|
Başyazar:
Uzay Gökerman
– Mart 2008
Kadınların
Kurtuluşu:
Erkek gibi olmak
mı?
Kadın varlığını seven, onunla
birlikte olmaktan hoşlanan bir erkek olarak kadını yazmak, onun üzerine
düşünmek istiyorum.
Geçtiğimiz ay kadının
bedeninin meta olduğunu iddia etmiştim. Kuşkusuz bu satırlarda fiili durum
değerlendirmesi vardı. Aslında düzen kadın erkek ayrımı yapmadan her şeyi
alınabilir satılabilir hale getirmek istiyor. Kadının buradaki rolü biraz
daha sıkıntılı, çünkü onun bedeni cinsel olarak da sömürülüyor. Erkek
hegemon bir sistemde yaşıyoruz ve genellikle her şey erkeğin zevkine göre
dizayn edilmiş, kurgulanmış.
.jpg)
Bazı ülkelerde tersi
örnekler görebilsek de “genelev” erkeklere hizmet eder. Bunun işlevselliğini
tartışmak yazımızın içeriğini aşar; ama insani bir gerçekliktir, vardır ve
var olmayı çok uzun yüz yıllar sürdürecektir. Genelevlerde kader kurbanları
olduğu kadar bu işi meslek olarak görmüş kadınlar vardır. Coelho’nun “11
Dakika”
isimli romanındaki karakterin yaptığı meslekten çok ciddi utanç
duyduğunu hatırlayamıyorum ki bu gerçek bir hayat öyküsünden yola çıkılarak
kaleme alınmıştı. Erkeğin bir türlü tatmin edilemeyen cinsel ihtiyacı olduğu
sürece bu işten para kazanmayı kendisine amaç koymuş kadınların olacağını
düşünüyorum. Cinselliğin nasıl tatmin edileceği de bir başka araştırma ve
yazı konusu.
Yukarıdaki paragraf
yazımızın söylemek istediği şeyin kıyısında duran bir gerçekliktir; kendisi
değildir.
Geçenlerde, Türkçeye
“Tek Başına” şeklinde çevrilmiş, orijinal adı North Country olan
bir film izledim. Film Amerika’da maden işçisi olarak çalışan kadınların
zorlukları ve erkeklere karşı olan mücadelesi anlatılıyordu. Yaşanmış bir
öykü olduğunu bilgisini aldık izlerken.

Filmden aktaracağım basit
ayrıntı; kadınlar erkeklerin yaptığı işe aday olarak “yine” erkeklerin
karşısına çıkıyorlar; erkekler kadınlara etmedikleri taciz kalmıyor, sonra
içlerinden ki kendi geçmişinde kadın oluşundan ötürü cinsel tacize uğramış,
toplum tarafından dışlanmış ve hatta “kötü kadın” damgası yemiş biri
mücadeleye başlıyor. Filmin sonunda güzellikler var.
Kadınlar yüzyıllar
boyunca aşağılandılar. Hor görüldüler, hatta ortaçağda cadı niyetine
ateşlere atıldılar. İnsanın insan tarafından sömürüldüğü dünyanın içinde
onlar bir de kadın olarak var olma savaşı verdiler.
Ortaçağın
feodal bağlarını yıkan kapitalist üretim ilişkileri insanın dayanma gücünü
son zerresine kadar tükettiğinden meşhur deyimle “artık zincirlerinden başka
kaybedecek şeyi kalmayanların” düzen karşısında bayrak kaldırışına sahne
oldu dünya. Özellikle yirminci yüzyılda kadın hareketi o çağa damgasını
vurmuş kadın düşünür ve önderlerinin de etkisiyle dozunu arttıran bir
mücadele verdi. “Feminizm” en güçlü ve radikal çıkış ucuydu. Erkek
egemenliğine ve hatta erkeğin kendisine yönelen bir düşünsel platform
yarattı.
Kadın hareketini diğer
demokratik taleplerden; mücadeleden ayrı tutmamız mümkün değildir. Kuşkusuz
onlar farkındadır ya da değildir bu mücadelenin içinde kendisine yer
edinerek bugünlere gelinebildi. Bununla birlikte bütün muhalif akımların
peşini bırakmayan “tek başına var olma” hizibi kadın hareketini zaman zaman
yanlış ve hatta doğasına aykırı çizgilere götürecektir.
Oyunun bir numaralı
kuralı şudur. Öncelikle kimsenin ses çıkarmasına izin verme. Yok, bununla
baş edemedin ve bir muhalefet baş gösterdi. O zaman bunu kontrol altına
almaya çalış. Peki, düşünülenin ötesinde bir yerlere geldiyse onunla uzlaş
ve diğerlerinden ayır; hatta onu diğerlerine karşı bir yere getir.
Son
iki yüz yıldır tarih kitaplarına geçmiş tüm hareketler eninde sonunda başka
bir yere gelmiştir. İşte yazımız bunun vurgusunu yapmak üzere kaleme
alınmıştır.
