|
Yazar: Uzay Gökerman
Hayatımı Nasıl
Yaşanılır Hale Getireceğim?
Dergide yazdığım spiritüel
konulu yazılarımı takip edenlerin önemli bir sıkıntısı olabilir;
teorik altyapı, kurgunun tamamına egemen olduğu için, hayattan
kopuk beyin fırtınaları şeklinde algılanmaktadır; böyle bir geri
besleme gelmemesine rağmen, kendi kendimi rahatsız ediyorum. Bu
yazının içinde hayatımızı zorlaştıran şeylere karşı çözüm
yöntemleri arayalım.
Bilgi, teori üretir; çünkü
akıl zihin içinde olanı hiç durmaksızın sorgular; işin tuhafı
aslında herkes için zor gözüken şey, en kolaydır. Yani,
düşünmek, hayal etmek, felsefe yapmak, işkembeden konuşmak;
hepimizin çokça yapmış olduğu teorik çalışmaların en
basitlerindendir. Yaşamak; yani teorinin pratiğe dönüşmüş hali
ise bir takım engellere takılır.
“...Ama,
yapamıyorum?”

Teori ile pratiğin harmoni
içindeki birlikteliğine “praksis” diyoruz. Düşünce ile
desteklenmiş eylemden, bilinçli seçimlerden söz ediyoruz. Teori
de, pratik de ayrı ayrı ve tek başlarına bir şey ifade ederler.
Zihnimizde bir “pop corn” tanesi gibi patlayan düşünce
bir enerji merkezi yaratır ve eninde sonunda kozmik yasalara
uygun olarak eyleme dönüşür.
***

Şimdi, biraz daha kendimize
ait sorular soralım. Çağımızın en temel sorununun kapağını
açalım.
“Her türlü şifa yolu
arayışıma, zihinsel çalışmalarıma, profesyonel psikolojik ya da
psikiyatrik yardımlara, meditasyon, yogaya, “güçlü
inancıma” vs... rağmen hâlâ huzursuzluk, eksiklik,
mutsuzsuzluk, sevgisizlik içinde, yaşamaktan zevk alamayan biri
gibi; işleri bir türlü rast gitmeyen, sanki dünyaya başarısız
olmak üzere, geldiğimi düşünüyorum. Çıkış yolu bulamıyorum,
bunalıyorum. Galiba ne istediğimi de bilmiyorum...”
Hiç de yabancı gelmiyor değil
mi?
Yukarıdaki soruyu kendine
hayatı boyunca bir kaç kere sormuş bizler, muhtemelen hiç
sevmediğimiz bir işte çalışıyoruz; aile hayatlarımız
çözemediğimiz sorunlarla örülmüş, düğüm olmuş durumda. Yalnızlık
çekiyoruz; kalabalığın içinde tek kalmış gibi... Çok istediğimiz
halde bir sevgilimiz yok; ya da içinde bulunduğumuz sıkıntılı
hayat yüzünden, yıllar önce büyük bir aşkla bağlanmış olduğumuz
sevgilimiz,
aşkımız,
eşimiz bizi terk etmek üzere. Parasızlık en büyük dert. “İstediğim
hiçbir şeye sahip olamıyorum” düşüncesinin yarattığı o
eksiklik duygusu; peşi sıra gelen tatminsizlik.
“Hep yanlış seçimler...
hayatın zorlamaları... felaketler...”
Suç bizim dışımızda bir
yerlerde mi? Bugüne kadar orada aradık, rahatlatıcı bir süre
kazandırdı; ama eninde sonunda o huzursuzluk daima içimizde
kaldı ve bizi arayıp buldu.
...Ve yine bazı hayatlar
vardır; ki su gibi aktığını izlersiniz. Şüphesiz sürekli kıyas
halinde oluruz.
“Neden
biz; ya da ben?”
Burada yazamadığımız tüm
sorularla birlikte yaşadığımız açmazlardan nasıl kurtulacağımız
ya da çözeceğimizin formülü “başarılı olduğumuz anlardaki
kozmik beraberlikte gizlidir.” İşte bu anları fark etmeden
yaşarız. Geçip giden mutlu, huzurlu, sevgi dolu günleri nostalji
diye anar; yeni güzel günler bir daha hiç gelmeyecekmiş gibi o
tozlu, örümcek bağlamış mazinin içinde debelenir dururuz.
Nedir bu anlarda gizli olan “Kozmik
Birlik?”
