|
Yazar:
Uzay Gökerman
Bilgiye Açılan Yol
“Bilgiye açılan yol
herkese açılmış bir yoldur.” diyor, Paulo Coelho, Pilgrimage - Hac isimli
romanında...
Bundan yıllar önce, içinde bulunduğum
düşünsel yapılanma içindeki ayrışmalar ve ayrılıkların nedenini anlamaya
çalışırken, o dönemin koşullarına ve anlayışına göre oldukça “saf”
bir yaklaşım geliştirip, “birlik” olmaktan, bir araya gelmekten ve
bunun işin doğasından kaynaklandığını tartışmaya, anlatmaya ve yazmaya
çalışmıştım. Elbette bilmediğim gerçekler vardı; ayrı olmanın bir tarihi
vardı. Her şeyi bir anda hazmetmek mümkün değil. Ama insan yeni bir
hareketin, düşüncenin, bilginin ya da her neyse o işte, içine girdiğinde,
heyecandan, hevesten, taşıdığı pozitif enerjiden olacak, iyi olsun, güzel
olsun, hadi olsun, diye düşünüyor.
Saflık bu işte...
Kirlenmemişlik...
Tarih
bize yaşanılan geçmişin bir bakıma kirlenmişliğini anlatıyor. Ne kadar
öğreniyorsak, bir o kadar anlıyoruz ve o kirlenmişlik bizi de içine almaya
başlıyor. Farkındalık dediğimiz, aydınlanma aslında pozitif bir şey
taşımıyor. Çünkü bilmek bizi bir anlamda daha fazla hesap yapar hale
getiriyor.
Bir süre sonra içinizdeki heyecan
bitiyor; dahası kırılıyor. Düzenin içinde ona uyumlu çalışmaya
başlıyorsunuz. Ayrışmalar daha bir anlaşılır oluyor, çünkü yıllar önce
bunların tohumları atılmış, bizden önceki ağabeylerimiz bizlerin bir arada
olamayacağımıza karar vermişlerdi. Ve mutlak suretle de haklıydılar.
Haklılıklar öylesine güzel formülasyonlarla açıklanıyordu ki, sizi bir anda
ait olduğunuz şeye daha bir bağlı hale getiriyordu.
İnsanlığın bölünmesi de buna benzer bir
tarihten geçiyor kuşkusuz. Tabii en derin olanı, güçlü güçsüz üzerine
kuruluyordu. Güçlü olan diğerini kendine hizmet eden haline sokuyor ve bu en
büyük düşmanlığı ortaya koyuyor; yenilen, yenenin kölesi oluyordu. Dünya
nimetlerinden daha fazla yaralanıyor, bütün zenginlikler onun olsun istiyor;
oluyordu da.
İşte
o benim ilk kirlenmişlik deneyimi yaşamaya başladığım sıralarda aklımın bir
türlü kabul edemediği şeylerden bir tanesiydi, bu. Maddi olan birbirini
tamamlayan bir bütünlükteydi. Görebildiğimiz ya da göremediğimiz bütün
nesnel varoluşlar mükemmel bir uyumla bir arada duruyordu, bir tek insan bu
uyumun içinde uyumsuzluk yaratıyordu. Onun içindeki huzursuzluğun bir sebebi
olmalıydı. Benim huzursuzluğumun bir kaynağı olmalıydı.
İdeolojiler sınıfsal ayrılıklara
dayanıyordu çoğunlukla. Ama dinsel ayrılıklardan kaynaklanan büyük kopuşlar
ve kavgalar vardı. Din savaşları. Metaryalizm, düşünsel olanın bütün
kaynağının madde olduğunu ifade ediyordu. Ama bunu kendi açıklamasının
içinde boğup, düşünselliğinin dışında bir açıklamayı da reddediyordu.
Örneğin idealizm kabul edilemezdi, çünkü onun fikriyatı da maddeyi ikincil
yapıyordu.
Yine o yıllarda bu soruna kendimce
cevaplar veriyordum. Bugün de inandığın şeyi yazıyorum şimdi.
Metaryalizmin de idealizmin de insanın
beynindeki fikri üretim sürecinden oluştuğuna kuşku yok ve insan beyni bütün
gerçekliği kendi içinde dönüştürebilme, yorumlama yeteneğine sahiptir. Her
iki başlangıç da kendi içinde doğru ve sonsuza kadar haklıdır.
