|
Yazar:
Türker Ercan
– 8 Şubat 2008
İnsanın Bilinç
Kaderi
İnsan bir “Bilinç”tir.
Bilinç ise “Fark Etmektir”. Fark etmek ise “Bilmek”. Bilmek bir “Hal”dir.
Hali yaşayan bilir. Halinden habersiz ise kişi, bilmiyor demektir. İnsan
denilen bilincin kaderi “Aşk”tır. Bizler “Aşk”ı bilmek için varız.
Bilemeyenler ise hem kadersiz hem de “Aşk”sızdır. Ancak bilenler
yaşayacaktır. Bilemeyen bilinçlerin ise asla kendilerine ait bir kaderleri
olmayacaktır. Onlar adına başkaları karar verecek ve onlar ölüm anları
geldiğinde ve geriye dönüp baktıklarında aslında kendilerine ait bir
hayatları olmadığını kavrayacak ve başkaları adına yaşamış olduklarını
anlayacaklardır. “Aşk”tan başka bir gerçek yoktur. Diğer gerçek gibi
görünenler bizi onunla buluşturmak için mayalarımızı yoğurur. Yoğrulur
kalpler ve yumuşar ve kıvam alırlar. Önce kaderinizi baştan siz belirleyin.
Tercihinizi yapın ve kararlarınızı verin. “Benlik” mi? Yoksa “Aşk” mı?
Vereceğiniz cevap, bilincinizin kaderi olacaktır!
Önce bir şey fark ederiz.
“Bir şey!” İlk fark ettiğimiz “şey!”. “BEN” deriz adına ve uğraşırız onu
bilmek uğruna tüm ömrümüz boyunca. Sonra bir şeylerin bizi etkilediğini
bilir ve tepki gösteririz, “tepkisel varlıklar” olur ve kendimizi severiz.
Tepkilerimizi haklı bulur ve bize yönelen etkileri kendimize göre
şekillendirmeye çaba sarf ederiz. Benliğimiz doğmuştur artık bizim
bağrımızda. Oluşturulan benlikler. Oluşmuş olan “ben”ler. “Ben” diye
kendimizi tanımlayarak yaptığımız ilk hata, bizi sürükleyip duracaktır ömür
boyunca. Benliğimizi hem çok sevip hem de benliğimizden hep zorumuz
olacaktır. “Ah keşkeler” imiz artık hep yakamıza yapışacaktır. Benlik adına
yaşanacaktır
her şey, benlik adına yaşatılmayacaktır karşı benlikler. Bu ne kadar büyük
bir hata! Benliklerimiz bizim uğurlarına yaşadığımız dünya. Benliklerimiz
bizim kendimize gösterdiğimiz en büyük rüya. Benliklerimiz bizim öz
kabusumuz. Benliklerimiz bizim yaşamaya muhtaç olduğumuz illüzyonumuz.
Artık kendimizi geri
dönülemez bir yolda buluruz. Her algıladığımız bir bilinmeyen ve her
bilinmeyene anahtarımız bir bildik soru : “Neden?” Sonra kardeşleri gelir
peşi sıra “Niçin?”, “Nasıl?”, “Ne?” Biliriz asla bitmeyecek bu soruların
zihnimizdeki serüveni. Tüm bunlar gibi her fark ettiğimiz gerçek tetikler
bir diğerini. Sorular çullandıkça çullanır üzerimize, eziliriz biz, nefes
alamaz ve haykırırız can havlimizle: “Cehalet Mutluluktur!”. Ne fayda! Artık
ne fayda! Arı kovanına bir kere soktuk çomağı ve peşimize düştü arı
kılığındaki bin yabancı. Her bir bilinmeyen ama bilmek istediğimiz bize
karşı sanki bir savaşçı. Durun! Ben sadece “bilmek” istiyorum! Kalsın sizde
sırlarınız. Zaten size tutunup kalmayacağım. Biliyorum, ben bu yolda asla
uslanmayacağım. Bileceğim ben. Sonra tüm sorular da bir yerde kalacak ben
geçebileceğim ama sorular yanıma bile yaklaşamayacaklar.
Her soru; gerçeği kuşatma
uğruna, bizim kendimize kurduğumuz bir pusu! Sonra dönüp kendimizden
başladığımız yolda yine kendimize bakıp sorarız bir soru daha. “Ben Neyim?”
Her farkındalık yaşadığımızda ve daima kendimizi bilme adına tanımlarız
benliğimizi durmadan. Sonra sanki bulmuş gibi sıkıca sarılır ve aslında bizi
bırakıp gideceğini hissederek ayrılmak istemeyiz biz ve çoğu zaman direnir,
direnirde kopamayız bulduğumuzu zannettiğimizden. Gerçekler alnımızın
yazısı! Gelip koparırlar bizi sanki bir bahar sabahı. Yeni bir farkındalık
boy sürmekte, yeni bir dünyanın kapıları önümüze serilmekte. Birden
kanatlanıp uçarız. Niçin? Ah niçin direndim der hayıflanırız. Onu da
tanımlar bağrımıza basarız ve aynı döngü, aynı acı çekişler! Her buldum
sanılan noktada asıl gerçek bize yine sıcacık yüreğiyle gülümser. Fark
edemeyiz nedense, tanımlanabilen “Ben”, “Ben” olamam. Çünkü her tanımda
yaratan ve yaratılan gösterip duruyor bize: Asıl değişmez ve dönüşmez olan
bilin ki “tanımlanamayan”! Tanımsız olduğumuzu da fark ettiğimizde her şey
değişecek ve bize yeni bir bilinç verilecek.
