|
Yazar:
Türker Ercan
- Nisan 2008
Doğanın Nefesi
Bir Masum Ruh Üfledi

Her “çok geç”, bir “çok
erkendir!” Bütünleşmenin olduğu yerde her şey sadece sevgidir. Böylece
ruhlar birbirlerini bilebilir ve sonlar yepyeni başlangıçlara çevrilir.
Dönüp durur artık zaman küresi gönlümüzde; gönlümüzü bıraktığımız o sevda
tepesinde yeşeriyor bakın “bütün sevdalar bir umudun yarattığı müthiş
gerçekte!
Tüm umutların kesildiği
bir dönemeçti. Gecenin zifiri karanlığı ve göz gözü görmez bir süreçti.
Adeta her şey için oldukça geçti. Karanlığın zifiriliğinde ve ruhlar
titrerken korku içerisinde, bir şeyler meydana geldi. Önce hafiften bir
rüzgâr esti. Karınca, arıya yöneldi. Bu rüzgarda neyin nesi? Sonra boynu
bükük bitki kımıldadı, gülümsedi ve çiçek açtı. Arı hareketlendi. Bülbül
gelip güle aşkını ilan etti. Bir sevgidir yayıldı gitti ormana.
Ağaçlar
neşeli! Orman perileri de geldi. Ortalık iyice şenlendi. Sevinçten ağlatıcı
bir manzara. Durum böyle olunca, tutamadı bulutlar kendilerini. Ormanın
üzerinde bulutların gözyaşı seli bir anne şefkati gibi ormanı sarıverdi.
Doğuşa geçti sabah! Bir anne güneşle birlikte bir can doğuracak. Doğumda bir
can’ın bilgeliği! Ölüm ise gerekli. Birbirinin ardında gizlenen gizem
perdeleri. Doğuşa geçti sabah! Doğumda bir can’ın bilgeliği! Sonra güneş te
çıktı saklandığı dağın arkasından. Güneş daima sıcacıktı. Sıcacık bir sevda
gibi ruhları ısıtandı. Güneş olmasaydı eğer ormanı kim anlayacaktı? Güneş
sadakat, güneş doğru. İki ucunu tutamadığımız bir gün eğrisinde, güneş bir
yılan gibi akıyordu. Sıcacık bakışlarıyla bizi hep korurdu. Bugün güneş daha
bir sıcak bakıyordu. Sanki bir şeyler olmuştu. Periler gülümsedi. Onlar
neler olduğunun farkında idi. İşte o an “Doğanın Nefesi” Bir “Masum Ruh”
üfledi!
Böylece yemyeşil bir
ormanın kollarında buldu kendisini. Buraya ne zaman ve nasıl gelmişti? Bu
sorunun yanıtını bilmek istiyor gibiydi. Sonra vazgeçti. Nedenler, niçinler
ve nasıllar bu ormanda gereksizdi. Tüm soruların cevabını buldum dedi
haykırarak! İşte cennet işte gelecek, işte geçmiş! Hepsi bu ormanın
içerisinde bütünleşmiş. Güzelliğin yaşlanmayan hali! Tazeliğin solmayan
nefesi. Ruhumu doyuran sevdanın tüm yüceliği! İşte bu ormanda buluyor
kendisini. Tüm cevaplar aynı imiş meğer dedi. Tüm sorular farklı gibi
görünürken. Cevapların aynı oluşunda buldum “Birliği”! İnsanlar ormanlara
gelmeli. Ağaç dikmeli ve dünyayı cennete çevirmeli. Büyürken dikilen ağaç
bir insanın kalbinde, ağaç mı büyüyor yoksa benim sevdam mı? Koparılırken
bir çiçek dallarından; kopan benim yüreğimdir, birliğin bağrından.
Koparmayın beni, ben bir ağacım. Koparmayın beni, ben bir ormanım! Dikmeyin
üzerime demirden kafesler. Benim ruhum ancak ormanın güzelliğinde kendisini
seyreder. Acıyın insana ve doğaya! Ayırmayın insanı doğasından! İnsanın
doğası, doğadaki insandır. Ayrılık yok! Ayıran kafalar birliği bulup
yaşayamazlar. Ben bir ağacım! Ben bir ormanım! dedi “Masum Ruh” ve o
ormandan bir daha asla geri gelmedi!

Söylenecek çok sözü var
gibiydi “Masum Ruh”un. Sözlerine devam etti: Ben bir gerçeğim, elbisem yok
benim. Çırılçıplak sadeliğimde gerçeğim. Tüm varlığımla ruhumu sergilerim!
