Sayı 35|AĞUSTOS 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

 

Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Yazar: Can Duman

Suskun ve Keskin

 

Yazar: Yasin Sarı

Sirius Burada

 

Yazar: Fehmi Özçelik  

Oyun

 

Yazar: Mehmet Yapıcı

Sen Yoktun

 

Yazar: Can Duman

Bilinmezin Sensizi

 

 

 

 

 

Yazar: Uzay Gökerman 

Hangi Partiye Oy Vereceğim?

22 Temmuz günü oy vermek üzere sandık başına gidiyoruz. Hangi partiye oy atacağı konusunda kaçımız kendisinden yüzde yüz emin ve bu yaptığı seçime gönül rahatlığıyla güveniyor?  

Evet, konumuz bu.  

“Hangi partiye oy vereceğim?”  

Çevremde son dönemlerde girdiğim arkadaş, dost ve akraba sohbetlerinin ortak paydası, uzun zamandır bir partiye karşı “sempati, ideoloji, politika” düzeyinde yakın duramayış oldu.  

Giderek daha fazla taraftarı olduğumuz spor/futbol kulübüne karşı gönül bağımız artar, onun şampiyonluğunda sokakları coşkuyla doldururken, siyasete karşı her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz.  

Bunun tek bir anlamı var; hızla apolitize oluyoruz!  

Böylece üzerimizdeki yük biraz daha hafifliyor. Sorumluluklarımızı “birilerine” devredip, adımıza karar almalarına her geçen gün biraz daha izin veriyoruz. Eric Fromm buna “özgürlükten kaçış” ismini vermişti. Almanya ve İtalya’da yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan faşizme giden yolun sosyolojik incelemesini yapmıştı.  

Televizyonda “Hatırla Sevgili” diye bir dizi var. Geçtiğimiz bölümlerin birinde İTÜ’lü öğrencilerin Gümüşsuyu’ndan koşarak Dolmabahçe’ye inip, karada karargah kurmuş 6. Filo askerlerini denize attıkları gün canlandırıldı. Aslında bu dizide bizi ilgilendiren “tek şey,” iki karşıt siyasi partiye üye ailenin arasında sıkışmış kalmış olan iki gencin kavuşamaması üzerine kurulmuş olan dramatik aşk öyküsü.  

Aşk her zaman var. Aşk Spartaküs’ün Roma’ya başkaldırdığı gün de vardı. Aşkın olmadığı yerde ne ideoloji, ne politika ne de insan vardır zaten.  

“Hatırla Sevgili” bu iki şeyi bir araya getirebilirdi, bize hem aşkı hem de o günleri hatırlatabilirdi. Ama izlediğim hem Adnan Menderes’in idama gittiği, hem de şu gençlerin 6. Filo’yu denize döktükleri bölümlerde olması gereken vurgu yoktu.  

Biz bu sürecin en son dönemini gördük, içinde olmadık; tam aktör gibi yaşamadık. Ama bugün siyasetin neresine bakarsanız bakın 60’lı, 70’li yılların politize olmuş gençliğini görürsünüz. Sağda ya da solda, muhafazakar ya da radikal kanatta.  

Benim de içinde bulunduğum kuşak da yavaş yavaş siyasetin içine doğru hamle yapıyor. Nasıl yapıyor? İlkeleri var mı? İnançları? Bizim var mı ki, parlamentoya yolladığımız kişiden bekleyelim?  

Bir daha soralım o zaman, başladığımız yeri unutmamak için;  

“Hangi partiye oy vereceğinizi biliyor musunuz ve neden o partiyi seçiyorsunuz?”  

“Ya, hocam sen ne diyorsun?” 

*** 

Yılbaşında amcam by-pass ameliyatı oldu. Biz de ailece ziyarete gittik. Biraz sonra yengemin yeğenleri geldi. Oradan buradan konuşurken, konu iş çıkışı benim servis beklerken yakınlardaki bir kitapçıda zaman geçirdiğime geldi. Çok sevgili, üçüncü dereceden kuzenim, bana büyük bir şaşkınlıkla tepki verdi.  

“Sen ne yapıyorsun orada kitaplarla, yahu?”  

Okumuyoruz. Bu nedenle, “hocam sen ne diyorsun,” diyen arkadaşa da “okuma, canını sıkma” diyorum; hatırla sevgili! 

*** 

Sistem bizi siyasetten uzaklaştırmaya doğru götürüyor. Neden? Çünkü 12 Eylül öncesi diye yaratılmış, bütün topluma deli gömleği giydirilmiş bir sendrom var ülkemizde. Herkes 12 Eylül öncesine dönmekten korkuyor, belki ölmek bile bizi bu kadar korkutmuyor.  

Nazi Almanyası’nın bombaladığı ve bir sürü insanlık trajedisine yol açan, bugün bir benzerinin Irak’ta yaşandığı, Guernica’yı anlatan “Guernica” isimli eseri yapan Picasso tablonun önünde ya da belki de onu gösteren bir derginin olduğu masada bir Nazi subayı ile karşılaşmış. Nazi subayı, bakmış tabloya. Bir sürü kübik formda, anlaşılması güç imgeler yığınının içinden çıkamamış.  

“Bunu siz mi yaptınız, bayım?” diye sormuş.  

Picasso da hemen cevap vermiş: 

“Hayır siz yaptınız!” 

1980 ihtilalinin güçlü generali, günümüzün ton ton dedesi, “emekli” ressamı da aynı tabloya gülerek bakıp şöyle bir cümle kurmuştu.  

“Bunu ben de yaparım, ne var ki bunda?”