Bugün
ben hâlâ maddi varoluşun varlığına inanıyorum. Ama onun yanı sıra bir başka
gerçeklik daha olmalı. Hani yukarıda dedik ya; insanı maddi mükemmelik
içinde uyumsuz hale getiren, bir huzursuz yapısı var. Bu nokta önemli. Çünkü
yıllarca bir cevap bulmaya çalıştım.
“Bilgiye açılan kapı
herkese açılmış bir kapıdır.”
Şimdi aynı yerdeyiz demek ki? Bilginin
sonsuz bir kaynağı var. Aklımızın ise bir sınırı... Bilgi bizim kavramakta
zorluk çekeceğimiz bir boyuttan geliyor. Evet bu anlamda bilgiye mistik, ya
da metafizik bir tanımlama vermekten hoşlanıyorum. Elbette bu benim tercihim
olan bir şey değil ama bana açılan kapıdan bu şekilde girip, algılıyorum. Bu
şekilde algılıyorsam o zaman bilginin böylesi bir boyutu olduğunu da bilmem
gerekiyor; aynen yanımdaki arkadaşımın başka bir kapıyı seçtiği ve farklı
bir şeyi söylemesindeki ayrışmanın da aynı yerden sebeplenmesi gibi.
Şimdi girişte yaptığım alıntıyla
oynayacağım biraz. Benim huzursuzluğum sebebi nedir? Mutsuzluk ve fazlasıyla
da tatminsizlik. Bir başka şekilde düşünürsek de, gelirken anlattığımız şey;
bir başkasının varlığına ya da düşüncesine tahammül edememek. Ya da onun
sahip olduğu şeyi kıskanmak. Eksik olduğunu hissetmek. Sevememek,
sevilmemek; ki bu saydığımız şeylerin bir sonucu oluverir.
Mutluluğa açılan yol,
herkese açılan yoldur, demek istiyorum.
Eksiklik
duyduğum her şeyi, aslında yanımdaki tamamlıyor. Her şeye sahip olamam.
Bundan
bir kaç yıl önce, bir dönem yoldaşlık yaptığımız bir arkadaşımla telefonda
konuşuyorduk. Daha fazla para kazanmak istiyordu. Hep biraz daha fazla. Ne
yapacağını sormuştum, kendisine. Bir ev alacağını söylemişti, sonra? Bir
tane daha, yazlık. Sonra diye devam etti sohbetimiz. Bir tane daha diyerek
sürdürdü. Sonra arabaya geçti. Arabalar alacaktı daha fazla kazandıkça.
Süreki kazanmak ve sürekli de harcamaktan söz ediyordu. Düşüncesinde bir
tutarsızlık yoktu. Arzusu buydu. İçindeki boşluk öylesine büyüktü ki,
doldurmaya ancak evler arabalar ve daha başka şeyler gerekiyordu. Ve yine de
dolmuyordu. Paylaşmak aklına bile gelmiyordu.
Oysa yıllar önce paylaşmaktan, hakça
bölüşmekten söz ediyorduk. Bu düşünce o zaman yanlış mıydı? Hayır! Biz ona
inanmış mıydık? Evet. Peki sorun neredeydi?
Bir yol üzerindeyiz. Yürüyoruz; zaman
zaman koşuyoruz; duruyoruz, seyrediyoruz... Bir sürü şey yapıyoruz. Doğum
ile ölüm arasındaki boşluğu dolduruyoruz. Her iki yer aslında tek bir
kaynak. Çırılçıplak gelip, çırılçıplak geri dö nüyoruz;
yeniden doğmak üzere. Bedenimizin ve ruhumuzun bir kapasitesi var. Sahip
olabilmenin de öyle. Baharın ilk gününde açan mimoza ağaçlarının hepsine
sahip olmak isterim, ben. En büyük hayalimdir. Mümkün mü? Hayır. Aslında onu
ağacında izlemek çok daha büyük mutluluk.
Yol üzerinde yürüyor olmak en büyük
mutluluk olmalı. Dünyamız, içinde bulunduğu uzayla birlikte çok ama çok
güzel. Ve mutluluğa açılan yolun hepimze açıldığını bilmek de öyle. O yolun
hepimizin ortak yolu olduğunu ve ortaklaşa güzelleştirdiğimizi, yürünebilir
yol haline getirdiğimizi fark etmek de...
İstanbul içinde yürünmesi gereken
yollardan bir tenesi olan Aya Yorgi tırmanışını, yüzyıllarca ne kadar çok
insanın yaptığını, o yolun bir anlamda bu yürüyüşlerin bıraktığı izden
oluştuğunu, her yolun bize bırakılmış bir miras olduğunu bilmek beni bir
anlamda sarhoş ediyor.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|