Yazar:
Seblâ Kutsal
– Temmuz 2008
Tanrı’ya
Giden Yolu İnançsızların Kanıyla Açmak
“Ölümlü,
mezarlıkların örtüsünün altındakini düşün! Kurtçuklar tarafından yenmiş,
etsiz, sinirsiz bir beden veya eti kalmamış, çözülmüş, eklem yerleri
ayrılmış, ortadaki kemikler… Çürümüş, kokuşmuş yırtık karın… Yüzün şeklini
bozan, yarı kemirilmiş burun…”
1594 yılının
Avrupa’sında, “Hayatı hor görme ve ölüm karşısında teselli” adlı eserinde bu
mısraları kaleme almış şair Jean-Baptiste Chassignet. Tüm ürkütücülüğünü
tasvir ettiği ölüme meydan okumuş kalemiyle. Hayat bir kelebek kanadıyken,
ölüm bronz bir heykel gibi. Ölüm hep orada ve kaçınılmaz. Şairler bile,
şiirlerinde Tanrı’ya sığınıyor ölümün bileği bükülmez gücünden. İnanç
doluyor dizelerine, örtmek için yaşamlarına hükmeden korkuyu. Peki, kim
saldı bu korkuyu? Ölmeden mezara girer gibi, bu iç sıkıntısı, mezar
tasvirleri, genç yaşlarında ihtiyar olmaları hangi sebeptendir? Ceset
kokusu… Hayır! Eceliyle ölenlerin çürümeye başlayan bedenlerinin kokusunu
bastıran bir şey var; Yanık kokusu!
Ortaçağ
Avrupası’nda toplum üç sınıftan oluşuyordu: Tanrı’nın görevlileri
(Kilise’nin
adamları), savaşanlar (şövalyeler) ve çalışanlar. Üçüncü sınıf yani en büyük
dilime sahip kesim, çalışarak diğer iki sınıfı beslerdi. Din adamları okuma
yazma bilir, halk dili yerine Latince kullanırdı. Çalışanlar ise okuma-yazma
bile bilmeyen cahil insanlardı. Sosyal ve kültürel hayata, böylece,
kolaylıkla hâkim olan Kilise, gücü sarsılmasın diye, kurduğu düzende, halkın
ulaşabildiği yegâne bilgi olan dini bilgiyi bile, sınırlı ve seçilmiş bir
şekilde, halka bir lütuf olarak sunardı. Okullara ve kütüphanelere sadece
din adamları girebilirdi. Katolik Kilise’nin, halkın üzerinde bu denli nüfuz
sahibi olmasına rağmen, Kilise tarafından hoş görülmeyen bazı fikir
akımları, eylemler veya inançlar toplumda yer edinebilmekteydi. Bu nedenle,
başını cadılıkla ilgili uğraşların çektiği dini açıdan “sapkınlık” diye
nitelendirilen düşünce ve fiilleri yayanları avlamak için, Roman katolik
mahkemesi uygulaması olan Engizisyon icat edildi. Bu “kutsal” mahkemeler,
13. yüzyılda İspanya başta olmak üzere, Portekiz ve Fransa gibi bazı Avrupa
ülkelerinde uygulamaya geçirildi. Engizisyon kurallarına göre astroloji,
otacılık, vb. uğraşlar cadılara özgüydü.
Bir
kişinin, Kilise’nin katı din kurallarını benimsemeyip, daha anlayışlı ve
insancıl bir din yorumunu desteklemesi ve bu doğrultuda mevcut uygulamaların
reformunun, çağın gereksinimine uygun şekle getirilmesinin daha iyi
olacağını belirtmesi ise, din adamlarının “din elden gidiyor” çığlıkları ile
bu kişiyi hedef göstermeleriyle nihayetlenirdi. Kilise, bilimi ve bilimsel
bilgiyi de kendisi için çok kuvvetli bir düşman olarak gördüğü için “günah”
ilan etmişti. Kurulu sistemin, din adına ufacık bıraktığı beyinlere düşecek
her bilimsel bilgi ışığı, bu ışıkla aydınlanan bireyin, Tanrı’nın mutlak
doğrularından başka doğru aramaya yönelmiş bir din karşıtı olduğunu
kanıtlamaya yeterdi. Buna en güzel örnek, modern fiziğin ve teleskopik
astronominin kurucusu Galileo Galilei’nin Kutsal Engizisyon'ca kitabının
yasaklanması ve yetmiş yaşında, kendi evinde göz hapsine mahkûm edilmesidir.