Hayat, akıp giden bir zaman
nehri olarak imgelenir. Hatta son anda gözümüzün önünden bir
film şeridinin aktığı söylenir. Burada akışkanlar mekaniği
konusunun içine girmeyeceğim; ama mühendislik bilgimden de
faydalanmak istiyorum. Bir yerden bir başka yere transfer
etmenin en kolay yolu, o akışkanın tüm özelliklerini bilmekle
mümkündür. Doğalgaz havadan hafif olduğu için bir gökdelenin en
tepesine kadar rahatlıkla ve çok ince bir boru ile
çıkarılabilir. Aynı şeyi bir başka yakıt olan LPG için söylemek
mümkün değildir. Ağırdır ve transfer için ya pompa
kullanmanız
ya da boru içindeki basıncı arttırmanız gerekir. Belli bir
basınçla akan sıvının karşısına başka basınçta başka sıvı
çıkarsa; akışın düzeni bozulur. Örneğin debi arttıkça sıvının
lineer akışı da değişir.
Uzatmayalım... Her ne kadar
göreceli de olsa, tarafımızdan sürekli ölçülen ve kontrol edilen
zaman dediğimiz şeyin içinde hayatımızı sürdürüyoruz. Bu bir
akıştır. Çoğumuzun farkına bile varmadığı şey, bazen bu akışın
ters yönünde hareket etmeye çalışmamızdır.
“Hangi yönün doğru olduğunu
nasıl bileceğim?”
Doğa olayları, rastgele
yaşanmış tecrübeler, tesadüfler, bilgi haline getirilip,
tekrarlanmasalardı, bilim olmazdı. Tecrübe dediğimiz şey bir
anlamda tarihtir; o da kayıt haline getirilmiş vakalardır. Bilgi
teori üretir demiştik. Teori ise praksisin içinde eyleme
dönüşür. Praksisin içindeki eylem, bilinçlidir. Oradaki
sonuçtan, yepyeni bir tecrübe, bilgi çıkacaktır.
Çok ciddi bir “farkındalık”
bilincinden söz ediyoruz. Gözlemleyebilmek! Şart mı? Bence şart
değil. Hayatını büyük bir sadelik ve saflıkla, yaşamın akışına
uygun sürdürüp, her işi rast giden ve mutlu milyonlarca insan
için bütün seçimlerini farkınalıkla yapıyor diyemeyiz; çünkü
ihtiyaç duymazlar.
Saflığın,
farkındalık bilincine ihtiyacı yoktur. Hiçbir şey bilmese
de, ruhunun kozmik şifresi onu hep doğru enerji noktalarına
çekecektir. Kapısında tek bir kilit bile olmasa, hiçbir hırsız
evine girmeyecektir.
Farkındalık bilinci
kirlenmeden, saflığını yitirmekten doğar. (Bu konuların her biri
ayrı ayrı yazı konusu; fakat burada sadece yazıp geçiyoruz.)
Neden “merak” ederiz örneğin? Bu ciddi bir
rahatsızlıktır aslında.
Ruhumuzu kuşatmış olan o
kirlenmişliğin neticesi olarak mutlu olamıyoruz; huzur içinde
kalamıyoruz. Negatif enerji bir başka problemli enerji kaynağına
doğru yol alıyor. Sürekli bir sınav halinde olduğumuzu
hissediyoruz. Sınavlar hiç bitmiyor.
Üstelik,
verdiğimiz yanlış tepkilerle yepyeni olumsuz enerjiler yayıyoruz
evrene; ve evren bize bütün bu enerjilerin karşılığını iade
ediyor. Tahammül edilir gibi değil.
“Mutsuz bir evliliğimiz var
ve bir türlü iyileştiremiyoruz. Danışmanlara gittik,
birbirimizle sürekli yüzleştik, ben istediklerimi ona, o da bana
anlattı. Herşey ne kadar güzel başlamıştı oysa... Ama olmuyor,
eskisi gibi yapamıyoruz.”
Mutlu bir evliliğin formülü
iki “tarafın” da aynı yerde olmasıyla mümkündür. (Elbette
aşkı; sevgi ile bağlanmış kalbi zaten doğal olarak var kabul
ediyoruz.) Ne demektir bu? Birbirine rakip olmuş iki kişinin
birlikteliğinin anlamsız olduğundan söz ediyoruz.
Victoria
döneminde kadın ve erkek birbirlerini o kadar sınırlı zamanlarda
görebiliyorlardı ki, kavuşamamanın yarattığı potansiyel gerilim;
güçlü bir aşk olarak ortaya çıkıyordu. Günümüzde herşey bu kadar
çıplak ve kolayken, iletişim teknolojinin bütün nimetleriyle
sınırsız hale gelmişken, iki insanın birbirini anlayamaz hale
gelmesi düşündürücüdür. Fakat burada sorun birbirini anlamaya
çalışmak değil. İktidar çatışmasına girmek. Evliliğin yarattığı
sinerjiyi ortadan kaldıran bütün ters enerji akışlarını bu
çatışma içinde kullanmak. Çağımız kirlenmişliğin tüm unsurlarını
evlilik kurumuna da taşıyor kuşkusuz.
