Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazar: Uzay Gökerman

Köşe Yazısı - Politika, İstanbul

Demokrasi sürecinde;

Darbelerin Ürettiği Şartlı Refleksler

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin milletvekili genel seçimine dönüştüğü haraketli ve hararetli “demokrasi” günleri yaşıyoruz. Son iyi aydır herkesin ağzından demokrasi kelimesi eksik olmuyor, bir süre daha bunu duymayı ve konuşmayı sürdüreceğiz. Ben, bunu çok büyük bir zenginlik olarak görüyorum. Tartışmanın, konuşmanın, fikir alış verişinde olmanın; hatta eylemde bulunmanın yaşam içinde bir karşılığı vardır. Bu nedenle hayatta karşılığı olan bir şey yapmak, bırakabilmek için düşünmek, konuşmak, tartışmak ve eylemde bulunmak gerekiyor.

Gündem gereği bugün demokrasi kavramını darbe kültürü ile birlikte biraz daha fazla düşünmemiz gerekiyor.

Nisan ayının hemen başında, cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili yorumumuzda, sonucu ne olursa olsun, meclis dahilinde kalındığı sürece bir kazanım olacağını söylemiştik. Sürecin meclis tarafından değil de, çok küçük bir azınlık tarafından yönetilmeye çalışılması ve seçimin anayasa mahkemesine gitmesiyle de hemen vurgumuzu yapıp, meclis dışına taşan, millet iradesinin zayıflatıldığı seçimin artık bu meclis tarafından yapılamayacağını söylemiştik. Tam 27 nisan gecesi, yazımı dergiye geçtiğim dakikalarda Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden bir “e-açıklama/duyuru” yapıldı. Bu açıklama kimileri için bir muhtıra, kimileri için de rejimi rahatlatan bir balans ayarıydı.

Türkiye’nin demokrasi hafızası askerden gelen her tepki için ister istemez (şartlı) bir refleks verir. Tarihi geriye dönerek düşünenlerin, darbeler için yaptığı başlıca yorum, geciken seçimler nedeniyle yaratılan kargaşa ortamlarının darbeleri hazırlayan en büyük etken olduğunu söylemiştir.

“60 Darbesi önlenebilir miydi?” sorusuna;

“Evet, iktidar öyle ya da böyle yükselen toplumsal muhalefetin ne söylemeye çalıştığını dinleseydi; ve Nisan sonunda erken seçim kararı almış olsaydı, 27 Mayıs darbesi yaşanmamış olacaktı.” cevabı verilir, genellikle. Üstelik bu yoruma o günlerde iktidarda olan ve darbeyi yemiş olan eski Demokrat Partililer de çoğunlukla katılırlar.

27 Mayıs demokrasimiz açısından çok önemli bir köşe taşıdır. Demokrat Parti, o kriz günlerini iyi yönetebilmiş olsaydı, bugün belki bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık?

Kuşkusuz tarihin işleyişini böylesi formel yöntemlerle kurgulamak çok da doğru değildir. Yani, DP Nisan’60 tarihinde erken seçim kararı almış olsaydı da, kafasına bir şekilde darbe yapma fikrini koymuş olanlar belki de 1961-62 yılında yeni meclisi fesh edecek bir süreci başlatacaklardı.

Yakın tarihlerde Akdeniz’in kuzeyindeki İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da da benzer askeri rejimler vardı ve hatta oradaki uygulamalar Türkiye’dekinden çok daha antidemokratikti, diyebiliriz.

1945 ile 1990 arasındaki dönem dünyada “küresel” olarak bir “darbeler çağı” olarak da adlandırılabilir. Elbette spontane bir oluşum değildi; özellikle Amerika’nın bütün bu darbeleri özellikle planlamış ve uygulamış, kullanmış olduğunu, o darbelerin içinde olup da daha sonra bir şekilde itirafta bulunmuş, yine Amerikalı “aktörlerden” dinleyebiliyor, okuyabiliyoruz; anlıyoruz, anlamlandırıyoruz.