Kadın hareketi kendi
özgürleşmesi üzerine başlattığı mücadelesini öyle bir noktaya getirmiştir ki
artık kadın ile erkek birbirine zıt iki kutup olarak durmaktadır. Bu
hareketin önderlerinin o zamanın içinde haklı sebepleri vardı. Yaşanan
tecrübeler trajedi öykülerine dönmüştü.
Zıtlıklar birbirlerinin
yerine geçme uyarısı veriyordu.
“Kadınlar erkek gibi
olmadığı sürece bu mücadele gerçek hedefine ulaşamayacaktır,”
ana fikrine saplanıp kalan radikalizm empati ve anlayış yeteneğinin üzerini
örtmüştür.
Kadın hareketi erkeği bir
taraftan kadınlaştırma gayretine soyunurken, kadını da erkeğe benzetme ya da
en azından o gibi olma hissini kuvvetlendirme söylemini yükseltmektedir.
Zaten
yaradılıştan Tanrı’nın lanetini çekerek birbirlerine düşman edilmiş olan
kadın ve erkek varlığı artık birbirlerini hiçbir zaman affedemeyecekleri
kadar kinle dolmuştur.
Oysa kadın ve erkek
kusursuz bir uyumla tamamlayan iki mükemmel varlıktır. O kusursuzluğu
birbirlerine aşık olduğu zaman diliminde iki varlık yüreklerinde derinden
hissetmektedir. İşte en gerçek düşüncenin üretileceği an orada gizlidir.
Erkeğe gerçek kadını,
kadına da gerçek erkeği anlatmazsanız varacağınız yere asla gidemezsiniz.
Çağımızın en büyük kâbusu
ise ailelerin içindedir. Kadın ve erkek yaşam koşullarının dayattığı
zorlukların içinde bir de birbirleriyle mücadele etmektedirler. Oysa bu
zorluklar iki kişinin birbirleriyle olan çatışmasından değil, içinde
bulundukları sistemin kendi çarpıklığından kaynaklanmaktadır.
Çok yakın bir çevremde
yaşanmış bir olayı aktarmak istiyorum.
Tanıdığım
arkadaş (bayan), Facebook'tan
bir lise arkadaşını (erkek) buluyor. Birbirlerini buldukları için çok
seviniyorlar. Her ikisinin de eşleriyle ilgili sorunları var. Benim
tanıdığım bayan eşi tarafından anlaşılmamaktan şikâyetçi. Diğeri de kendi
evliliğinde bin bir türlü derdi ve sorunu varken benim tanıdığım kişiyi
anlama rolüne soyunuyor. Kısa bir dertleşmenin hemen arkasından adamın başka
bir ilişkinin içinde olduğu ya da olacağının haberi alınıyor. Neresinden
tutarsanız elde kalacak bir durum. Kimse kimseyi anlamadığı gibi anlamaya
çalışmanın ölçüsünün de ne olduğu meçhul. Kuşkusuz bu iki eski arkadaş bir
süre sonra birbirlerini anlamadıklarından şikâyetçi olacaklar. Sorunun
kaynağı o an birlikte yaşadıkları kişide düğümlenmiyor; esas sorun kendi
kafalarının içinde. Yanlış yönlendirilmelerinde.
Filmle
başladık sona yaklaştığımız şu bölümde onunla devam edelim. Tak Başına
filminin verdiği bir his benim çok hoşuma gitti. Belki o his Charlize
Theron’un insan ruhunun içine işleyen güzelliğinden de kaynaklanıyor
olabilir; daha fazla sulandırmadan bağlayalım, filmdeki kadın kahraman
hiçbir zaman “kadın varoluşundan - dişiliğinden” uzak bir kişilik
sergilemiyor. Sanırım o filmi izlerken bu satırların kurgusunu da
yapıyordum.
Kasım sayısında
paylaştığım bir duygu selinin son bölümünü alıntılayarak bitiriyorum yazımı:
Sana
verdiği "tek şey" her an gidecekmiş hissidir.
Yılların içine
kaybolup giden sevginin küllenen alevi, yazabileceğin bir kelime
bırakmadan tüketirken seni, yaşayabileceğin bütün aşkların içinde eksik
kalacak bir yanı olur. Bütün mevsimler birbirine dönüşürken arada sırada
hatırlanan şeylerdir bunlar. Mehtaplı bir akşamda saklı kalır.
Kalabalığın ortasında çıkıp düşer yüreğine.
Bütün sevgilerdeki
giz, yaşanamayan anlardaki duyguların karşılıksız yoğunluğunda saklıdır.
Bizler bir aşkı
terk ederken ötekinde yalnız kalacağımızı bilmeden atlarız. Bu nedenle
mutlu aşk yoktur. Ya da mutlu gözüken sevgilerde herhangi bir giz
yoktur. Sonuna kadar yaşanan sevgilerde gülücüğün ısıttığı anı
yaşayamayız. Kahredici olan da bu olsa gerek.
(Sana
verdiği “tek şey” her an gidecekmiş hissidir)
Konuyla ilgili okunması
tavsiye edilen yazı:
Kadın Bedeni Metadır!
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|