Bunlar ve burada sayamayacağım (kimileri, öyle gösterilmese de siyasi ve
ekonomik olan) birçok neden, kişinin türlü işkencelerden geçmesi, hapse
atılması ve bir miktar odunun üzerinde diri diri yakılması için yeterli
suçlardı. Diri diri yakılma, din adamlarının Tanrı adına yaptığı, dini
koruyan ve “suçlu” ya kendini savunma hakkı verilmeden, kimi zaman
dedikodulardan, iftiralardan, söylentilerden yola çıkılarak karar verilen
bir ceza idi.
Engizisyonun katlini
uygun gördüğü ünlü simalardan bazıları şöyledir; Amaury de Chartres; Filozof
ve din bilimci. 1209’da, Fransa’da, çalışma arkadaşlarıyla beraber yakıldı.
Cecco d'Ascoli Francesco Stabili; Fizik ve astroloji ile uğraşıyordu.
1327’de, din hakkında kötü konuşuyor denilerek, İtalya’da yakıldı. Giordano
Bruno; Bilimsel merakı ve eleştirel düşünme şeklini benimseyen, hümanizmden
ölüm anında bile geri dönmeyerek sembolleşmiş filozof ve din bilimci. Bizim
dünyamıza benzer sayısız dünyaların yer aldığı, uçsuz bucaksız bir uzay
fikrini gösterdi felsefi yazılarında. 1600’da Roma’da, fikirlerini
haykıramasın diye ağzı tahta bir gemle ezildikten sonra yakıldı. Étienne
Dolet; Şair, basımcı ve fransız hümanisti. Materyalizm ve ateizm düşünceleri
nedeniyle, 1546’da, kimliği belirsiz kişilerce işkence gördü, boğularak
öldürüldü ve kitaplarıyla yakıldı. Jan Hus; Çek din bilimci ve din
reformcusu. 1415’te “dinden sapma” suçuyla yakıldı. Jérôme de Prague;
Reform hareketinin önderlerinden Wyclif’in fikirlerine destek verdiği ve Jan
Hus’un arkadaşı olduğu için, “sapkın” olma suçuyla 1416’da yakıldı.
.jpeg)
Gabriel Malagrida;
İtalyan cizvit misyoneri. 1761’de, Portekiz’de, önce işkence gördü sonra
yakıldı. José María Morelos y Pavón; Meksikalı din adamı ve isyancı. 1815’de
kurşuna dizildi. Michel Servet; İspanyol asıllı din bilimci ve hekim. Kanın
akciğerlere, oksijen almak için girdiğini keşfetti. Hristiyan üçlemesinin
(baba-oğul-kutsal ruh) bir dogma olduğunu ve Hz. İsa’nın Tanrı olmadığını,
Tanrı’nın görevlendirdiği bir insan olduğunu söylediği için 1553’te yakıldı.
António José da Silva; Yahudi drama yazarı. Hristiyan olmadığı anlaşıldığı
için 1739’da, Portekiz’de yakıldı. Triora cadıları; Triora’da 33 otacı kadın
“cadı” denilerek işkence gördü, hapse atıldı. Kimileri hapiste, kimileri
işkence sırasında öldü. Lucilio Vanini; Natüralist ve filozof. Dine hakaret
ve ateizm gibi suçlardan, Fransa’da, 1619 yılında önce dili kesildi sonra
boğuldu ve yakıldı. Henri Voes ve Jean Van Eschen; Brüksel’de, 1523’te,
Luther doktrinine geçtikleri için yakıldılar. İnfazları 4 saat sürdü. Jeanne
D’Arc; 1429’da, Fransa’da bulunan Orléans’ı, İngiliz işgalinden kurtardı.
Fransız din adamları tarafından oluşturulan mahkemede, “sapkın” olduğuna
kanaat getirildi. Hristiyan din adamlarının eleştirdiği diğer şey ise, bir
kadın olarak ordunun başına geçmiş olmasıydı çünkü bu davranışla ev işleri,
hayvanlar ve çocuklarla ilgilenen klasik kadın rolünün dışına çıkmış
oluyordu. Fransız ordusuna başarı kazandıran Jeanne d’Arc, fransız din
adamlarınca cadı denilerek, suçlu bulundu. Rouen’de yakılarak öldürüldü.
Bu
sayılanlar, engizisyon mahkemelerinin gazabına uğrayan ünlü simalardan bir
kısmıdır. Bunun dışında, şeytanın bile aklına gelmeyecek işkence
yöntemleriyle, birbirinden farklı ithamlarla sorgulananların, toplu halde
yakılanların, hapse atılanların haddi hesabı yoktur. Şimdi baştaki soruya
geri dönelim; Kim saldı bu korkuyu? Gücün, iktidarın ve mutlak haklılığın
tadına varmış din adamları, din bilginleri! Dinin, siyasete, ticarete,
sosyal adaletsizliğe araç edilmesinin en güzel örneklerinden birisidir
engizisyon uygulaması.
