|
Yazar:
Uzay Gökerman
Hangi Partiye Oy Vereceğim?
22
Temmuz günü oy vermek üzere sandık başına gidiyoruz. Hangi partiye oy
atacağı konusunda kaçımız kendisinden yüzde yüz emin ve bu yaptığı seçime
gönül rahatlığıyla güveniyor?
Evet, konumuz bu.
“Hangi partiye oy vereceğim?”
Çevremde son dönemlerde girdiğim arkadaş,
dost ve akraba sohbetlerinin ortak paydası, uzun zamandır bir partiye karşı
“sempati, ideoloji, politika” düzeyinde yakın duramayış oldu.
Giderek daha fazla taraftarı olduğumuz
spor/futbol kulübüne karşı gönül bağımız artar, onun şampiyonluğunda
sokakları coşkuyla doldururken, siyasete karşı her geçen gün biraz daha
uzaklaşıyoruz.
Bunun tek bir anlamı var; hızla
apolitize oluyoruz!
Böylece üzerimizdeki yük biraz daha
hafifliyor. Sorumluluklarımızı “birilerine” devredip, adımıza karar
almalarına her geçen gün biraz daha izin veriyoruz. Eric Fromm buna
“özgürlükten kaçış” ismini vermişti. Almanya ve İtalya’da yüzyılın ilk
çeyreğinde ortaya çıkan faşizme giden yolun sosyolojik incelemesini
yapmıştı.
Televizyonda
“Hatırla Sevgili” diye bir dizi var. Geçtiğimiz bölümlerin birinde
İTÜ’lü öğrencilerin Gümüşsuyu’ndan koşarak Dolmabahçe’ye inip, karada
karargah kurmuş 6. Filo askerlerini denize attıkları gün canlandırıldı.
Aslında bu dizide bizi ilgilendiren “tek şey,” iki karşıt siyasi partiye üye
ailenin arasında sıkışmış kalmış olan iki gencin kavuşamaması üzerine
kurulmuş olan dramatik aşk öyküsü.
Aşk her zaman var. Aşk Spartaküs’ün
Roma’ya başkaldırdığı gün de vardı. Aşkın olmadığı yerde ne ideoloji, ne
politika ne de insan vardır zaten.
“Hatırla
Sevgili” bu iki şeyi bir araya getirebilirdi, bize hem aşkı hem de o günleri
hatırlatabilirdi. Ama izlediğim hem Adnan Menderes’in idama gittiği, hem de
şu gençlerin 6. Filo’yu denize döktükleri bölümlerde olması gereken vurgu
yoktu.
Biz bu sürecin en son dönemini gördük,
içinde olmadık; tam aktör gibi yaşamadık. Ama bugün siyasetin neresine
bakarsanız bakın 60’lı, 70’li yılların politize olmuş gençliğini görürsünüz.
Sağda ya da solda, muhafazakar ya da radikal kanatta.
Benim de içinde bulunduğum kuşak da yavaş
yavaş siyasetin içine doğru hamle yapıyor. Nasıl yapıyor? İlkeleri var mı?
İnançları? Bizim var mı ki, parlamentoya yolladığımız kişiden bekleyelim?
Bir daha soralım o zaman, başladığımız
yeri unutmamak için;
“Hangi partiye oy vereceğinizi biliyor
musunuz ve neden o partiyi seçiyorsunuz?”
“Ya, hocam sen ne diyorsun?”
***
Yılbaşında amcam by-pass
ameliyatı oldu. Biz de ailece ziyarete gittik. Biraz sonra yengemin
yeğenleri geldi. Oradan buradan konuşurken, konu iş çıkışı benim servis
beklerken yakınlardaki bir kitapçıda zaman geçirdiğime geldi. Çok sevgili,
üçüncü dereceden kuzenim, bana büyük bir şaşkınlıkla tepki verdi.
“Sen ne yapıyorsun orada kitaplarla,
yahu?”
Okumuyoruz. Bu nedenle, “hocam sen ne
diyorsun,” diyen arkadaşa da “okuma, canını sıkma” diyorum; hatırla
sevgili!
***
Sistem bizi siyasetten uzaklaştırmaya
doğru götürüyor. Neden? Çünkü 12 Eylül öncesi diye yaratılmış, bütün topluma
deli gömleği giydirilmiş bir sendrom var ülkemizde. Herkes 12 Eylül öncesine
dönmekten korkuyor, belki ölmek bile bizi bu kadar korkutmuyor.
Nazi
Almanyası’nın bombaladığı ve bir sürü insanlık trajedisine yol açan, bugün
bir benzerinin Irak’ta yaşandığı, Guernica’yı anlatan “Guernica”
isimli eseri yapan Picasso tablonun önünde ya da belki de onu
gösteren bir derginin olduğu masada bir Nazi subayı ile karşılaşmış. Nazi
subayı, bakmış tabloya. Bir sürü kübik formda, anlaşılması güç imgeler
yığınının içinden çıkamamış.
