|
Haluk
Tunç İlker
DeğiŞİM Şimdi.
İnsanın, çevresini ve yaşamını arzu ettiği şekle sokması, yine
kendine, düşünce ve duygularına bakması ile mümkündür. Kendini
değişime açmayan, yeniye direnen pek çok insan tanıdım yakın
çevremde. Değişim kalıbının sevgiye dönüşmesi, her çeşit
yargının, korkunun, değersizliğin hayatımızdan çıkması için bir
başlangıçtır. Ve anahtar: Niyet ve Niyetin Sürekliliğidir.
Hayatıma iki farklı dönemde giren Okan Bey de, bu gözle
görülmeyen direnç çemberi ile birlikte dolaşıyordu. Yeni olan
her şey çemberin dışında kalıyor ve hayat eskisi gibi devam
ediyordu onun için.
O, işyerinin en
kıdemli çalışanıydı. On sekiz senedir aynı pozisyonda, aynı masa
ve sandalyede benzer projelerde görev almış; işyerinin çalışma
kurallarını, üretim sistemini o kurgulamıştı. Patronuyla ve
çalışanlarla olan ilişkilerini hep belirli bir çizgide tutmuştu.
Belki de bu yüzden, bu ofiste herkes ona, "Okan Bey" diye hitap
ediyordu; yaşına duyulan hürmetten çok, bu, personelle onun
arasında kurulamayan yakınlığın bir sonucuydu.

Değişimin
imkansız olduğuna olan inancı, ofisi herkes için bir hapishaneye
çevirmişti. Her gün, bir adım bile ileri gitmeksizin, neşesiz,
umutsuz bir ruh halinde akşam olsa da eve gitsek diye
bekliyordu. Teknolojinin gelişimi, anlayışların değişmesi,
çevreyle birlikte yeni gelen personelin beklentileri, tüm
bunlar, her açıdan, onu ve ofisi değişime zorluyordu.
Bu
değişimin mimarı, bir bahar günü, Okan Bey’deki şifreleri çözen
o ağaç olmuştur. Bir ağaç...
İşte o gün, öğle
paydosunda, hastanenin arkasındaki boş araziye ikinci
gidişimizdi. Tek başına olanca ihtişamıyla bizi karşıladı Üçdal.
Şimdi Üçdal’ın adını ve yarattığı değişimi burada çalışan herkes
biliyor. Ona bu ismi Okan ağabey verdi. Oysa, kışın, benim
Üçdal’la ilgili anlattığım her şeyi, bir çılgınla
konuşuyormuşcasına dinliyordu; ‘Kuru bir ağaç işte’ demişti, ‘Ne
bekleyebilirsin bir ağaçtan’.
İlk ziyaretimizde
ağacın dallarına takılı duran uçurtmadan baharda eser yoktu.
Okan ağabeyin ağaçla ilgili ilk fark ettiği şey de o uçurtma
olmuştu. Değişim diye başladığım o uzun konuşmayı tam da bu
farkındalığın bana verdiği cesaretle sürdürebildim. Bu sadece
bir ağaç değil demiştim, bu zamanın kayıt defteri, bu yaşamın
yaşlı, sessiz tanığı, Gaia’nın akciğeri ve ağaç deyip geçtiğimiz
bu canlı değişimin en durağan göstergesi. Genellikle insanların
gözlerinin içine bakarak konuşurum ama bu kez Okan Bey’in
tepkilerini umursamadan durmaksızın kendi içime bakarak
konuşmuştum. Ben dediğimi hatırlıyorum bu ağaçla konuşabiliyorum
onu duyabiliyorum; bana, iki gövdenin birleşiminden ve üç ana
daldan oluştuğunu söyledi. Dibinde oturup soluklanan çok insan
olmuş ama uzun ve yatay dalında sallanan, üzerine tırmanan
çocukların dışında onunla ilgilenen çok az kişi tanımış. Tam 73
yaşındaymış ve bir dalı iki kış önce kurumuş. Köklerinin
toprağın üzerine çıkan kısmında bir kalp ve içerisinde C ve A
harflerinin kazılı olduğunu; C harfinin, bu kış tamamıyla
silinmesinden sonra bir aşkın bittiğinden endişe duyduğunu
hissettirdi bana; Okan Bey dedim; yalan söylemiyorum. Bu şöyle
bir şey : Başka bir bilince onun izniyle dahil olmak. Bakın
dediğimi hatırlıyorum kazılı harfi göstererek; bu dalında da 5
yıl önce kurbanlık bir koyun varmış, şu ipi görüyor musunuz.
Aslında ben bile şaşırıyordum söylediklerime ancak içimden peşi
sıra çıkıyorlardı işte.
O gün pek çok şeyden
konuştuk Okan Bey’le: Tepedeki kuş yuvasından, karıncaların
izlediği yolun mantıksallığından, doğada tam 90 derecenin
bulunma olasılığından, yaprak çapının kök çapına eşit oluşundan,
çiçeklenmeden, yaprak dökümünden, kokulardan, mevsimlerden ve
tabi değişimden. Bu ağaç bana şunu söyledi dedim son olarak: Ben
hep buradaydım ve yine de bugün, benim için dünden farklıdır.
Sanırım Okan ağabeydeki değişimi tetikleyen bu şifreydi. O
günden sonra pek çok kez geldik Üçdal’daki değişimleri
gözlemlemeye. Ayakkabılarımızı ve çoraplarımız çıkartıp
oturuyorduk dibine. Bir keresinde Kim bilir dedi Okan ağabey,
Üçdal da bizdeki değişimin farkındadır.
UMUT
Hani, yeşil, maviydi, derin,
Hani temiz, engindi deniz!
Nerededir?
Hani, o bulut bulut,
Kuşak kuşak, gök, ışık!
Hani, demin buradayken umut;
Unuttun,…şimdi
nerededir?
(Temmuz ’91)
DOĞUM
Benim mum olup yanmamı bekler,
Şaşkın, omzuma konan ikiz melekler.
Ne bir baltanın sapı,
Ne bir yuvaya kapı,
Ne de paspas!
Ne bir sorumluluk yüklenmişliğim var,
Ne de bir eylem.
Ben ve görkemli gövdem,
Hazırlan yaşamı göğüslenmeye.
Sancıların geçici olacak.
Bugünler, yarına
gebe.
(Temmuz ’98)
ZİNCİR
Yek, bugündü dün
Dü, yarın.
Hızlı, ani, yok gibi.
Yeni doğan güne eş,
Güneş, güle güle derken düne,
Ölüme bakın;
Doğuma ne yakın…
An çok derin,
Durun,
Doğuma
bakın.
(Temmuz ’99)
|
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Haluk Tunç İlker, 1969 İstanbul
doğumlu. Mimar, Feng-Shui danışmanı. Şiir ve çocuk masalı
çalışmaları, onun için, içsel denge arayışının ve barışa
özleminin yansımaları.
Detaylı Bilgi
|