Ben bir çıplağım! Çırıl çırıl olanım. Gerçeğin kollarıyla ben elbisesiz
saranım. Utanırım insanlığın düştüğü hallerden. İnsan olma şerefi yerlerde
gezerken kat kat elbiseler giyemem! Çırıl çırıl çıplaklığımla ben. Aldım
koynuma sırlarımı. Üşüyen ruhuma da bir ateş yakıldı. Ateşiyle beni de bir
ruh sardı. Cehennem sıcaklığıyla sardı o yürek beni. İşte bu! O yüreğin
gizemi, sıcaklık onda gizli. Ben bir çırıl çıplak gerçeğim.
Her bitişin bir başlangıç
olduğu ve her başlayanın bittiği ve bitiş ile başlangıcın bir daire gibi
dans ettiği bu olası rüyada bizler olmasını istediklerimizi yaşıyoruz. Olası
olanı “olan” yapıyoruz. Yaratıyoruz hayalimizde ve yaşıyoruz zanlar üzere
kurduğumuz benliğimiz ile. Dünde söylenenler dünde kaldı. Yeni sözler
yaratıldı. Kırkını çıkardık hayatın. Şimdi önümüzde duruyor artık yepyeni
rüyalar yarınların. Artık dünün hükümlerini rafa kaldırdım. Ben yaşayan
zamanım! Zaman da benim mekân da. Mekânı döşeyip bir sofra gibi önüme, zaman
küresinin içine daldırdım kepçemi. Tüm olasıkların oluyor olduğu gerçeği!
Yaşayan benim! Hayat bulan. Yaşamlarıma sonsuz versiyonlarda mutluluklar ve
acılar dağıtan. İkilikler yaratan ve bu döngüde ruhları olgunlaştıran.
“Bir”e ulaşma rüyası ile sonsuzluğu ruhların önünde uzatan. Uzattıkça
yakalanamayan. Yakaladım sandıkça ruhlar, kaçıp duran benim! Ben adı
konulmamış gerçeğim! İsimsiz olanım ben. İsmim yok benim. Ben tüm isimlerim.
Her isim benim ama hiçbirisi değilim. Her şeyin başladığını sandığı anda ve
yine her şeyin bittiğine inandığı noktada bir ruhun, ben o ruhun içinde
barındırdığı umut ve umutsuzluğum! Ben sadece “Ben”im. Ne ötesi ne de
berisi. Aslında olmayan varlığın yokluktaki kendisi. Benim Rüyam.

Sonra konuşmaya devam
etti. Acaba anlatmaya çalıştıkları neydi? Önce hafiften dalgalar vardı.
Koskocaman deniz sanki uykudaydı. Uykusu ağır ve derindi. Gördüğü rüyanın
hiç bitmemesini istiyor gibiydi. Birazdan sabah olacak. Güneş onu uykusundan
uyandıracak. Sonra yükselerek onun yüreğinde ona sevda kahvaltısı sunacak.
Bulutlar kıskanacaktır güneşin sıcacık yüreğini biliyorum. O nedenle kendimi
hep güneşin sıcağında eritiyorum. Eriyorum, eriyorum ve bitiyorum. Her
bitişimde yeni bir nefesle diriliyorum. Güneşin sımsıcağında erimek ne güzel
şey. Sıcaklığın içerisinde su, suyun içerisinde ateş olabilmektir marifet
denilen şey. Ateşin suya, suyun da ateşe dönüştüğü bu büyük varoluşta,
ateşin ve suyun aynı olduğunu insan kavradıkça! Yıkılacaktır tüm derin
perdeler. Her perde insanı kendi gerçeğinden gizler. Gizlilik devam ettikçe
de tüm benlik illüzyonları, hep saklayıp duracaktır asıl yaşayan öz varlığı!
Sonra durgun deniz ani bir hamleyle kabardı. Güneş bile bu kabarma
karşısında şaşkınlığını saklayamadı. Kabardıkça genişledi ve o derecede
yükseldi. Kendinden geçmişti koskocaman deniz. Kabaran kimdi, neydi? Deniz
tüm bu olup bitenlerden habersiz idi. Büyük bir hamle, büyük bir
kendiliğinden gayret! İlk kalp atışı gibi, deniz coştu coştu ve sonra tekrar
durgunluk ve sükûneti ile buluştu.
Sonra “Masum Ruh”!
Göklerin altına bağdaş kurup oturdu. Yağan yağmurun sıcaklığında huzur
arıyordu. Zaman zaman herkesten uzaklaşıp yalnız kalmak istemesi onun başka
bir huyuydu. “Masum Ruh” göklerle sohbete koyuldu. Gökler konuşmuyor sadece
ağlıyordu! “Masum Ruh” ise ağlamamaya çalışıyordu. Ve sözlerine başladı:
Yağmur yağıyor! Gökler halime acıdı ve ağlıyor! Göklerdeki merhamet başka
hiçbir şeyde bulunmuyor! Yağmur yağıyor! Gökler ağlıyor! Bir genç kızın
yitirdiği düşleri gibi kaybettim kendimi! Yağmur yağıyor ve benim arınma
vaktim geliyor! Ey Gökler! Merhametin bu kadarını kaldıramıyorum! Artık
ağlamayın! Düşen gözyaşlarınızı tutmaya yetişemiyorum! Beni daha fazla
yormayın! Ana rahmi gibi sardı huzur dört bir yanımı! Yeter artık sevginizde
boğulacağım!

