|
Yazar:
Uzay Gökerman
Kapak Yazısı, İstanbul
Marmara’nın Altı
Çatırdıyor!
İstanbul, din
kitaplarında tarif edilen ve eninde sonunda yaşanacak olan kıyameti bekler
gibi kaderine razı olmuş bir havada bekliyor yaklaşan depremini.
Türkiye’nin neredeyse % 30’una denk gelen
bir popülasyonun toplandığı, sanayi tesislerinin ve yönetim merkezlerinin
bulunduğu bir coğrafyadan söz ediyoruz. Ankara başkent ama İstanbul
neredeyse ülkenin kalbi ve bugünlerde çarpıntısı var.
Nasıl
olmasın ki?
17 Ağustos 1999 depremi geçtiğimiz
yüzyılın en büyük yer sarsıntılarından ve felaketlerinden bir tanesi, belki
de sonuncusuydu. Bu coğrafyadaki herkes 45 saniye süren o dehşet anını
tecrübe ederek yaşadı. Resmi verilere göre 24 bin ölü vardı; kayıpların
hesabını kimse bilmiyor belki de.
Çalışmakta olduğum kuruma benden önce
girmiş olan; ve “o an” Gölcük’te bulunan, ölüp ölmediği halen bilinmeyen,
aynı üniversiteden mezun olduğumuz, tiyatrocu, Şehir Tiyatrolarında oynanmış
Metro Canavarı isimli oyunun yazarı, elektrik mühendisi Gürkan Gür’ün
hatırasını burada saygıyla anmak istiyorum. Onun adı hâlâ kayıp listesinde.
(1)
Herkesin
yaşadıkları o kadar taze ki...
Yakınlarımızda bir yerlerde olan en küçük
sarsıntıda acaba geliyor mu diye irkiliyoruz. Sonra yaşamamızı kolaylaştıran
o “hafıza-i beşer nisyan ile malûldür” fenomeni tekrardan ortaya
çıkıyor, belki de çok daha büyük bir travmadan bizi koruyor.
20 ve 24 Ekim tarihlerinde dört gün
arayla Manyas Kuş Cenneti ile Gemlik Körfezi’nde olan 5,2’lik peş peşe gelen
depremin ardından bilim insanları yeniden ekranlarda boy göstermeye
başladılar. Artık söylemler eskisi kadar sakinleştirici de değil.
Prof.
Naci Görür, “Marmara’nın altı çatırdıyor!” diyerek yüreğimizi yangın
yerine çevirirken; Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu, “Evet, ayak sesleridir!”
demekten kendini alamıyor. (2)
Hatta Naci Görür hocamız, çıkmış olduğu
bir TV haber bülteninde; “önümüzdeki 30 yıl içinde deprem olma ihtimali
artık % 66’nın da üzerine çıkmıştır” ifadesini cesurca itiraf etmiştir.
Artık bu kadar yaklaşmış olan ve bilim dünyasının merakla beklediği bu doğa
olayına ne kadar hazırlıklıyız, bu konuda tam da bilgi sahibi değiliz. En
başta şahıs olarak kendimiz ne türden senaryolar kuruyoruz? Bunu daha fazla
sormanın zamanıdır.
Türkiye,
çarpık gelişmenin enteresan bir imgesidir. Elimizi atacağımız her yerde
yüzlerce bunun örneklerini gösterebiliriz. İstanbul da büyük bir metropol.
Tarihsel bir kimliği var. Biz onu sanayinin, yani kapitalizmin başkenti
yaptık. Önce tamamen kirlettik, gecekondulaştırdık, fazlasıyla
kalabalıklaştırdık. Şimdi elimizde kısa sürede çözülmesi neredeyse olanaksız
büyük bir çapraşıklık var. Naci Görür diyor ki, “şu an bile deprem
olabilir, otuz yıl bizim iyimser bir ön görümüzdür.” Bu durumda zaten
kaderimize razı olmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok.
Malum Türkiye’nin
birçok sorunu var
Örneğin eğitim. Ben ilkokula giderken de
sorundu, bugün hâlâ çözülmesi ivedilikle beklenen sorun. Sorun dediğimiz şey
sanki bizde kristalleşiyor; daha sonra da totem haline geliyor. Oysa, 2001
yılındaki bir krizle ülkemiz onlarca yılda kazandıklarını bir gecede
kaybettiği tecrübesindeki gibi, bazı şeyleri “ertelemeyi” göze alıp,
öncelikler sağlanabilir. Türkiye’nin her konuda bir önceliği var, kuşkusuz.
Ama eğitim dediğimiz şey ertelenebilir mi?
Türkiye’nin
“müteahhitleri” dünyanın her tarafında inşaat yapıyor; adı “taşerondur”
aslında. Bu sektörün milyarlarca dolar da cirosu var. Kime fayda? Önce
Japonya örneğine şahit olduk, şimdi Çin ve Hindistan, büyük bir teknoloji
devi olmaya hazırlanıyorlar. Onların gelişim süreçleriyle bizimki neredeyse
eşzamanlıdır.
Onlar nerede biz
neredeyiz?
Bir teknoloji üretebildiğimizi
söyleyebilir miyiz? Bu kadar büyük bir inşaat sektörüne sahip bir ülke hâlâ
kalıp sistemini yabancılardan ithal ediyor desek, bu bir ayıp değil midir?
