Haber:
Sebla Kutsal
- Haziran 2008
Sağlıklı
Beslenme Takıntısı
Yeme
bozukluklarına bir yenisi mi ekleniyor?
Bir
kış akşamı. Hava erkenden kararmış. Okuldan eve yeni dönmüşüm. Annem de,
babam da evde. Dönüş yolunda aldığım filmi izlemek üzere koltuklarımıza
yerleşiyoruz. Beş altı dakika geçiyor. Film tam beni içine çekip, dikkatimi
kendine toplamışken, babamın kolumu dürtmesiyle, aniden ona doğru dönüyorum;
“Al, potasyum!” diyor. Bana uzanmış eline baktığımda, tutmakta olduğu
soyulmuş muzu görüyorum. Teşekkür edip, “potasyum” yiyerek filmi izlemeye
devam ediyorum…
Ertesi gün, sabah
erkenden spor salonuna gidiyorum. Koşu bandındayım. Yanımdaki diğer
bantların üzerlerinde, üç tane orta yaşlı bayan sohbet etmekte. Kobay faresi
gibi, hiç yol almadan kilometreler kat ettiğim bandın üzerinde yapabilecek
daha eğlenceli bir şey bulamadığımdan, kadınların konuşmalarına kulak
kabartıyorum. En başta, karşılıklı muhabbet izlenimini veren bu konuşmanın
aslında, benim tam yanımdaki teyzenin engin bilgi birikimini aktardığı bir
“aydınlatma/aydınlanma seansı” olduğunu fark ediyorum. Teyze bir yandan
yürüyor, bir yandan da hararetle anlatıyor: “…Mesela bizim eve kırmızı et
kesinlikle girmez. Gastrointestinal sistem rahatsızlığına yol açıyor
şekerim. Bir parça bifteğin kaç saatte sindirildiğini biliyor musunuz? Tam
sekiz saat! Geçenlerde benim gelin ve torunla alışverişe gittik. Çocuk
acıkınca ne alsa beğenirsin? Tost ve ayran! O tosta bakalım nasıl bir kaşar
koydular. Hem iki koca dilim beyaz unlu ekmeği o sübyanın midesine sokmanın
âlemi mi vardı! Tabii konuştum gelinle. Çocuk yaşlarda yağ hücrelerinin
sayısının beslenmeye göre arttığını, çocuğuna iyi bir gelecek yatırımı
yapmak istiyorsa güzel bir diyet uygulaması gerektiğinden bahsettim ve bu
yaşlarda çocuğun alması gereken vitamin ve minerallerden söz edip, ona
alternatif mönü örnekleri verdim. Artık beni dinler mi dinlemez mi bilemem
ama ben üstüme düşen babaannelik vazifesini yaptım. Bedenimiz bizim
hazinemizdir. Buna kendi inanmıyor olabilir ama el kadar çocuğa acısın bari!
Gelinim olmasa hiç görüşmek istemem böyle cahil insanlarla. Mesela bizim
apartmanda altın günü yapıyorlar. Pasta, börek, çörek… Hep çağırırlar, hiç
gitmem. Daha neyi yiyip, neyi yememesi gerektiğini bile bilmeyen o
kadınlarla benim ne gibi bir ortak noktam olabilir ki hayatım! Zaten ben
dışarıda da hiç yemek yemiyorum artık. Ne içerdiğini, hangi yağda piştiğini,
taze olup olmadığını bile bilmediğim türlü türlü yiyeceği yemek şöyle
dursun, görmek dahi beni geriyor.”
Bunları
dinlerken gülümsüyorum. Gülümsüyorum çünkü artık bu tip insanlara toplumda
gitgide daha sık rastlıyorum. Birbirlerine çok benziyorlar. “Sağlıklı
beslenmenin ve mükemmel bir vücuda sahip olmanın 1001 ipucu” sloganlı, medya
gazıyla şişirilmiş yaşam felsefesinin kanâat önderleridir kendileri. Yaşları
değişmekle beraber cinsiyetleri genelde kadın olan bu dilbaz kişiler uzun
süredir ilgimi çekmekte. Psikoloji stajımın bitirme çalışmalısını “yeme
bozuklukları” üstüne yazmıştım seneler evvel. O zamandan beri, bu tip
insanlarla karşılaştığımda Steven Bratman adlı doktorun, anoreksiya nervoza
ve bulimia nervozanın da dâhil olduğu yeme bozuklukları sınıflandırmasına
yeni bir bozukluğu daha ekleme önerisi gelir aklıma. Bratman’a göre adı
“Orthorexia Nervosa”(“Ortoreksiya Nervoza”) olması gereken bu hastalık,
tüketilecek yiyeceklerin niteliği üzerine kafa yormanın takıntı haline
gelmesi özelliğiyle, yiyeceklerin niceliğine ve beden imajına odaklanan
diğer yeme bozukluklarından ayrılmaktadır. Yunanca “ortho” kelimesi “doğru”,
“orexie” ise “iştah” anlamına gelmektedir. Öyleyse söz konusu olan bozukluk
kısaca, “doğru beslenmeyi takıntı haline getirmek” şeklinde de
açıklanabilir. Bratman: “Sağlıklı besinler yemek harikadır ve çoğumuz
yediklerimize biraz daha dikkat ederek yarar sağlayabiliriz ancak bazı
insanlarda sağlıklı beslenme takıntı haline gelmektedir” diyerek konuya
açıklık getirmiş ve sağlıklı beslenme hassasiyeti olan kişilerin muhtemel
tepkisini, “normal davranış” ile “anormal davranış”ı ayırt ederek bertaraf
etmek istemiştir.