Üç oda ve salona sahip bir ev
hayal edelim şimdi. Kapıdan içeri girdiğiniz andan itibaren,
havasızlıktan kokmuş bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. Perdeler
çekilmiş, sürekli aç kapa yapılmasın diye bir kereliğine
kapatılmış, bir daha da açılmamış. Salondaki oturma gruplarının
üzerinde okunmuş eski gazeteler bir kaç gün önce nasıl
bırakıldıysa öyle duruyor, sanki zaman durdurulmak isteniyor,
gazete üzerinde kötü bir haberin fotoğrafı her an insanın
sinirini bozuyor; halı süpürülmediğinden mi, yoksa başka
nedenden mi bilinmez, rengini kaybetmiş, tozlu ve kirli;
kullanılmış bir kaç çift çoraba ev sahipliği yapıyor. Yemek
masası... Uzun zamandır üzerinde yemek yenmiyor; bir sürü kredi
kartı ekstreleri, ödenmiş/ödenmemiş elektrik, su, doğalgaz,
telefon faturaları, okunan/okunmayan kitaplar, VCD/DVD’ler, cep
telefonu şarj aleti, tab ettirilmiş fotoğraflar, belki bir
kuruyemiş tabağı, mutlak suretle tam ortaya yerleştirilmiş bir
çini/cam/gümüş bir vazo vs... masayı tamamen örtmüş durumda...
Yatak odası... Sabah zaten çok zor kalkıp, servise yetişmek için
koşuşturulduğu için, toplanmamış, yorganı/pikesi özensizce bir
kenara buruşturulmuş bir yatak görüntüsü... Üst üste duran
pantalonlar, penyeler, t-shirtler, kazaklar... Evin en havasız
bölümü burası... Mutfak. Bu evde bulaşıklar ihtiyaç olduğu zaman
yıkanıyor... Eviye kullanılmış kirli tabaklarla doldurulmuş.
Tabakların üzerindeki yemek artıkları katılaşmasın diye su
tutulmuş ya da suyla doldurulmuş; çok büyük bir özen var bu
noktada. Kurumuş, küflenmiş ekmek dilimleri... Buzdolabına
koyulması unutulan peynir tabağı! Banyoya girmiyoruz, orası evin
en mahrem yerlerinden bir tanesi... Kimbilir orası ne durumda?
Daha
fazla uzatmaya gerek var mı? Bu ev gözümüzün önünde iyice
canlanmış olmalı. Belki çok da tanıdık geliyor. Abartmış
olabiliriz. Bir ev bütün odalarıyla, mutfağı, banyosu ile her
zaman bu kadar dağınık olmayabilir; ama hangimiz evinde verdiği
kalabalık bir parti sonrasında mutfağını bir sonraki gün
temizlemek üzere bir an önce kendisini yatağa atmadan, gece
dağınık bırakmamayı becerebiliyor?
Hep “yarın” düzenlenecek,
derlenip toparlanacak bir hayat yaşamaktır bu.
Böyle bir evin içinde mutlu
bir evlilik yaşamak mümkün müdür? Örneğimizi evlilikten verdik;
ama bu evin içinde yaşayan gencin odasında olup bitenler için de
aynı şeyler geçerli değil midir?
Dağınıklık yaşam
enerjimizden; huzurumuzdan, mutluluğumuzdan, dahası
“zamanımızdan” birşeyler alıp götürmektedir.
Ev çok güzel bir örnektir.
İçinde bir hayat kurduğumuz yaşam da çeşitli bölümleriyle bir ev
gibi değil midir? Hani en başta sorduğumuz soruların kaynağı
olan. Mutlu, huzurlu, neşeli, sevgi dolu bir evin olmazsa olmaz
koşulu, oranın sürekli ve her an yaşanabilir bir düzen içinde
tutulmasıdır. (Kaostan,
entropiden söz ettik zaman zaman. Düzenden düzensizliğe
doğru bir akış olduğundan... Fakat bu düzensizliğin de kapalı
sistem içinde kendisini tekrardan düzenli bir forma sokma
ihtiyacı hissedeceğini,
kirlenmişlikten saflığa doğru bir yol alacağını da konuşmuştuk.
