiği temel gerçekler.
Bununla birlikte biz bize ait olan sorumlulukları giderek biraz daha fazla
şekilde başkalarına devretmeye hazırlanıyoruz.
Üniversite mezunu tabanın politikadan
uzaklaşmaya başladığı yönündeki yargımızın nedeni de budur. Politikadan
uzaklaşıyor olmak; belli bir ideolojinin içinde yer almamak ya da bir başka
ideolojinin çıkarlarına uygun davranıyor olmak demektir; çoğu zaman farkında
bile olmadan.
İnsan varlığı hayat mücadelesini çıkarı
için yapıyor. Bu, çıkarını düşünmeyenlerin insan varlığı sınıflandırmasının
içinde kalamayacağı demek midir?
Peki…
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanından
çok çarpıcı bir alıntı yapmak istiyorum.
 ...çıkarlarını
düşünmeyenler unutulacaktır. Her olayda bir kenara çekilenler gerçekten
de bir kenarda kalacaklardır. Yaptıkları işlerin gizli kalmasını
isteyenler, bunda başarıya ulaşacaklardır. Kimse, onların varlığıyla
tedirgin olmayacaktır. Bir gün öldükleri zaman,
arkalarında küçük bir
iz, bir anı, bir gözyaşı, bir eser bırakmadan yok olacaklardır.
Gazetedeki ölüm ilanı bile, yedinci sayfada bir kenarda kalacak,
kimsenin gözüne çarpmayacaktır. Hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de
çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir.
Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarlarını
otlar bürüyecektir. Mezarları bir kenarda kalmasa bile, büyük ve
muhteşem anıtların arasına sıkışıp kaybolacaktır. Cennetteki
muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir
keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. Hayattan çıkarı olmayanların
hayatı, çıkmaza sürüklenecektir. Kendini beğenmişliğin cezasını daha bu
dünyadan çekmeye başlayacaklardır. Sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını
bilmedikleri için, yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. Duygu
alıverişinden nasipleri olmayacaktır. Duygusuz, hareketsiz, tatsız bir
hayat yaşadıkları sanılacaktır. Çektikleri acılarla, yüzlerinin
buruşmasına, saçlarının beyazlaşmasına izin verilmeyecektir.
Güldükleri zaman sevinçli,
ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır. Hayattan çıkarları
olmadığı da asla kabul edilmeyecektir. Böyle bir yanlışlığa
düşülmeyecektir. Aslında, hayattan çıkarları olduğu ispat edilecektir,
çıkarlarını korumak için canları çıktığı halde, bunu beceremedikleri
için, çıkarlarıyokmuşdabirşeybeklemiyormuşçasınagillerden
göründükleri yüzlerine vurulacaktır. Onlar da bu saldırılara bir
karşılık bulamayacaklardır.
Kendilerini yokladıkları zaman, bütün
ileri sürülenlerin gerçek olduğunu, hayatlarını boş yere harcadıklarını,
ne yazık ki artık çok geç kaldıklarını onlar da açık ve seçik olarak
göreceklerdir. İşte o anda dahi, delice bir harekette bulunmalarına,
anlamsız bir hayatı anlamlı bir şekilde bitirmelerine göz
yumulmayacaktır. Kendilerini öldüremeyeceklerdir. Onlara anlatılacaktır
ki, böyle bir davranış bütün yaşamlarıyla çelişki içindedir, gerçekle
ilgisi yoktur: Kendilerini öldürürlerse, onlar hakkında varılan isabetli
yargıları çürütmek için gene boş bir çaba göstermiş olurlar. Bu hiçbir
şeyi değiştirmez. Onlar, bu rezilliğe de katlanarak sürünmeye devam
edeceklerdir. Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına
imkân var mıdır? Hayattan çıkarı olmamak, hem tanrının hem de insanların
gözlerinde affedilmez bir suçtur; gelişip yayılmaması için gerekli her
türlü tedbir alınacaktır. Bütün tarih, bütün iktisat, bütün sosyoloji,
bütün psikoloji, kısaca bütün “lojiler,” hayatın çıkarcılığa dayandığını
göstermek için yırtınacaklardır, yırtınmalıdırlar. "Ben çıkarıma
bakarım" diyeceksiniz, bunun için "babamı bile tanımam" diyeceksiniz.
Kimseyi tanımayacaksınız; hele hayattan çıkarı olmayanları hiç!

.jpg)
Yazımızın anlatmak istediği şeye karşı
ironi içeren bir yaklaşım gösteren bu alıntıyı özellikle ekledim. Arada
kurulması gereken dengenin ne olduğunu, ahlakın ya da insani duruşun bu
çıkar savaşında neye ne kadar izin verdiğini de göstermek istedim.
Atomize olarak birbirinden kopmak, bir
anlamda çıkarının olduğu yerde olmamak ya da çıkar ilişkisini yanlış
kurgulamak; bireyselleştirmek, kişiselleştirmek veya bencil bir noktaya
indirmek, siyasetten uzaklaşmak, düşünmeme alışkanlığı edinmektir.
Ülkemizde
demokrasinin geldiği nokta, onu algılama şekli, politik duruşun ne olduğu
artık çok belli. Herkes bir şeylerden şikâyetçi ama düşünülmesi, sahip
çıkılması gerekenler başka; yapılanlar bambaşka.
Hatayı biraz da kendimizde aramaya
başlamanın zamanı geldi, sanırım.
Demek istediğimizin anlaşıldığını
umuyorum. Bu bir giriş olsun, daha sonra devam edelim.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|