Çoğu
zaman göklerin bu yukarı çekiminden çeker aşağıya bizi mecbur olduğumuz
yeryüzü bedeli. Güdülerimiz başımıza bir çorap gibi geçirilir.
İhtiyaçlarımız ve isteklerimiz! Her birisi bizi peşine takar ve
sürükleniriz. Kaybolur gideriz çoğu zaman. Sonra buluruz bir haz. Buluruz
bir tatmin. Buluruz bir keyif. Ardından acıların karanlık yüzü bize fısıldar
kendi gerçeğini. Kardeşini de almadan bırakmaz senin kollarına gerçek
kendini! Her şey zıddıyla var. Mutlu olmayı kabul ettiğin gibi acı yada onay
veriyorsun. Zıddı olmayan bir gerçeği sen inan bana bu dünyada zor bulursun.
Madem mutluluk var benimde onunla beraber yaşama hakkım var. Böylece
bilincimiz yeni bir savaşa sürüklenir. Her tatminin ardında bir tatminsizlik
mutlaka gelecektir. Çünkü insan hep tatmin olmak isteyecektir. Daima tatmin
arayışları aslında bizi tatmin etmemektedir. Tatminlerin geçici olduğu fark
edilir.
İsteklerimiz ve
ihtiyaçlarımız bizde karmaşık yapılar oluştururlar ve derken bu
oluşturduğumuz karmaşık yapıları duygular diye yaşarız. Sevinip, ağlar,
üzülüp, coşar ve savruluruz duyguların rüzgarında. Kendimizi duygularımız
zannederiz. Oysa duygularda bizim eserimiz. Eserine bakıp aşık olan biz! Biz
neden kendimizi hep kendimizden gizleriz? Acaba illüzyon biz miyiz? Her şeye
anlamını yükleyen ve her anlamda kendini yüklediği anlam diye bilen ve
arayıp duran kendisini kendi oyuncaklarında, bulamayınca ağlayan bulunca da
arayışını unutan. Sonra yine aramaya başlayan “Kendini arayan BEN”! Hep
dışına bakıp dışarılarda aranılan başta kabul edip aldandığı ilk yargının
kurbanı olan! Kendinden geçmeden kendini bulamayacağını nihayet kavrayan bir
sonsuzluk öyküsüyüz biz.
Ve
zihnimiz! Anlamlandırabildiklerini ayırır ve gruplar oluşturarak kendi
metotları ile çalışır. Her baktığında parçalara! Daha da ince bir fark
bulan. Her baktığında bütüne! Onu da bütünleyen olduğunu kavrayan. Her
parçaya bir bütünsel değer biçen ve bütün zannını anlamlı bulan ve bunları
birbirlerine göre yargılayıp duran ve bu yargılamalar sonucu değer oluşumu
başlatan ve tümünü birden her türlü etkileşim halinde birbiriyle işlevsel
kılan, her işlevde bir yapı oluşturan ve kurduğu tüm yapıyı uyum içinde
yaşamaya çalışan zihnimiz. Zihin de kendi delillerini arar ve zihinde kendi
yapısıyla insana yeni farkındalıklar sunar. Ama zihin öndedir. Tepkisel
süreçleri, güdülerini ve isteklerini ve duygularını bilmektedir. Zihin bilir
ki: Her fark ediş basamağı ve her algı yanılsaması kendi eleklerinden
geçmektedir. Ve zihin bilir: İnsan her şeyi zihni ile algılayıp zihni ile
fark edebilmektedir.
Eserlerimizi gözden
geçirip, bir şey eksik deriz! Yatay farkındalıklar süreci artık kendini
feshetmiş ve dikey hareketlilik kendini göstermiştir. Anlarız yeni bir
farkı: Yaşadığımız bu algılar bizden gizliyor bir aydınlığı. Fark etmek “ne
olduğunu” fark etmek değil, “ne olmadığını” fark etmektir. Her şey zıddında
gizlidir. İçinde bulunduğum dünya değil. İçimdeki dünya. Benim hayatım
değil. Hayat benim! Bu süreçte kişi yaptığı bütün tanımlamaları “değil”lendirip
“zıddı”na yönelir.Bu süreç yaklaşımı: Hep olmadığı şey olduğunu bilerek
kendine gidiştir. Başta kendini bir şey yada şu oluşum diye tanımlayan,
zaten kendini tanımladığından kendisine asla gidemeyecektir. Kendisi
kendisine engeldir. Biz tanımlamalarımızla evreni ve kendi gerçeğimizi fark
edemeyiz.Kendimize ulaşmak için biz, olmadığımız her şeyi elemeliyiz. Ta ki
geride bizden bir şey kalmayıncaya kadar. İşte o zaman tanımsız olan oluruz
ve kendi varlığımızda tüm yanılsamalardan kurtulmuş yepyeni bir can buluruz!
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Türker Ercan,
1 Haziran 1972 doğumlu.
Öğrenciliği hiç bırakmayan bir
öğretmen. Uzakdoğu sporları ile uğraştı.
Felsefe, psikoloji, parapsikoloji konularında ve mantık
alanında uzun yıllar araştırmalar yaptı.
Detaylı bilgi
|