|
Yazar: Uzay Gökerman
Köşe Yazısı - Politika, İstanbul
Demokrasi
sürecinde;
Darbelerin
Ürettiği Şartlı Refleksler
Cumhurbaşkanlığı seçim
sürecinin milletvekili genel seçimine dönüştüğü haraketli ve
hararetli “demokrasi” günleri yaşıyoruz. Son iyi aydır
herkesin ağzından demokrasi kelimesi eksik olmuyor, bir süre
daha bunu duymayı ve konuşmayı sürdüreceğiz. Ben, bunu çok büyük
bir zenginlik olarak görüyorum. Tartışmanın, konuşmanın, fikir
alış verişinde olmanın; hatta eylemde bulunmanın yaşam içinde
bir karşılığı vardır. Bu nedenle hayatta karşılığı olan bir şey
yapmak, bırakabilmek için düşünmek, konuşmak, tartışmak ve
eylemde bulunmak gerekiyor.
Gündem gereği bugün demokrasi
kavramını darbe kültürü ile birlikte biraz daha fazla düşünmemiz
gerekiyor.
Nisan ayının hemen başında,
cumhurbaşkanlığı seçimi ile
ilgili yorumumuzda, sonucu ne olursa olsun, meclis dahilinde
kalındığı sürece bir kazanım olacağını söylemiştik. Sürecin
meclis tarafından değil de, çok küçük bir azınlık tarafından
yönetilmeye çalışılması ve seçimin anayasa mahkemesine
gitmesiyle de hemen vurgumuzu yapıp,
meclis dışına taşan, millet
iradesinin zayıflatıldığı seçimin artık bu meclis tarafından
yapılamayacağını söylemiştik. Tam 27 nisan gecesi, yazımı
dergiye geçtiğim dakikalarda Genelkurmay
Başkanlığı’nın internet
sitesinden bir “e-açıklama/duyuru” yapıldı. Bu açıklama
kimileri için bir muhtıra, kimileri için de rejimi rahatlatan
bir balans ayarıydı.
Türkiye’nin demokrasi
hafızası askerden gelen her tepki için ister istemez (şartlı)
bir refleks verir. Tarihi geriye dönerek düşünenlerin, darbeler
için yaptığı başlıca yorum, geciken seçimler nedeniyle yaratılan
kargaşa ortamlarının darbeleri hazırlayan en büyük etken
olduğunu söylemiştir.
“60 Darbesi önlenebilir
miydi?” sorusuna;
“Evet, iktidar öyle ya da
böyle yükselen toplumsal muhalefetin ne söylemeye çalıştığını
dinleseydi; ve Nisan sonunda erken seçim kararı almış olsaydı,
27 Mayıs
darbesi yaşanmamış olacaktı.” cevabı verilir,
genellikle. Üstelik bu yoruma o günlerde iktidarda olan ve
darbeyi yemiş olan eski Demokrat Partililer de çoğunlukla
katılırlar.
27 Mayıs demokrasimiz
açısından çok önemli bir köşe taşıdır. Demokrat Parti, o kriz
günlerini iyi yönetebilmiş olsaydı, bugün belki bambaşka bir
Türkiye’de yaşıyor olacaktık?
Kuşkusuz tarihin işleyişini
böylesi formel yöntemlerle kurgulamak çok da doğru
değildir. Yani, DP Nisan’60 tarihinde erken seçim kararı almış
olsaydı da, kafasına bir şekilde darbe yapma fikrini koymuş
olanlar belki de 1961-62 yılında yeni meclisi fesh edecek bir
süreci başlatacaklardı.
Yakın tarihlerde Akdeniz’in
kuzeyindeki İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da da benzer askeri
rejimler vardı ve hatta oradaki uygulamalar Türkiye’dekinden çok
daha antidemokratikti, diyebiliriz.
1945 ile 1990 arasındaki
dönem dünyada “küresel” olarak bir “darbeler çağı”
olarak da adlandırılabilir. Elbette spontane bir oluşum değildi;
özellikle Amerika’nın bütün bu darbeleri özellikle planlamış ve
uygulamış, kullanmış olduğunu, o darbelerin içinde olup da daha
sonra bir şekilde itirafta bulunmuş, yine Amerikalı
“aktörlerden” dinleyebiliyor, okuyabiliyoruz; anlıyoruz,
anlamlandırıyoruz.
Peki, Avrupa’da bu adını
saydığımız dört ülkeyi ortak payda altına alabileceğimiz bir
karakteristik özelliği var mıydı?
Bunun cevabına evet
dememizi kolaylaştıracak bir çok neden var. Türkiye için 1980
darbesi oluncaya kadar, yani 1960’a bakarak bunu anlamamız kolay
değildir; bizdeki toparlanma
sürecinin çok uzun sürmesinin
elbette maddi bir temeli ya da daha doğrusu temelsizliği;
altyapı eksikliği vardır.
İspanya, Portekiz ve
Yunanistan’daki cunta ya da diktatör rejimlerinin yıkılmasından
sonra bir anda normalleşerek Avrupa Birliği üyesi olmaları bize
tam bir demokrasi zaferi gibi gözüküyor olabilir.
