|
Yazar:
Luke Skyvolkan
– Mayıs 2008
Gir Dap
Sağ eliyle bıçağı
tutuyordu sol eliyle ekmeği. Tereyağı ekmeğin üzerinde kayarken, kısa süre
önce beyninde oluşturduğu cümleler de tereyağının ekmekte kaydığı gibi
kaymaktaydı. Tereyağını nasıl plansız, gelişi güzel sürüyorsa ekmeğe,
laflarını da plansız ve gelişi güzel söylüyordu yüzüme. O bizim için
geçerliliği olan bir konudan bahsediyor, dün gece gittiği sinemanın
eleştirisini yapıyor, tarifini yeni öğrendiği yemeği yaparken her şeyi nasıl
berbat ettiğini anlatıyordu. Bense onu dinliyor ve anlattıkları hakkında
sorular soruyordum. İlgili gibi görünmeye çalışmıyordum, gerçekten
ilgiliydim. Seviyor gibi yapmıyor, gerçekten seviyordum. Ne aklımdan
elindeki bıçağı onun boğazına sapladığımın geçtiğini biliyordu, ne de onun
boğazına sapladıktan sonra ortaya çıkacak sonuçların, hayatımı mahvedeceğini
düşündürüp içime bir korku yerleştirdiğini. Gözümde ne bir katliam belirtisi
vardı ne bu düşünceyi düşünmemden ötürü hissettiğim pişmanlıkla harmanlanmış
korkunun pırıltısı. Onunla konuşuyordum. Yüzüme bakıyordu. Gözlerinin
mavisine dalıyordum. O, anlatıyordu. Çok uzaklarda
biri Jack London okuyordu. Ben, Franz Kafka sanıyordum.
"Onu öldürsem ne olur?"
sorusu ve bunu sormamdan ötürü duyduğum vicdani fırtına ile üşüyordum...
Deli miydim? Hayır.
Sadece öyleydim.
Zihnimi işgal eden
benliğimin bu öldürülmesi gereken kısmının başını kesmek için düşünsel
orağımı içsel insanımın boynuna doğru sallarken o da bir ışın kılıcıyla
üzerime geliyordu.
Ve ben bir sınır
ihlalinin farkına vardığımda o, gideceği yere varmak için binmesi gereken
taşıta geç kaldığını fark etmiyor, hala tereyağını sürdüğü ekmeğini yiyip
havadan sudan konuşmaya devam ediyordu.
Tüm bu aklımdan geçenleri
sanki hiç düşünmemiş gibi yaparak önce saatime baktım sonra
gözlerine."Çabuk...Geç kalacaksın." dedim. Hala maviydiler. Demek
ölmemiştim.

Saate baktı
"İnanmıyorum!" dedi.
Nüfus cüzdanında
‘Dini’ yazan yerde bir saat şekli olduğunu düşündüm.
Zamanın yüceliğine hayran
olup egemenliğine tapınan bir insan tipi, Milyonlarca
kişinin bir heykele tapmasından çok daha mantıklıydı.
Neye inanmadığını merak
ettim. Saate mi yoksa zamana mı?
Bana göre kural basitti:
Her saat bir zaman makinesidir. Ve bütün makineler gibi saatler de
bozulabilir. Her zaman!
Aniden ayağa kalktı. Seri
bir biçimde evden çıkmak için kapıyı açtı ve benim yanımda unuttuğu beni
hatırlayarak geri döndü. Dudaklarımdan uygulaması gereken bir prosedürü
uygular gibi öptü.
"Dikkatli ol. Tamam mı?"
dedim.
"Dikkat ederim!" dedi.
Kapıyı kapattım. Az önce
zihnimi işgal eden düşünceler kapının diğer tarafında kalmıştı.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Luke Skyvolkan,
1984 İstanbul doğumlu. Birçok spor dalıyla ilgilendi. Denize
karşı çok büyük bir sevgi duyuyor. Yaprak sarmaya bayılıyor.
Boşu boşuna hüzünlenip, sahip olunan her şeyin bir gün çöpe
gideceğini, bile bile yaşanılan olumsuzlukları kafaya
takarak hayatı kendine zindan eden insanlara üzülüyor.
Detaylı Bilgi
|