O günlere ve geldiğimiz bu günlere baktığımızda bu ton ton dedeye siz ne cevap verirdiniz? Cevabınız Picasso’nunki ile paralellikler taşır mıydı? 

“Siz daha da iyisini yapabilirsiniz, paşam!” gibisinden...  

12 Eylül öncesinde politik, ne istediğini öyle ya da bilen, hiç değilse sorgulayan, Sn Ecevit’e bile “bu düzen değişmelidir” dedirten hareketli ve farkında bir gençlik, güçlü halk tabanı vardı. 12 Eylül bir balyoz gibi indi herkesin üzerine. Geçen ay darbeler üzerine yeterince konuşmuştuk, daha fazla uzatmıyoruz.  

Aradan 27 yıl geçtikten sonra o günleri anlatan, bir Guernica benzeri tablonun yapılmamış olduğunu büyük bir üzüntüyle fark ediyoruz. Neden? Aydın Olgusu isimli yazımızda da bunu uzun uzun yazdık.  

Picassolar yetiştiremeyenler bugün hangi partiye oy vereceğim diye şaşkın şaşkın dolanır dururlar.  

Haksızlık etmeyelim, kuşkusuz bugün 22 Temmuz’da hani partiye oy atacağımız da öyle ya da böyle bellidir.  

Ama bu seçimlerin gerisinde duran içsel süreçler çok ilginç.  

Kimimiz mağdur oldular diyerek sandığa gidip X partisine oy atacak, kimimiz kurulu düzeni değiştirecekler korkusu ile, aslında liderlerini hiç de sevmediği Y partisine destek olacak.  

Duygusal bir milletiz. Sosyolojik olarak anlaşılması neredeyse imkansız tepkiler veriyoruz.  

Az kaldı, bitiriyorum... 

1999 yılında hangi güçlü politikalarına, seçim bildirisine ve parti programına güvenilerek; hayatının son dönemine girmiş Ecevit’in DSP’ne % 22,19 oy verildi ve CHP % 8,71’le meclis dışında bırakıldı da, bundan tam üç yıl sonra, Başbakan Ecevit’e karşı her türlü gayri ahlaki yöntemler kullanılarak, aylarca gazete sayfalarında, “Aydın Olgusu” isimli yazıda profilini çizdiğimiz bir grup yazar çizerin “git artık” propagandaları eşliğinde, bir çeşit sivil darbe yoluyla, 2002 yılında bu sefer CHP’ye % 19, 41 oy verip, DSP’yi sandığa gömme suretiyle % 1.22’lik kundaklamanın siyaset bilimi ve sosyolojinin alışılagelmiş yöntemleri ile açıklanacak bildiğimiz bir yorumu var mıdır?  

Bu neresinden bakılırsa bakılsın her anlamda acz içinde olduğumuzun göstergesidir.  

Bugün X ya da Y partisine giden oyların iki sene sonra bir Z partisine gitmeyeceğinin garantisi var mıdır?  

Demokrasi dediğimiz şey en başta seçim yapma özgürlüdür, en çok bunu biliyoruz zaten ve sadece bununla yetiniyoruz.  

Kuşkusuz dünyada da benzer bir apolitize olma süreci yaşanıyor. Ama hiçbir ülkede Türkiye’de olduğu kadar savrulmalar yaşanmamaktadır. 

Bunun sorumlusu biziz. Seçim yapma özgürlüğünün içeriğini hiç bilmedik, bunu yeterince sorgulamadık. Bilmek için neyi seçtiğimizin ve nasıl seçtiğimizin farkında olmak gerekiyor. Bunun için de nasıl her sene düzenli olarak hayatımızla ilgili plan, programlar yapıyoruz, yine hayatımızı yakından ilgilendiren siyasete dair de sürekli düzenlemelerde bulunmalıyız. Onunla organik bağımızın kopmasına izin vermemeliyiz.  

Yoksa bir süre sonra siyaset dediğimiz şey Roma’da ve eski Yunan sitelerinde olduğu gibi bir grup seçkin senatörün eline kalacak.  

O zaman da “biz neden köle olduk, şimdi?” diye sormamak gerek.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Uzay Gökerman 1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor. Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale, araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor. İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.

Detaylı bilgi


HABERLER

 

 

Mars'taki İnsan Yüzü


Hangi Partiye Oy Vereceğim?


22 Temmuz Seçim Tahminleri


Karamela Sepeti


Politika Pazarı


Ölüdoğan Bir Demokrasi Denemesi


Zamanya


Aşırı Sıcaklarda Kalp Krizi Riski


Sıcak Havalara Dikkat!


Ölümün Ardından


Ağrı Dağı Neden Bu Kadar Çekici?


Akupunkturun Bilinmeyenleri


İstiklal’in Sanat Dolu Sokakları


Dilimiz, En Büyük Zenginliğimiz!


Costa Brava


Sağlığınız Tehlikede Olabilir!


Ölümsüz Ölümler


Küresel Isınmanın Kanıtları


Yurtdışındaki Okullarda Artan Şiddet 

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

 

Burcu Akar

Gerçek Kimliğimiz "Tanrısallık"


Zuhal Keresteci

Geleceğime Dikilen Umutlar


Hale Karaarslan

Coşkuda olmak 


Rüya Yüksel Ersavcı 

Cehenneme Giden Yol İyilik Taşlarıyla Döşelidir


Buse Doğan

Karanfil Kokusu Kalır 


Didem Çivici

Cennetimin Kapıları


Dr. Levent Atlaş

Yıldızlar Yalnız Gezer


Volkan Burnaz

Just Help Me Save Padmé’s Life


Didem Çivici

Let it Be 


Didem Çivici

Ruhun Yolculuğu-2

 

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  18 Agustos 2008 TSİ 01:00