Peki, Avrupa’da bu adını saydığımız dört ülkeyi ortak payda altına alabileceğimiz bir karakteristik özelliği var mıydı?

Bunun cevabına evet dememizi kolaylaştıracak bir çok neden var. Türkiye için 1980 darbesi oluncaya kadar, yani 1960’a bakarak bunu anlamamız kolay değildir; bizdeki toparlanma sürecinin çok uzun sürmesinin elbette maddi bir temeli ya da daha doğrusu temelsizliği; altyapı eksikliği vardır.

İspanya, Portekiz ve Yunanistan’daki cunta ya da diktatör rejimlerinin yıkılmasından sonra bir anda normalleşerek Avrupa Birliği üyesi olmaları bize tam bir demokrasi zaferi gibi gözüküyor olabilir.

Demokrasi dediğimiz şey ya da Avrupa Birliği nedir? Bunun cevabını dolandırarak hep veriyoruz; arşivlerimizde saklıdır; küresel piyasa ekonomisinin iyi işlemesi, liberalizmdir. Kuşkusuz burada biraz da vulger bir indirgemecilik de vardır; Avrupa’nın demokratik kazanımlarını asla yok sayıyor değiliz. Ama bu üç Akdeniz ülkesinin aynı zamanda solun etkili ve etkin muhalefetine sahip, güçlü hareketlere sahip yerler oluşunun, askeri darbeler dikta rejimleri ile  kesişmesini sadece oraya “özgül” koşullar olarak rastlantısallaştıramayız.

En azından ülkemizde 1960 ile 80 arasında yükselen benzer hareketin, yine darbe ile kesildiğine şahit olduktan sonra.

İspanya, Portekiz dikta rejimleri, Yunanistan cuntası ve eklememiz gerekir Türkiye’deki son 1980 darbesinin sonuçlarını iyi tahlil etmeden bu süreçleri anlamamız; ya da neye karşı yapıldığı sorusunun cevabını tam verebilmek mümkün değildir.

Türkiye’deki bütün darbelere baktığımızda, hep sağa karşı yapılmış olduğunu görüyoruz. Sağın ve solun ne olduğunu bu ülkede tam olarak anlayan, bilen var mı, sorusunu da bir başka yazının konusu olarak burada “tohumlaştırıyorum.”  

Sağa karşı yapılan darbelerin çok daha güçlü sağ iktidarlara dönüşmesinin de tam bir fenomen olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de halk tarafından “güvenirliği tartışmasız olarak kabul gören kurumların başında gelen genelkurmay başkanlığının” zaman içinde yapmış olduğu rejim müdahalelerine rağmen halkımız sandıkta yine kendi refleksi ile bildiği tercihleri yapmayı sürdürmektedir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, 28 Şubat sürecinin Türkiye’de AKP iktidarına dönüştüğünü bugün herkes paylaşıyor.

O zaman burada garip bir şartlı refleks hali” var.

Şimdi güncel olana dönüyor; başta sorduğumuz soruyu bu sefer aynı mantık içinde yineliyoruz.  

“27 Nisan e-açıklaması bir çeşit darbe midir ve önlenebilir miydi?”

Kuşkusuz bu sorunun daha doğru cevabını verebilmek için tarihe bir kaç on sene sonra, oradan bakabilmek gerekiyor.

Bir giriş olarak başladığımız bu tartışma sürecini bitirirken son bir kaç şey söyleyelim.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin iktidar tarafından iyi yönetilmediğini söylemiştik. Özellikle meydanlardan yükselen güçlü, gür ve demokrasi tarihimiz/geleneğimiz açısından da fazlasıyla kalabalık denecek sese kulağını kapatarak, kendi tercihlerini tartışmasız kabul ettirmeye çalışmasının sonucu, muhalefet daha da sertleşmiş, özellikle kendi adayını belirledikten sonra ortamın uzlaşma yoluyla gevşetilmeye çalışılması sonuçsuz kalmıştır. Oysa bu süreç bir kaç hafta öncesinde açık olarak yapılabilirdi. Bu sürecin “demokratik” olarak işletildiğini söyleyebilmemiz mümkün değildir.