Bknz. Enerji, Dönüşüm, Döngü ve Hint Mitolojisi) Simgesel ve
olması gerektiği için olacak bir şeyden söz etmiyoruz. Hani
bütün kutsal kitaplarda yazan Adem’in yaradılış efsanesinde “Tanrı’nın
yaşam soluğunu Adem’in burnuna üflemesi”nden sözedilir.
Yaşadığımız yere ruh vermek de bizim görevimizdir.
Evimizi yeterince dağıttık.
Artık toplanma zamanı; kullandıklarımızla, çöp olanı birbirinden
ayırmanın...
Bir ruhu en fazla rahatsız
eden şey, kostümünü giymiş olduğu bedenin sürdürdüğü yaşam
ile dünyaya geliş amacını gerçekleştirememiş olmasının
yarattığı gerilimdir.
“Ne istediğimi bilmiyorum.”
gerilimi ifade eden en çarpıcı cümledir. Bu anlamda kim olduğunu
biliyor olmak çok önemlidir. Ondan sonra amaç ve hedefler
sıralanabilir. Küçük ya da büyük olmasının hiçbir önemi yoktur;
yeter ki bir başkasıyla karşılaştırılarak yapılmış sahte,
gerçekdışı bir şey olmasın. “Ne olacak onu ben de yaparım,”
diyerek geçirdiğimiz zamanlar yaşamın akışına karşı salladığımız
ve bizi sürekli güçsüz bırakan kulaçlardır.
Dünyanın en huzursuz ve
mutsuz insanları enerjisini yanlış kullananlardır.
“İstemediğim
bir işte çalışmak zorundayım.” Çağımız ne yazıkki bu insan
grubunu üretti. Bunun nedeni de parıltılı sahte matrix dünyası.
Kirlenmişlik, saf olmama durumu farkındalık bilincine zemin
hazırlar demiştik. Matrix dünyasının farkında olmak çok önemli
bir ayrıcalıktır.
Bir insanın başını sokacağı
“bir” evi olur. Bilemediniz bu sayı iki olur. Sayı arttıkça bu
Erasmus’un ifade ettiği “deliliğe” dönüşür. Küçük burjuva
dünyası kışlık/yazlık ev ayrımını yarattı. Bugün milyonlarca
insanın yılda bir kaç hafta kullandığı/kullanacağı yazlık evi
var; yoksa da arzu ediyor. Mesleğim gereği bu duruma daha çok
şahit oluyorum. Büyük burjuva sınıfından söz etmek bu yazıyı ne
kadar ilgilendirir bilmiyorum. Fakat bir çok zengin hayatı
boyunca bir gün “bile” oturmayacağı mülke milyonlarca
dolar para yatırıyor. Önemli bir kısmı güvenlik nedeniyle daha
korumalı evlerde, hatta apart residence’larda yaşamayı tercih
etmelerine rağmen, ısrarla zenginliklerini buraya aktarıyorlar.
(Bu konu başka bir düşünce sistemiyle de ilgili, yazmak üzere
kapatıyorum) Yüzlerce sivil toplum örgütü, dernek, dergi sınırlı
koşullarda ve inanılmaz yüksek kira derdi ile yaşıyor. Sahip
olma ama kullanamama egosundan söz ediyoruz burada. En küçük
ölçekte başlıyor, büyüyor büyüyor, büyüyor...
Bir insan kendisine hayır
işleri yapmak, ruhsal hizmetlerde bulunmak üzere hedefler koymuş
olabilir. Bu hedef, o kişinin ruhsal amacı ve niteliği ile uyum
içinde bir rezonansa girerse, ve samimi ise; hayatının akışında
bütün engellerin birer birer yıkıldığına, bu yolda herşeyin
kolaylaştığına şahit olabilir. Bu kişi ben değilim; ama bu
şekilde yaşayan canlı, gerçek insanlar tanıyorum.
Laf
egoya gelmişken söz edemeden geçemeyeceğiz. Sahip olma duygusu,
“Ben” bilinci mutlak suretle mutsuzlaştırır. İnsanın
hayatında ego hiçbir zaman sıfırlanamaz. Ama farkındalık,
dengenin önemini işaret eder. Özsaygısı gelişmemiş bir
kişinin bir tarafı hep eksik kalacaktır. Eksiklik “daima”
arayışa yönlendirir. Bu anlamda kendinin ne olduğunu bilen,
özvarlığını sürekli dolu tutar. Çok basit örnekler verelim. Beş
katlı bir apartmana sahibiz; fakat içini dolduracak, evin
etrafındaki toprağın peyzajı ile ilgilenecek maddi gücümüz,
belki de “zamanımız” yok. Bir çok insanın hep bir çalışma odası
hayali vardır. Bu onda sürekli eksiklik duygusu yaratır. Günün
birinde tam da istediği şekilde odası olur. Masasına oturur...