“Bunu siz mi yaptınız, bayım?” diye
sormuş.
Picasso da hemen cevap vermiş:
“Hayır
siz yaptınız!”
1980 ihtilalinin güçlü generali,
günümüzün ton ton dedesi, “emekli” ressamı da aynı tabloya gülerek bakıp
şöyle bir cümle kurmuştu.
“Bunu ben de yaparım, ne var ki bunda?”
O günlere ve geldiğimiz bu günlere
baktığımızda bu ton ton dedeye siz ne cevap verirdiniz? Cevabınız
Picasso’nunki ile paralellikler taşır mıydı?
“Siz daha da iyisini yapabilirsiniz,
paşam!” gibisinden...
12
Eylül öncesinde politik, ne istediğini öyle ya da bilen, hiç değilse
sorgulayan, Sn Ecevit’e bile “bu düzen değişmelidir” dedirten
hareketli ve farkında bir gençlik, güçlü halk tabanı vardı. 12 Eylül bir
balyoz gibi indi herkesin üzerine. Geçen ay
darbeler üzerine yeterince konuşmuştuk,
daha fazla uzatmıyoruz.
Aradan 27 yıl geçtikten sonra o günleri
anlatan, bir Guernica benzeri tablonun yapılmamış olduğunu büyük bir
üzüntüyle fark ediyoruz. Neden?
Aydın Olgusu isimli yazımızda da
bunu uzun uzun yazdık.
Picassolar yetiştiremeyenler bugün hangi
partiye oy vereceğim diye şaşkın şaşkın dolanır dururlar.
Haksızlık etmeyelim, kuşkusuz bugün 22
Temmuz’da hani partiye oy atacağımız da öyle ya da böyle bellidir.
Ama bu seçimlerin gerisinde duran içsel
süreçler çok ilginç.
Kimimiz mağdur oldular diyerek sandığa
gidip X partisine oy atacak, kimimiz kurulu düzeni değiştirecekler korkusu
ile, aslında liderlerini hiç de sevmediği Y partisine destek olacak.
Duygusal bir milletiz. Sosyolojik olarak
anlaşılması neredeyse imkansız tepkiler veriyoruz.
Az kaldı, bitiriyorum...
1999
yılında hangi güçlü politikalarına, seçim bildirisine ve parti programına
güvenilerek; hayatının son dönemine girmiş Ecevit’in DSP’ne % 22,19 oy
verildi ve CHP % 8,71’le meclis dışında bırakıldı da, bundan tam üç yıl
sonra, Başbakan Ecevit’e karşı her türlü gayri ahlaki yöntemler
kullanılarak, aylarca gazete sayfalarında, “Aydın Olgusu” isimli yazıda
profilini çizdiğimiz bir grup yazar çizerin “git artık”
propagandaları eşliğinde, bir çeşit sivil darbe yoluyla, 2002 yılında bu
sefer CHP’ye % 19, 41 oy verip, DSP’yi sandığa gömme suretiyle % 1.22’lik
kundaklamanın siyaset bilimi ve sosyolojinin alışılagelmiş yöntemleri ile
açıklanacak bildiğimiz bir yorumu var mıdır?
Bu neresinden bakılırsa bakılsın her
anlamda acz içinde olduğumuzun göstergesidir.
Bugün X ya da Y
partisine giden oyların iki sene sonra bir Z partisine gitmeyeceğinin
garantisi var mıdır?
Demokrasi dediğimiz şey en başta seçim
yapma özgürlüdür, en çok bunu biliyoruz zaten ve sadece bununla yetiniyoruz.
Kuşkusuz dünyada da benzer bir apolitize
olma süreci yaşanıyor. Ama hiçbir ülkede Türkiye’de olduğu kadar savrulmalar
yaşanmamaktadır.
Bunun sorumlusu biziz. Seçim yapma
özgürlüğünün içeriğini hiç bilmedik, bunu yeterince sorgulamadık. Bilmek
için neyi seçtiğimizin ve nasıl seçtiğimizin farkında olmak gerekiyor. Bunun
için de nasıl her sene düzenli olarak hayatımızla ilgili plan, programlar
yapıyoruz, yine hayatımızı yakından ilgilendiren siyasete dair de sürekli
düzenlemelerde bulunmalıyız. Onunla organik bağımızın kopmasına izin
vermemeliyiz.
Yoksa bir süre sonra siyaset dediğimiz
şey Roma’da ve eski Yunan sitelerinde olduğu gibi bir grup seçkin senatörün
eline kalacak.
O zaman da “biz neden köle olduk,
şimdi?” diye sormamak gerek.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|