|
Yazar:
Uzay Gökerman
Suların
Çekilmesiyle
Gelecek
Kıyamet
Bundan tam on yıl önce
Miktad Kadıoğlu’nun Cuma günleri Açık Radyo’daki meteorolojik ve ekolojik
yorumlarını dinlerken, Türkiye’nin ileride büyük bir kuraklık yaşayacağına
ilişkin yaptığı “kehanet” yorumlarını gözümün önünde canlandırmaya
çalışırdım.
Zaman ne kadar çabuk
akıyor... Bir de bakmışım ki; 2007 gelmiş!
Büyük tufanın üzerinden
beş bin yıl kadar bir zaman geçmiş olmalı. Her yerin su ile kaplandığı ve
okyanusun üzerinde küçük bir cevizkabuğu gibi yüzen Nuh’un Gemisi üyelerinin
başka dertleri olduğu kesin.
Anadolu, üç kıtanın tam
ortasına Tanrı’nın özenle yerleştirdiği bir kara parçasıdır. Tarihteki bütün
imparatorluklar bu coğrafyanın üzerinde tutunmaya gayret göstermiştir.
Anadolu, sadece bizim vatanımız olduğu için değil; üzerindeki kaynaklarının
zenginliği ve bitip tükenmezliği ile cennettir.
Tüfeğin
icadı nasıl mertliğin bozulmasına neden olmuşsa; sanayi devrimi de bütün
güzel şeyleri birer birer yok etmiştir.
Yazılarımdaki zaman zaman
orantısız güç gösterisi benim tipik teknoloji/sanayi düşmanı, muhafazakâr,
naturalist romantik biri olduğum düşüncesinin oluşmasına neden olabilir.
Fransız Devrimi’nin kuramsal öncüllerinden olan Jean Jacques Rousseau
kuşkusuz benden çok daha radikal bir “doğaya dönüş” romantiğiydi.
Evet, bizim yazılarımız
gelişimin güçlü çarkı arasında ezilmeye mahkûm romantik cümlelerdir. Her
dönem olmuştur; bu dönem çok daha fazla olacaktır. Hiç kimse kalmasa da ben
bu yolda direnişimi sürdüreceğim.
Su çok ayrı bir
kültürdür. “Suyla gelen kültür” çok yerinde bir söylemdir.
Canlı varlık tüm doğasını
suya borçlu olduğu için, suyun olduğu yerde gelişir, güçlenir. Suyun
olmadığı yer çöldür. Çölün ne olduğunu tanımlamama ihtiyaç yok diye
düşünüyorum.
Anadolu
üç tarafı denizlerle çevrili bir kara parçası olduğu için değil, ayrıca her
noktasında su olduğu için yaşanabilir cennettir. Yoksa Arabistan
Yarımadası’nın da üç tarafı su ile çevrilidir.
Söz Arabistan’dan
açıldığı için eklemek gerekebilir. Çölde su kuyularının çok önemi vardır.
İslamiyet’in ilk döneminde Hz. Peygamberin yaptığı savaşlardan bir tanesi bu
kuyular yüzündendir. Arabistan’da "İslamiyet Rönesansı"nın
tamamlanması ve Arapların tekrardan “kabileleşmelerinden” sonra her
kabilenin bir su kuyusuna hâkim olduğunun bilgisini okuyoruz. Hatta
birbirinin kuyularından izinsiz su kullananların, içenlerin öldürüldüğü,
bitmek bilmeyen kan davalarının olduğunu... Suyun olmadığı yerdeki yaşama
kültürden söz ediyoruz...
“Çöl
insanı” diye bir kavram var. 1980’lerin en meşhur filmlerinden bir tanesi
Mad Max’i hatırlayabiliriz belki...
“Dağıtmayalım efendim...”
Anadolu her sene biraz
daha kuruyor. Suların çekilmesine şahit oluyoruz. Yine on yıl önce güneye
yaptığım bir yolculukta Tuz Gölü’nün karayoluna kadar yükselmiş uçsuz
bucaksız görüntüsüne bakarken, on yıl sonrasının susuzluğunu hayal edebilmem
imkansızdı.
Beyşehir Gölü’nün 25
metreyi bulan derinliğinin artık yer yer 60 cm.’e kadar düşmüş olduğunun
haberini okurken, Anadolu’nun ölmeye başladığını düşünmeden edemiyorum.
Anadolu’nun bitmez
sanılan yeraltı su kaynaklarının bile tükendiği haberleri geliyor...
Büyük Menderes bu sene
ilk defa kurumuş...
İçinde bir yaz geçirdiğim
için biliyorum, Söke Ovasının çeltik tarlalarının susuz kalacağını rüyamda
görsem inanmazdım, diyebiliyorum.
Sorun İstanbul’un
susuzluğu değil. Orada yaşıyor olmama rağmen bu beni korkutmuyor. Çünkü
İstanbul’un su sorunu tam iki bin yıllık. İstanbul büyük metropol; elbette
susuz kalabilir; etrafındaki kentler onu besleyebilirdi. Oysa bugün
İstanbul’a su sağlayacak kaynaklar da kurudu.
Bu yazıda; “şöyle
yapmalıyız, böyle önlem almalıyız” cümleleri okuyamayacaksınız. Çünkü
tüm insanlığın ortak sorumluluğu; ya da sorumsuzluğu. Bir avuç, hadi
abartmayalım, bir mahalle büyüklüğündeki bir grubun bitmek bilmeyen para
kazanma arzusunun bizleri getirdiği nokta. Gerisini düşünmeden, hiç de
umursamadan gerçekleştirilen teknoloji çılgınlığının hazırladığı son!
Daha
ilaç sanayinin ürettiği atıkları ne yapacağını çözememiş bir sistemin
dayattığı nükleer enerji saçmalığı. Anadolu Yarımadası’nı çeviren denizler,
zehirli atıklarla dolmuş durumda; yetmiyor, bir de toprağı da zehirliyorlar.
Bundan bin yıl sonra yaşayan insanlar bu varillerin içinde ne olduğunu merak
ederek kazılar yapacaklar.
İnsanlık başedemeyeceği
bir oyuna kalkışmış durumda. Zamanı hızlandırarak, kıyametini de
yakınlaştırıyor.
“Su tasarrufu
yapalım!”
Kendimizi kandırmayalım,
elbette su israfı da büyük bir sosyal sorumluluktur; ancak konu tasarrufun
çok ötesine taşınmıştır. Türkiye ilk kez büyük bir kuraklık tehlikesi ile
karşı karşıyadır. Üstelik kuraklık sadece susuzluk anlamına gelmiyor.
Peşinden bir sürü hastalığı, yepyeni çözümsüzlükleri taşıyor.
Kuşkusuz
sorun sadece Türkiye’nin tek başına çözebileceği bir büyüklükte değil.
Anadolu kuraklıktan kırılırken, Britanya Adası da sellerle uğraşıyor. Sel
daha mı iyi? Asla! O da toprak adına ne varsa alıyor götürüyor.
“Efendiler!” (Peh,
neyin efendisiyse...)
Ölüyoruz. Hep bereber
suyun çekilmesiyle gelecek kaosu bekliyoruz.
Kıyamet senaryoları için
dudak bükenlerimiz olabilir. Ama kıyamet kapıda... Kimbilir belki de
insanoğlunun kurtuluşu için bu büyük kıyameti de yaşaması gerekiyor.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|