|
Yazar:
Uzay Gökerman
– Ocak 2008
“Şekilsel”
Türbanın Yozlaşması
Geçtiğimiz ay Milliyet
Gazetesi türbanla ilgili bir araştırma konusu yayınladı. Haberin çarpıcı
olan vurgusuna göre Türkiye’de türban takma oranı 2003 yılında % 3,5 iken
2007 yılına gelindiğinde bu oran % 16,2’yi bulmuştur. Yani burada 4,7 kat
bir artışın altı çizilmektedir. Bu durumda laikliğin farklı bir tanımına
inanlar için tehlike çanları çalmaktadır. Türkiye hızla İran’a dönmektedir.
Bu veri aslında şu
şekilde okunabilir. Bence bu yaklaşım daha doğrudur. Türkiye’nin bir nüfus
artışı vardır ve demek ki ülkemize reşit olarak dâhil olan bireyler son dört
yılda türban takma tercihini kullanmaktadır. Yani 2003 yılında
örtünmeyenlerin oranının % 35,8’den %30,6’ya inmesinin sebebi tercihlerini
değiştirmek değil, artış oranına göre örtünmeyenlerin yüzdesinin düşmesidir.
Bunu nereden anlıyoruz; araştırma verileri türban kullanımının gençlerde
daha yaygın olduğunu söylüyor. Bir diğer önemli istatistik veri de örtünme
tercihlerinin eğitim durumuna göre düşmesi; yani bayanların eğitim düzeyi
arttıkça örtünme ihtiyaçları düşüyor.
.jpg)
Seçimlerden sonra bir
yazı yazmıştık. Türkiye’de eğitim düzeyi yükseldikçe ana muhalefet partisine
oy verenleri oranı, tersi durumda da iktidar partisine oy verenlerin oranı
artmaktaydı. Yani hükümet öyle bir çelişkinin ortasına düşmüştü ki, eğitim
seferberliği yaparsa sahip olduğu oyları kaybedecek gibi düz mantık
kurmuştuk. Bunun kısmen doğru olduğunu söyleyebiliyoruz. Aynı durumun türban
konusunda da karşımıza çıkması çok da ilginç gelmiyor bize.
.jpg)

Türkiye’de son atmış yılı
iktidarda geçiren muhafazakâr partilerin ülkenin temel eğitim sorununu bir
türlü çözememiş olduğunu yaşayarak görmüş durumdayız. Eğitim sorununun
çözülmemesi beraberinde demokrasi sorununu da getiriyor elbette. Demokrasi
vatandaşın oy kullanması düzeyine indirgeniyor ve tercihini ne şekilde
kullanıyor olduğunun altındaki bilinç hiçbir zaman
sorgulanmıyor.
Hatta bu oy vermenin bölgelere göre kimi cemaatlerin, aşiretlerin tutumuna
göre şekilleniyor olduğunu söylediğimizde aslında bambaşka bir sistemin
içinde olduğumuzu fark edebiliyoruz.
Kimi demokrasi sevdalısı
“liberal” demokratlarımızın halkın oy verme bilincinin deneyerek ve yanlış
yaparak doğruyu bulacağı yönündeki bilgisinin burada sürekli geri gittiğini
gözlemliyoruz. Halkımız elbette nüfus artışına bağlı olarak belli bir eğitim
seviyesini tutturuyor; ancak bu seviye hiçbir zaman yeter ve kabul
edilebilir oranda olmuyor.
Eğitim seviyesi kuşkusuz
bireylerin ekonomik yerini de belirliyor ve bu karşılıklı bir etkileşim
sağlıyor.
.jpg)
Tekrar türban konusuna
dönecek olursak bu örtünme biçiminin özellikle 12 Eylül askeri darbesinden
sonra siyasal bir simge biçiminde kullanıldığı konusunda yorumlar vardır.
Zaten bugün türban konusunu konuşuyor oluşumuzun ardında yatan temel gerçek
de budur. Türban siyasallaştırılmış bir mücadelenin sembolü müdür sorusunun
cevabı aranıyor. Türban takanlar inançları nedeniyle mi bu tercihte
bulunuyorlar yoksa bu şekilde bir şeylere ve yerlere mesaj mı gönderiyorlar?
Kuşkusuz
örtünme dediğimiz şey hem bir kültürdür hem de bir inanç sembolüdür. Bugün
herhangi bir ibadet yerine, her iki cins için geçerli, belli yerlerinizi
örtmeden giremezsiniz. Dini inançlar genel olarak cinselliği ve onu işaret
eden şeyleri sevmezler. Bu da aslında insan doğasından kaynaklanan
cinselliğin insan tarafından bir türlü hazmedilememiş ve doğru yere
koyamamış olmasından kaynaklanmaktadır ve kuşkusuz eğitim seviyesiyle direkt
ilgisi vardır. Benzer bir araştırma cinsellik üzerine yapılmış olsa benzer
oranlarda bir kümelenmenin olacağını görebilirdik. Cinselliğin bazı ülkeler
için artık sorun olmaktan çıkarken kimileri için büyüyerek devam etmesinin
ardında yatan şey de budur. Bunun anlamı dileyen dileği sapkınlığı yapsın
demek değildir kuşkusuz.