Demokrasi dediğimiz şey ya da
Avrupa Birliği nedir? Bunun cevabını dolandırarak hep veriyoruz;
arşivlerimizde saklıdır;
küresel piyasa ekonomisinin iyi işlemesi, liberalizmdir.
Kuşkusuz burada biraz da vulger bir indirgemecilik de
vardır; Avrupa’nın demokratik kazanımlarını asla yok sayıyor
değiliz. Ama bu üç Akdeniz ülkesinin aynı zamanda solun etkili
ve etkin muhalefetine sahip, güçlü hareketlere sahip yerler
oluşunun, askeri darbeler dikta rejimleri ile kesişmesini
sadece oraya “özgül” koşullar olarak rastlantısallaştıramayız.
En azından ülkemizde 1960 ile
80 arasında yükselen benzer hareketin, yine darbe ile
kesildiğine şahit olduktan sonra.
İspanya, Portekiz dikta
rejimleri, Yunanistan cuntası ve eklememiz gerekir Türkiye’deki
son 1980 darbesinin sonuçlarını iyi tahlil etmeden bu süreçleri
anlamamız; ya da neye karşı yapıldığı sorusunun cevabını tam
verebilmek mümkün değildir.
Türkiye’deki bütün darbelere
baktığımızda, hep sağa karşı yapılmış olduğunu görüyoruz. Sağın
ve solun ne olduğunu bu ülkede tam olarak anlayan, bilen var mı,
sorusunu da bir başka yazının konusu olarak burada
“tohumlaştırıyorum.”
Sağa karşı yapılan darbelerin
çok daha güçlü sağ iktidarlara dönüşmesinin de tam bir
fenomen olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de halk
tarafından “güvenirliği tartışmasız olarak kabul gören
kurumların başında gelen genelkurmay başkanlığının” zaman
içinde yapmış olduğu rejim müdahalelerine rağmen halkımız
sandıkta yine kendi refleksi ile bildiği tercihleri
yapmayı sürdürmektedir.
Çok uzağa gitmeye gerek yok,
28 Şubat sürecinin Türkiye’de AKP iktidarına dönüştüğünü bugün
herkes paylaşıyor.
O zaman burada garip bir “şartlı
refleks hali” var.
Şimdi güncel olana dönüyor;
başta sorduğumuz soruyu bu sefer aynı mantık içinde yineliyoruz.
“27 Nisan e-açıklaması bir
çeşit darbe midir ve önlenebilir miydi?”
Kuşkusuz bu sorunun daha
doğru cevabını verebilmek için tarihe bir kaç on sene sonra,
oradan bakabilmek gerekiyor.
Bir giriş olarak başladığımız
bu tartışma sürecini bitirirken son bir kaç şey söyleyelim.
Cumhurbaşkanlığı seçim
sürecinin iktidar tarafından iyi yönetilmediğini söylemiştik.
Özellikle meydanlardan yükselen güçlü, gür ve demokrasi
tarihimiz/geleneğimiz açısından da fazlasıyla kalabalık denecek
sese kulağını kapatarak, kendi tercihlerini tartışmasız kabul
ettirmeye çalışmasının sonucu, muhalefet daha da sertleşmiş,
özellikle kendi adayını belirledikten sonra ortamın uzlaşma
yoluyla gevşetilmeye çalışılması sonuçsuz kalmıştır. Oysa bu
süreç bir kaç hafta öncesinde açık olarak yapılabilirdi. Bu
sürecin “demokratik” olarak işletildiğini söyleyebilmemiz mümkün
değildir.
Demokrasinin belirli
anlamlarda askıya alınması ya da demokratik teammüllere aykırı
tutum ve davranışların, istenmeyen sonuçlara yol açması eşyanın
tabiatına uygundur; özellikle Türkiye gibi ülkelerde.
“E-açıklama”nın bir muhtıra
değeri taşıyıp taşımadığını burada tartışmaya açmıyorum, ama
askerin düşüncesini bu şekilde iletme yolu seçmesi, toplumun
çeşitli katmanlarında, önceden de tahmin edilebilecek, bir
refleks geliştirdi; ne oluyoruz? sorusunu sordurdu.
Sonrasında, işleyen normal
süreç durdu, belki yıpranmasın kaygısı ile gizli tutulan
cumhurbaşkanı adayımız bir anda ortada kaldı; anayasa
mahkemesinin de ilk seçimi iptal edişi ile Türkiye şu an içinde
bulunduğumuz ve bizim de uygun gördüğümüz seçim sürecine girmiş
oldu.
Bu kadar gürültü patırtıya
gerek var mıydı? Öncesinde bu görülebilir, önlem alınabilir,
engellenebilir miydi?
Bunun cevabını 22 Temmuz 2007
Pazar gecesi saat 21:00’de daha iyi görebileceğiz.
Öncekiler gibi, e-açıklamanın
hemen muhtıra addedilmesiyle girilen bu seçim sürecinin sonunda
eğer iktidar partisi oy oranını koruyarak, hatta arttırarak
çıkarsa başka bir şey düşüneceğiz, tartışacağız; mevcut görünüme
göre beklenenden farklı bir sonuç çıkarsa bambaşka şeyler...
İşte o zaman belki de
iktidarın cumhurbaşkanlığı seçimini iyi yönetemediği yönündeki
düşüncemiz tam tersine dönüşedebilir...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|