Yine Bratman’a göre;
Ortoreksiya kimi vakâlarda bir “yaşam tarzı seçimi” olmaktadır. Sağlıklı
beslenme takıntısı diğer aktiviteleri, ilgi alanlarını ve insani ilişkileri
dışlayacak noktaya ulaşabilmektedir yani sosyal bir yalnızlaşmadan söz
edilebilir. Ortoreksik kişi, sağlıklı beslenme dogmasıyla mantığını yitirmiş
gibidir; Yağ, kimyevi ürünler ve sağlığa zararlı olduğu söylenen diğer tüm
ürünleri tüketmemek için saatlerini beslenmesini düşünerek geçirir.
Mönülerini günler önceden planlar. Kendine, gitgide daha sıkılaşan beslenme
kuralları koyar. Her yiyeceği ve onun yenildiği saati kalite kontrolüne tâbi
tutarak, kendisine özgü bir nevi kalite standartı geliştirir. Kimi ekstrem
vakâlarda, ortoreksik kişinin yaşama sevincinde eksilme olabileceği de
belirtilmektedir. Öyleyse, burada tehlikeyi oluşturan, sağlıklı beslenme
isteği değil, bu isteği gerçekleştirirken sergilenen, takıntı halini almış,
ölçüsüz davranış şeklidir. Toulouse-Le Mirail Üniversitesi’nde psikolog olan
Patrick Denoux, ortoreksik kişinin zihninde bir “risk spirali” tasarladığını
ve kontrol sayesinde bu riskin azaltılmasının, risk korkusunu artırdığını
söylemektedir. Günümüzde, ortoreksiya nervoza henüz tıp dünyası tarafından
kabul edilmemiş bir önermedir fakat Amerikan
Diyetisyenler Derneği, bu hastalığın 10 yıl
içinde daha yaygınlaşacağını söylerken, İngiltere'deki Beslenme Bozuklukları
Derneği (EDA) de, gelecek yıllarda insanlığı tehdit edeceğini öngördükleri
yönünde açıklama yaparak, bu görüşü desteklemektedir. Ortoreksiya da
dâhil olmak üzere, yemek ile gereğinden fazla ilgilenme davranışı tehlikesiz
bir uğraş gibi görünebilir fakat kimi zaman ölümcül olan yeme
bozukluklarından birine dönüşebildiğini de hesaba katacak olursak, bu tip
takıntılı yeme alışkanlıklarının göründüğü kadar mâsum olmadığını kavramamız
zor olmayacaktır.
Bireysel
olarak, yemeğe olan takıntılı ilginin önüne geçebilmek için, içinde
yaşadığımız dünya düzenine eleştirel gözlerle bakmayı bilmemiz
gerekmektedir. Günümüzde “detoks yapmanın gerekliliği” vb. söylemlerle de
iyice şişirilerek, “zayıflayabildiğiniz kadar zayıflayın” modasına
eklemlenen bu “sağlıklı beslenme modası”, şüphe yok ki, büyük kârların elde
edildiği yeni bir sektöre de zemin açtığı için, daha uzun müddet, yazılı ve
görsel medya aracılığıyla, babam gibi yaşını başını almış insanların bile
diline dolanacak bir sıklıkta, halka pompalanmaya devam edecektir. Bu konuya
ilişkin bilgi yağmuruna tutulan bireye düşen ise, sağlıklı bir yaşam için,
iyi niyetli girişimlerle, toplumu aydınlatmaya çalışan kişi ve kurumların
faaliyetlerini, ticari kaygılarla oluşturulmuş suni gündemden ayırt ederek,
seçici bir haber tüketicisine dönüşmek olmalıdır.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Seblâ
Kutsal,
1981 İstanbul
dogumlu. İlkokulu Şair Nedim’de, ortaokul ve liseyi Galatasaray
Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve
Edebiyatı ile Psikoloji çift anadal programı mezunu. Galatasaray
Üniversitesi’nde “Medya ve iletişim çalışmaları” tezli yüksek
lisans programında eğitimine devam ediyor.
Detaylı Bilgi
|