|
Yazar:
Türker Ercan
- Temmuz 2008
İlk Yalan ve
Son Gerçek
Doğum ilk
yalan ve ölüm son gerçek! Bütün bir ömrümüz bilinmezler arasında geçecek!
Bizler bilmek istedikçe, karşımıza yeni bilinmezler serilecek. Bu daire hep
devredecek. Hayatlarımız ise yaşanmamış bir rüya. Yaşadığımızı sansak
ta!
.jpg)
Bizler rüya olup yaşamadıkça, bırakmayacak yakamızı bilinmezlerin gizli
elleri ve kurtaramayacağız beynimizi. İlk ve son bir düzlemde ve bu şekilde
zaman daima ensemizde. Zamanı kuşatamadan ve onun kölesi olmayı baştan kabul
edip sonrada zamansızlığa ve mekânsızlığa sevdalar geliştirdik. Bunlar olup
dururken bizler yine kendi zamanlarımız içerisinde zamanla olan yasak
ilişkilerimizi çok sevdik. Ne zamandan geçebiliyoruz nede mekândan. Zamanın
ve mekânın olmadığı işte o an “Bizler varolacağız”! Tüm yalanlardan kurtulup
gerçeğinde bir yanılsama olduğunu iyice anlayacağız. Anlayıp daha da
derinden bir varoluşa yeni illüzyonlarımızla dalacağız. Dalıp gideceğiz
kendi özümüze ve özümüzü bizler seyr ettikçe bileceğiz hep bilinmez olan o
gizemi, bilemeyeceğiz bizler bu seyr niçin hep kuşatıyor bizi. Seyre anlam
arayıp duracağız. Her bulduğumuz anlam ile o seyri yeniden tanımlayıp farklı
mecralara yol alacağız. Yaşayacağız ve yaşatacağız. Seyre anlam yüklemekte
bizler asla uslanmayacağız.
Kurduğumuz
işte bu müthiş oyunda; hem oyun hem de oyuncu
oldukça, oynayan biziz. Bizler yaşadığımız oyunun gerçek sahipleriyiz.
Bizler aslında “Bir”iz! Kovaladıkça kaçan gerçeğimize bağrımızı açtığımız
noktada, ne kaçan kalacaktır ortada nede kovalayan bir mana. Kovalıyoruz
bizler ulaşmak istediklerimiz kaçsın diye. Arıyoruz bizler, bulmak
istediklerimiz gizlensin işte! “Gizler” olmadan geçer mi bu hayat monoton
bir şekilde! Oyunun kuralları böyledir. Bu kurallar bizlerin kendimize
hediye ettiğimiz süreçlerdir. Bu şekilde “seyr” oyunu oynanabilir. Bu
kurallar oyunu ebedileştirir. Biten oyunlardan sıkılırız biz. Hiç bitmesin
isteriz. Bitenlere hep küseriz. Niçin bitiyor her başlayan deriz. Bitmeyen
oyunu bu bitişlerin içine gizleriz. Sonrada unutup baştan koyduğumuz
kuralları, dalar gideriz oyuncu olarak kendi rüyalarımıza.
Gün
olup ta bizler unuttuklarımızı hatırlamaya başladığımızda, işte o anda:
“Alice Harikalar Diyarında”! Tavşan deliği çağırıyor bizleri. Artık “Alice”
olduğumuzu bilmeli. Bilip
te
harikalar diyarına girmeli. Tavşan deliğinden içeri girdiğimizde hayatımız
değişecek. Acaba girmezden önce son bir defa daha
mı düşünsek. Ne yapsak ve ne
etsek? Aklımızı nasıl fesh edipte kalbimizle görebilsek. Bazı şeylerin akıl
işi değil kalp işi olduğunu gerçekten bir bilebilsek. Bilip
te “su” olup devri daim etsek.
Kendini arayan “gerçek” olduğumuzu bir bilebilsek. Bizden ayrı ve bağımsız
gerçeklerin olduğu yanılgısını başımızdan def edebilsek.
Böylece tüketiyoruz zamanı ve böylece hep seyr ediyoruz, işte bunu anlamalı!
Yapıp etmeye çalıştıklarımızı ve anlamlandırma çabalarımızı, anlamı yaratan
varlığımızda ve oynadığımız işte bu gizli varoluşta zaten yaşamaktayız.