.jpg)
Geçenlerde bir kadın
derneği sözcülerinden bir tanesinin televizyondaki beyanatını dinlediğimizde
durumun ne merkezde seyrettiğini anlayabiliyoruz.
“Hafif bir tebessüm etsek
tahrik oluyorlar.”
Örtünmenin
amacı da erkeklerin tahrik olmamasını sağlamaktır. Dinler bunun önüne
geçebilmek için yüz yıllar önce yasak koymayı tercih etmişlerdir. Öncelikle
kadınlarla erkeklerin aynı ortamlarda toplanmaları engellenmiş; sonra
kadınların örtünmesine belli kaideler getirilmiştir.
Kadın ve erkeğin
fizyolojisinden gelen dürtüleri üzerini örterek ve onları birbirlerinden
uzak tutarak gidermeye çalışmak iki cins arasındaki hem mesafeyi arttırmış,
hem birbirlerini anlayamaz hale getirmiş hem de dürtünün önü alınmaz güçlü
bir enerjiye dönüşmesine neden olmuştur. Belki bu da bizim bilmediğimiz
amaçlardan bir tanesidir.
.jpg)
Türban takan yüzdenin
yurt genelinde artmış olmasının elbette beraberinde getireceği sonuçları da
olacaktır. Bunu genel olarak muhafazakâr kesimin gazete köşelerinde
okuyabiliyoruz. Türban takan kızların “üstü Şişhane altı Kasımpaşa” tarzı
giyinmeye başladıkları ve artık örtünmenin ardında yatan felsefenin
zedelenmeye başladığı yönünde şikâyetler başlamıştır. Hatta yorumlarda
türban takanların takmayanlardan çok daha açık giyinmeye başladıklarının
altının çizildiği görülmüştür.
.jpg)
Zaman
zaman sokaklara da yansıyan görüntülerde türban takan genç kızların uzun
etek üzerine mini etek giydiklerini görebiliyoruz. Kuşkusuz bu görüntüler
belli bir kültürün ürünü değildir. Bir arada kalma oluşumudur. Yıllar önce
arabesk kültürün etkisindeyken bütün bunların uzantılarının insan
hayatlarını, müziğini, sanatını, davranışlarını etkilediğine şahit olmuştuk.
Aynı yerden bir arpa boyu gidememiş olmamamız düşündürücüdür. İnsanımız hala
arabesk bir hayat felsefesiyle yaşamaya devam etmektedir.
Bu da bizim yukarıda
yazmaya çalıştığımız şeye uygundur. 2011 yılında yapılacak bir başka
çalışmada türban takan oranın belki ülke genelinde % 25 olduğunu göreceğiz;
ancak bir başka veri daha eklenmesi ihtiyacı da doğacak.
İnsanlara şekilsel bir
biçim vermenin gerisinde yatan bir çarpıklıktır bu.
Bugün artık bir taraftan
türban takarken diğer tarafta vapurda ramazan ayında sigara çay keyfi
yapanların görüntüleri görmek bizim için tuhaf olmaktan çıkmaktadır.
İşte
tartışılması gereken şey de budur. Asla insanımızın zevki olmadığı, ne
giyinmesini ne oturup kalkmasını bilmediğini söylemeye çalışmıyorum. Ama
fıkralara konu olan müteahhit gibi 25 katlı bir gökdelen yapıp son katını
kaçak çıkmaya çalışmaktaki anlayışın hayatımızın her noktasına sinmiş
olduğunu anlatmak istiyorum.
İnançlar, düşünceler,
felsefeler, ideolojiler derinlik kazanmadan sadece şekilsel bir takım
kalıplara takılıyor olmanın ve bu şekillerle mücadele etmeye çalışmanın
getirdiği sonuçların yansımalarıdır bütün bunlar.
Bu
nedenle de asla kalıcı olamıyorlar. Ortaya sürekli çarpık görüntüler
veriyorlar. Bugün belki sadece internette bir iki paylaşıma konu olan
örneklerin kısa bir süre sonra bu şekilsel mücadeleye tutunmuş siyasilerin
başını çok ağrıtacağını bugünden söylememiz bir kehanet değildir. O zaman
kutsal değerlerin siyasi bir araç olarak kullanılmasının yarattığı
tahribatın sonuçlarını kimse tamir edemeyecek ve manevi değerler çok daha
sömürülebilir olacaktır.
Kaynak:
Milliyet Gazetesi
(veriler)
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makine Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri yoga, meditasyon, spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazıyor.
İndigo Dergisi'nde başyazar olarak görevini sürdürüyor.
Detaylı bilgi
|