Demokrasinin belirli anlamlarda askıya alınması ya da demokratik teammüllere aykırı tutum ve davranışların, istenmeyen sonuçlara yol açması eşyanın tabiatına uygundur; özellikle Türkiye gibi ülkelerde.

“E-açıklama”nın bir muhtıra değeri taşıyıp taşımadığını burada tartışmaya açmıyorum, ama askerin düşüncesini bu şekilde iletme yolu seçmesi, toplumun çeşitli katmanlarında, önceden de tahmin edilebilecek, bir refleks geliştirdi; ne oluyoruz? sorusunu sordurdu.

Sonrasında, işleyen normal süreç durdu, belki yıpranmasın kaygısı ile gizli tutulan cumhurbaşkanı adayımız bir anda ortada kaldı; anayasa mahkemesinin de ilk seçimi iptal edişi ile Türkiye şu an içinde bulunduğumuz ve bizim de uygun gördüğümüz seçim sürecine girmiş oldu.  

Bu kadar gürültü patırtıya gerek var mıydı? Öncesinde bu görülebilir, önlem alınabilir, engellenebilir miydi?  

Bunun cevabını 22 Temmuz 2007 Pazar gecesi saat 21:00’de daha iyi görebileceğiz.

Öncekiler gibi, e-açıklamanın hemen muhtıra addedilmesiyle girilen bu seçim sürecinin sonunda eğer iktidar partisi oy oranını koruyarak, hatta arttırarak çıkarsa başka bir şey düşüneceğiz, tartışacağız; mevcut görünüme göre beklenenden farklı bir sonuç çıkarsa bambaşka şeyler...

İşte o zaman belki de iktidarın cumhurbaşkanlığı seçimini iyi yönetemediği yönündeki düşüncemiz tam tersine dönüşedebilir...


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Uzay Gökerman 1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor. Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale, araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor. Detaylı bilgi


HABERLER

 

 

Yükselen Yeni Tür; Homo Violents


Her Şeyin Teorisi


İklim Dostu Bir Yaşam


Şifacı Doktor İnci Erkin


Kanser Tedavisinde Akıllı Moleküller


Balinaların Nesli Tehlikede!


İki Kültür Arasında Çocuk Yetiştirmek


Yaratıcı İmgeleme Araştırmaları


Selçuk Erdem: İyi Çocuklar Değiliz Biz!


Okumanın Dinamiği


Nükleer Yayılma


Tiyatro Sporu ve Mahşer-i Cümbüş


Psikiyatrik Suistimalin Bilinmeyen Tarihi


Çocukluk Çağı Sinüzitleri


Barış Kadıköy'deydi 


Merakla Beklenen Seçim Kampanyaları


Tarım ve Hayvancılıkta AB'ye Uyum?


Haydi Türkiye Günde Bir Yumurta


Ayrıştırma


AKM Yıkılsın Mı?

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Uzay Gökerman 

Aydın Olgusu


İdil Soyseçkin

Mayıs Karnesi


Nilay Altın

Sihirli Dokunuşlar 


Burcu Akar

Anne Karnında Başlayan Öğrenilmiş Korkular -I-


Can Duman

Olmak Ya Da Olmamak


Didem Çivici

Her Şey Güzel


Arbil Çelen

Tamam O Zaman


Engin Sezen

Anne Babaların Yapageldikleri Hatalar


Melda Güngül

Ne Yapmalıyım?


Özge Esirgen

Dünya’da Büyümek 


Rüya Yüksel

Sevgiliye Mektup


Özge Gündem

AKM Yıkılırsa Sevgilimi Nerede Bekleyeceğim?


Volkan Burnaz

Burası Ne Kadar Bizsiz


Buse Doğan

Nasıl yani, anlamak için yaşamak, özlemek için yitirmek mi gerekir?


Didem Çivici

Salıncak


Eray Çetinkaya

Zaman Yaşamı Yiyor


Fırat Erdoğan

Kapatılan Köy Enstitüleri ve Açık Olan Okullarımız 

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00