İnşaatta bu kadar isim yapmış bir ülkenin “dünya inşaat sektörüne” bu alanda
kazandırmış olduğu tek bir teknolojiden söz etmemiz mümkün mü?
O
kadar çok önceliğimiz var ki, sıraya sokmasını bilmemediğimizden böyle
çarpık bir süreci devam ettiriyoruz. Eğitim için, o çok övünülen 80’li
yılların içinde on yıllık bir yatırım programı açılsaydı, bugün Türkiye
başka yerde olurdu. Biz o on yılları sürekli ertelemekle, “önümüzde eğitim
sorunu var demekle,” Siyaset Meydanları düzenlemeyi kendimize iş biliyoruz.
Uğur Dündarlar, Ali Kırcalar gidiyor, yerlerine Can Dündarlar geliyor, ama
konuşulan şey hiç değişmiyor.
Marmara’yı bekleyen deprem için alınması
gereken önlemler ve yatırımlar da böyle bir bekleyişin ürünü olmayı
sürdürüyor. On yıl içinde deprem olmasa bile biz on yıl sonra aynı bilim
adamlarını veya onların yetiştirdiği öğrencilerini ekrana çıkarıp
konuşturmayı sürdüreceğiz.
Bu
kısır döngüden çıkabilmek için öncelikle “anlayışımızı” değiştirmemiz
gerekiyor elbette.
Deprem bu kadar kapıya dayanmışken
İstanbul ve çevresindeki mücavir alanın rehabilite edilmesi kaçınılmazdır.
Mutlaka bir şeyler yapılmaktadır. Fakat yapılmayanların toplamı bile ifade
edilen ölçekteki bir felakette ülkemiz adına trajedi olmaya yetecektir.
Karanti bölgesi olarak adlandırılan
bölgedeki senaryoların yaşayanlar tarafından iyice bilinmesi, hatta
ezberletilmesi, kargaşayı önleyecektir.
Küçük bir örnek vereceğim.1999
Depreminde, İzmit’teki bir göçüğün başında yaşadığımız sıkıntı, tam olarak
ne yapacağımızı bilmemekti. Elimizde küçük el aleti
dediğimiz,
demir kesme makası, oksijen kaynağı, balyoz, eldiven gibi gereçler
olmadığından o kadar zaman yitiriyorduk ki, kurtarılması olası iki kişiyi
gözlerimizin önünde ölüyordu. Kimsenin sağ kurtulması imkansız gözüken
göçüğün içinden ona yakın insan elini kolunu sallayarak çıktı. Bunlar küçük
şeyler gibi gözüküyor ama hayat kurtarıyor.
Son dönemde iyice gözden çıkarılan ama
tam da bu noktada çok önemli bir yere gelen “sivil savunma”
teşkilatlarının ve uygulamalarının gündeme gelmesi yararlı olabilir.
Bir Afet Koordinasyon Merkezine
sahibiz; fakat yüz yıllardır olduğu gibi her devlet-kamu kurumunun,
kamunun kendisinden uzaklaşması gibi durum burada da geçerli. Ne
yaptıklarından bihaber yaşamaya devam ediyoruz. Araya giren bu kapatılamaz
mesafe olası felaketlerde sonu çatışmaya varacak anlaşmazlıklara ve
birbirini anlamamaya yol açmaktadır. Oysa bu kurumların insanlarla aktif
temas içinde olmasında büyük yarar vardır.
Elbette her şeyi devletten beklemeyeceğiz.
Aileden başlayıp, yaşadığımız apartmana, siteye varıncaya kadar birbirimizi
bilinçlendirmede çaba harcamak, yukarıda saydığımız el aletlerine sahip
olmak için birilerinin bir şeyler yapması için elimizi açmayacağız.
Haberleşme
ağı kurmak böylesi durumlarda insanların yakınlarından haber alma ihtiyacını
gidermenin en önemli yoludur. Yedi yıl önce olan depremde cumhurbaşkanının
bile telefonunun çalışmadığı düşünülürse, “büyüklerimizin” bunun için bir
şeyler yaptığını umuyoruz. Otuz milyon aboneye ulaştığını müjdeleyen GSM
operatörlerinin o gün düştükleri zaafiyetlerini onlara hatırlatmakta fayda
görüyoruz. “Sabit ücret” adı altında yıllarca insanlardan para toplayanların
felaket dönemlerinde haberleşmeyi “sabit kılma” zorunlulukları vardır.
Yazılacak,
konuşlacak daha dolu şey var. Son yedi yılı depremle yatıp depremle geçiren
bizlere yine deprem konusunda daha fazla bir şey söylemeye belki gerek de
yok. Hepimiz onun ne olduğunu, nasıl sonuçlara yol açtığını çok iyi
biliyoruz. Yeterki “hatırlamada” kalmayı bilelim. Bu hatırlama hiçbir zaman
paranoyaya dönüşmemeli, yaşantımızı zorlaştırmamalı; ama geleceğimizi
güvence altına alacak bir anlayışın ifadesi olmalıdır.
Kayıp sevgilisini arıyor Hürriyet
Naci hoca haklı Vatan, 27.10.2006
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|