Bulunacak ve ulaşılacak olanı aramaktır oyunumuz. Bu oyunda son ulaşılacak
nokta asla yoktur. Yolu kavramaktır yapmamız gereken. Yolu kavramadan ve yol
olmadan huzur bulamayız. Bizler yol olarak varız. Yolun içerisinde bir yolcu
değiliz. Bizler yolun ta kendisiyiz. Yol biziz, varlık biziz. Biz gizli
gerçeğiz! Gerçeğimizi gizlemeden kendimize ve açık etmeden olup giden
süreçte: Bilmeden bilenler olabiliriz. Bilmeden geçerek bilişi
yönetebiliriz. Bizler bilişe hâkim ve yöneticileriz. Kutsadığımız değer
“bilmek” ama fark etmemiz gereken “seyr etmek”! Seyrin bilgisini edinmek.
Seyr ile bütünleşmek. Öz güzelliklerimizi görmek. Kalplerimizi eğitmek ve
benliklerimizi ehlileştirmek. Seyri kavrayabilecek yapıya bürünmek. Yapılara
hükmetmek ve yapıları değiştirmek. Şartları değiştirmek. Önce kendimizden
başlayarak. Bizler değişmeden içinde bulunduğumuz şartlar değişmez. Şartları
değiştirecek yapılar bizleriz. Şartların şartı biziz. Kayıtsız ve şartsız
bir öz-güven geliştirmeliyiz. Dönüp kendimize bakıp ta: ben ne kadar
yetersizim dememeliyiz. Yeter şart biziz. Yeterliliği oluşturan yeterli
yöneticileriz. Bizler kendimizi yönetiriz. Kendimizden kaçtığımız anda ve
görmek istemediğimiz işte o noktada hissettiğimiz duygunun adıdır
yetersizlik. Yeterli öz varlığımızla, kendimizden kaçmadığımızda
bırakacaktır yakamızı sefil duygular. Sefil duygular, bizler ortada
olmadığımızda varlar. Biz varken dimdik duruşumuzla ayakta ve sonra dönüp
bakarak etrafa söylememiz gereken kutsal söz nedir? Tüm sözl erin
anlamları bizlerde bütünleşebilir. Anlamları birleştirip ve bütünleştirip
sonrada kendimizi görebilip yürüyeceğiz kendimize doğru. Kendimizi bulup
yine öz bağrımızda aşk olup sarhoşluk yaşadığımızda, içeceğiz şarabını aşkın
sonsuza dek ve böylece seyr bile kendinden geçecek!
Aşk!
Ve aşk! İlk ve son olanı, yalanı ve gerçeği unutturan ve kendini bile
hatırlamayan büyük oluş. Aşk, derinlemesine bir sarhoş oluş. Aşk, seni nasıl
tanımlayabilirim ben zihinlere? Zihinlerin yaşadığı yerde sen nasıl var
olabilirsin? Kalbimden de geçtim, zihnimden de ben sadece seni istiyorum!
Bana ne! Varlığımı ayırmayacağım artık: zihnim – kalbim , etim ve kemiğim
diye! Seni istiyorum ben sadece. Aşk! Kutsadım seni ve arındırdım
bedenlerden, bedenlerin bana vaat ettiklerinden münezzeh tutuyorum seni her
dem. Aşk! Ve aşk! Kendin olma halinin yüce güneşi. İnsanın kendinde müthiş
belirişi. Sen değil miydin kulağıma fısıldayan: “Sakın unutma beni!”.
Dışarıda arıyor insanlık seni, bedenlerde buldum zannediyorlar senin
gölgeni. Gölgene bile aşık bir insanlık var senin yüksek varlığının dibinde.
Başlarını kaldırsalar görecekler o gölge nereden gelmekte. Gelende sensin,
gidende. Senin olmadığın yerde yokluk bile can çekişmekte.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Türker Ercan,
1 Haziran 1972 doğumlu.
Öğrenciliği hiç bırakmayan bir
öğretmen. Uzakdoğu sporları ile uğraştı.
Felsefe, psikoloji, parapsikoloji konularında ve mantık
alanında uzun yıllar araştırmalar yaptı.
Detaylı bilgi
|