Oturur... Bekler, bekler, bekler... Sonuçta hiçbir şey olmaz.
Çünkü temelde bir “çalışma odası” ihtiyacından değil, özentiden
kaynaklanan bir arzunun dürtüsüyle hareket edilmiştir. Boşa
geçen bir zaman, akıp giden, daha verimli ve anlamlı noktalara
yönlendirilemeyen kayıp enerji. Bunun, “iki muslukla doldurup,
bir muslukla boşalttığımız havuzun ne kadar zamanda dolacağını
neden hesap edip durduğumuzu anlamıyorum” diyen Cem Yılmaz’ın
esprisindeki durumdan hiçbir farkı yoktur.
Yazar
olma hayali ile, belki de hayatımız boyunca tek bir satır
yazmadan bu arzu ile yanıp tutuşabiliriz. Bir çok insan
hayatının roman olduğu “duygusuna” kapılır. Doğrudur, çünkü “bu”
içinde yaşadığı sayısız hayatlardan gelmektedir. Ama roman
dediğimiz şey bir hayatın kaleme alınması olmayabilir. Belki
roman tanımını doğru yaptığımızda bir romana sahip olacağız.
Yazar, bir çaybahçesinde vermiş olduğu siparişi beklerken,
masadaki peçeteye iki satır bir şey yazma ihtiyacı duyan
kişidir. Yazar olmak güzel bir duygudur, ama olamamak dünyanın
sonu değildir. Çok iyi yazılar yazıp, “keşke gitar da
çalabilseydim” diyen kişi için de...
Yaşamak onunla veya bir
başkasıyla verdiğimiz bir savaş ya da kavga olmamalıdır.
Fizikten küçük bir bilgi hatırlatması yapacağım. Konumuz,
momentum. Birbirinden farklı kütlelere sahip iki cisim, yine
farklı hızlarla birbirleriyle çarpiıştıkları noktada enerjileri
eşitlenir; ortaya çıkan enerjiye göre harekete devam eder veya
yine kütleleri ile orantılı olarak birbirlerinden ayrılarak
giderler. Dünyaya günde milyonlarca meteor düşüyor. Dünya
kendisinden hiçbir şey kaybetmiyor. Ama dünyaya ay çarparsa
elbette bambaşka şeyler olur. Hayat çok büyük kütledir. Bizim
kütlemiz de ortada. Momentum formülünde uygun yerlere kendi
kütlenizi yerleştirip, deneyebilirsiniz. Hayatla uyumlu hale
gelmek, orada kendimize bir yer bulmak ve o yeri de yaşanır hale
getirmek amacımız olmalıdır.
Yazımızı bir şekilde
sonlandırmamız gerekiyor. Yazılacak çok şey var. Umarım ne demek
istediğimiz anlaşılmıştır.
Bütün
bunları birbirinden ayırabilmek için, sakin bir zihne,
sessizliğe ihtiyaç duyarız. Sessizlik, büyük bir hazine
sandığının anahtarını sunar bize. Dur, demesini öğrenmek
gerekiyor. Günümüzde bir moda şeklinde algılanan yoga/meditasyon
uygulamalarına başlayan kişiler, “zihnimden akıp giden şeylere
engel olamıyorum,” derler. İsminin, tekniğin ya da pratiğin ne
olduğunun hiç önemi yoktur. Bir çok kişi meditasyon kelimesinden
hoşlanmıyor. O zaman Ağustos ayının muhteşem günbatımlarında bir
saat ayıralım kendimize. Saat 19:00 ile 20:30 arası bir zaman
dilimi. Günün bütün yorgunluğu ne kadar üstümüze çökmüş olursa
olsun. Bu görüntü eşliğinde kalalım. Günbatımı renginin içinde
bir şey olduğunu hemen keşfedeceğiz. Keşfedememek de bir gerilim
yaratmamalı. Belki bu da kendimiz adına bir keşfe dönüşmüştür.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Uzay Gökerman
1969, İstanbul doğumlu. Makina Mühendisi olarak çalışıyor.
Profesyonel iş yaşamının dışında roman, öykü, makale,
araştırma, köşe yazıları, serbest denemeler şeklinde
çalışmaları var. 2001 yılından beri de yoga, meditasyon,
spiritüel konular üzerine yoğunlaşarak yazılar yazıyor.
Detaylı bilgi
|