Halkın kanından
beslendikçe büyüyen sahte dindarların, bilim, düşünce ve hümanizme olan
düşmanlığı, göz ardı edilemez bir gerçektir. Onlara göre din, sadece öteki
dünya için yaşamayı emreder. Kendileri, bu dünyanın nimetlerinden sonuna
kadar faydalansalar da, halka, dünya nimetlerinin hepsini yasaklarlar,
onları, âdeta ölmeden kabirlerine koyarak, haksızlığa, sömürüye, yalana
karşı koyamaz hale getirirler ve böylece erklerini sağlamlaştırırlar. Her
türlü, insancıl dini yaklaşım ve yorum, bilimsel gelişme, bu sarsılmaz gibi
görünen güç abidesi için birer düşmandır, tehlikedir.

Bu ayın (Temmuz) 14’ünde
Fransa’da yıldönümünün kutlandığı Fransız Devrimi, 1789 yılında, bu
bağnazlığa karşı atılmış, belki de en sert yumruk olmuştur. Bu devrim,
halkın her yönden büyük sıkıntılar yaşadığı bir dönemde, aydınların, bilim
adamlarının, filozofların ve hümanistlerin ışığı ile halkın sağduyusunun
birleştiği noktada ortaya çıkan “yeter artık” çığlığıdır. Devrimi takip eden
zamanlardaki gelişmeler arasında, ruhban sınıfının, halkın sırtından
edindiği mal varlıklarına el konulmasından tutun, Kilise’nin siyasetten
tamamen soyutlanmasına kadar birçok radikal değişim yaşanmıştır. O
zamanlarda, tahmin edilebileceği gibi, ruhban sınıfı buna direnmiş, halkı
“laik olanlar(din karşıtları)” ve “inançlı olanlar” diye bölünmeye sevk
ederek, devrimin ellerinden aldığı gücü geri kazanmaya çalışmıştır. Hatta,
din adamları arasında bile fikri bölünme yaşanmıştır. Ancak bugün,
karşımızda, bu çekişmeden sağ salim çıkıp, devrim değerlerini benimseyerek,
ekonomik, bilimsel ve hukuki açıdan refaha ermiş, iç politikaları ile örnek
gösterilir hale gelmiş bir Avrupa vardır.
Tarihin tekerrür ettiğine
ve aklın yolunun bir olduğuna inanarak, aynı aydınlanmanın, yüce dinimiz
İslâm’ın yaşandığı, Türkiye dâhil, tüm ülkelerde, bir gün gerçekleşeceğine
ve bu ülkelerde, Allah dışında başka hiç kimseye; Ne şeyhlere, ne de kelle
alarak veya cehennemle korkutarak halkı pasifleştiren yönetimlere kulluk
yaparak, insana hak ettiği değeri atfedecek karakterde Müslümanların
yetişeceği, Mevlânâ’nın, Yûnus’un felsefelerini özümsemiş, adaleti ve
hoşgörüyü öven bir düzene kavuşabileceğimize yürekten inanıyorum. İşte o
gün, tıpkı ortaçağ Katolik Kilise’sinin, bir zamanlar, halkın zihninde
yaratmış olduğu “din elden gidiyor, bizi dinsiz yapmak istiyorlar” benzeri
hezeyânlara, toplumumuzda artık rast gelinmiyor olacaktır.
Böylesi bir dini olgunluk
ortamında ise, 29 Ekim 1923’de, Fransız yazar Maurice Pernot’ya “Türk
milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır,
demek istiyorum. Hakikate bizzat nasıl inanıyorsam, dinime de öyle
inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor.
Hâlbuki, Türkiye’ye istiklâlini veren bu Asya, milletinin içinde, daha
karışık, suni itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu câhiller, bu
acizler sırası gelince aydınlanacaktır.” şeklinde demeç veren ulu
önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ne demek istediği
daha iyi anlaşılacaktır.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Seblâ
Kutsal,
1981 İstanbul dogumlu. İlkokulu Şair Nedim’de, ortaokul ve liseyi Galatasaray
Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve
Edebiyatı ile Psikoloji çift anadal programı mezunu. Galatasaray
Üniversitesi’nde “Medya ve iletişim çalışmaları” tezli yüksek
lisans programında eğitimine devam ediyor.
Detaylı Bilgi
|