Sonra “Büyük Dağa”
sevdalandı. Dağ onu kendisinden arıtacaktı. Geride bırakarak kocaman bir
boşluğu, çıkıyordu dağın zirvesine doğru. Kan ter içinde kalıp iyice
yorulmuştu. Sonra birden umutları ellerinden tuttu. Diz çöküverdi o an!
Dizlerinin bağları çözülüverdi! Umutlarını tekrar bulduğu zaman. Gözleri
nemlendi. Umutlarına sarılıp hasret giderdi. Öptü umutlarının alnından.
Umutlarına sarılıp ta tekrar direnişe geçtiği an! Vakit dar ve zaman bir
engeldi. Zirveye bir an önce ulaşmalıyım dedi. Umudunun gücüne dayanıp yola
devam etti. Neyi bulacak neyi bilecekti? Belki de boşluğu ele geçirecekti.
Sonra olsun dedi. Baştan ne bulacağımı bilseydim eğer Bulduğumu arıyor
olurdum dedi. Aslında bulmak yoktur. Arayan her şey olur düşüncesindeydi.
Ama ortada bir gizem vardı. Bu belliydi. Hep bu günü beklemişti. Onun adı
henüz belirsizdi.
Derken
“Saklı Seçilmiş” seslendi: “Kontrol edemediğin şey senin değildir” dedi.
Kontrol kendi öz yapına tam bir hâkimiyettir. Kontrol etmen gereken senin
öz nefsindir. Büyük düşman sensin. Büyük dost sensin. Kontrol sayesinde
kendi gerçeğini görmelisin. Seçimlerinde kontrol üzere hareket etmelisin.
Neye göre, nasıl ve hangi şekilde? Göreceliğin olduğu her yerde, iyi ve kötü
yoktur. Nerden bakıyorsan eğer, sana o şekilde bir doğru bulunur. Doğruların
senin kabullerindir. Her ruhun kabulleri kendi doğrularıdır. Gerçek ise tüm
doğruları kuşatan asıl yapıdır. Bu yapının adı kontroldür. Kontrolü
sağlayamazsan eğer kontrol altında olursun. Kontrol altında olan ise özgür
olamaz. Tanımladığın özgürlüğün karşısında bir bedel ödeyeceksin. Bu bedeli
öderken ve ödedikten sonrada kendini farklı hissedeceksin. Böylece her
halükarda özgür olamadığını göreceksin. Çünkü sana ne söyleniyorsa, sen onu
yapansın. Kontrolden çıkmak istiyorsun. Böylece kontrolü tehdit ediyorsun.
“Kontrol”, tehditleri ortadan kaldırmak üzere programlanmıştır. Kaçak bir
hayat yaşayacaksın. Kaçmazsan eğer kontrol tarafından sonlandırılacaksın.
Hep kaçıp özgürlük adına savaşacaksın. Böylece kendi doğruların adına
tanımladığın özgürlüğü kaçarak yaşatmak zorunda kalacaksın. Bilmiyorum!
Belki başaracaksın! Kontrol üstü yapıya ulaşacaksın! Yapı mimarı olup
“kontrolü” yeniden tanımlayacaksın. Bir gün mutlaka anlayacaksın. Kaçan da
sensin, kovalayan da. Kontrol de sensin, özgürlük savaşçısı da!
“Masum
Ruh” kendisini dinledi. Sonra tüm yapıyı ruhunda deşifre etti. Yeni bir yapı
kurması gerekliydi. İçindeki kontrol onu böylece yönlendirdi. Sonra “Saklı
Seçilmişle” göz göze geldi. Onun gözlerine bakabilme cesaretini nihayet
gösterebildi. Aydınlık çehrenin ortasında bir güneş gibi ışıyan parlak ve
iri gözler! İşte tam o anda büyük şaşkınlığın merkezindeydi. İlk defa
görebildiği “Saklı Seçilmiş” kendisiydi! Sonra “Saklı Seçilmiş” kayboldu
birden. Geride bıraktığı o tertemiz izden, başı dönüyordu o temizliğin
parlak renginden!
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Türker Ercan,
1 Haziran 1972 doğumlu.
Öğrenciliği hiç bırakmayan bir
öğretmen. Uzakdoğu sporları ile uğraştı.
Felsefe, psikoloji, parapsikoloji konularında ve mantık
alanında uzun yıllar araştırmalar yaptı.
Detaylı bilgi
|