Sayı 35|AĞUSTOS 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

 

Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Yazar: Can Duman

Suskun ve Keskin

 

Yazar: Yasin Sarı

Sirius Burada

 

Yazar: Fehmi Özçelik  

Oyun

 

Yazar: Mehmet Yapıcı

Sen Yoktun

 

Yazar: Can Duman

Bilinmezin Sensizi

 

 

 

 

 

 

Haber: Asu Sanem Kaya

Çevre Haberleri, İstanbul - Aralık 2007

Nükleer Yasa Kabul Edildi

Şimdi ne yapacağız? Nasıl bir dünyada yasamayı seçiyorsunuz Nükleer enerji: Büyük Riskler almaya değer mi? 

Nükleer enerji, 50 yıllık tarihinde 60’lı yılların sonu ve 70’lerin başında altın çağını yaşamış, 1979’da Amerika’da yaşanan ilk büyük kazayla (Three Mile Island) birlikte gerileme dönemine girmiştir. Başlangıçta büyük umutlar bağlanan bu enerji türünün, büyük ekonomik, çevresel, güvenlik ve nükleer silahlanma risklerinin ortaya çıkması, kamuoyunda huzursuzluklara ve dünyanın dört bir yanında nükleer karşıtı hareketlerin oluşmasına neden olmuştur. 20 yıl önce meydana gelen, binlerce insanın ölümü, kuşaktan kuşağa aktarılan genetik bozukluklar ve halen yüzbinlerin hayatını yıkıma uğratan kanser ve beyin tümörü gibi hastalıklara, 352 milyar Dolar’lık ekonomik kayba neden olan Çernobil kazasıyla birlikte nükleer enerji seçeneği, iyide iyiye gözden çıkarılmıştır. 1978 ve 2004 yılları arasında Avrupa ve ABD’de tek bir nükleer reaktör siparişi bile olmamıştır.

Nükleer endüstri bu dönemde hayatta kalabilmek için, konu hakkında toplumsal bilincin veya demokrasinin henüz yeterince olgunlaşmadığı, gelişmekte olan ülkelere yönelmeyi strateji olarak benimsemiştir. 38 yıldır, nükleer endüstrinin girilmesi gereken bir piyasa olarak değerlendirdiği Türkiye, bu ülkelerden biridir. 2000’li yıllardan bu yana ise iklim değişikliği ve petrol fiyatlarındaki artışı fırsat bilen nükleer lobiler, dünya çapında ortak bir halkla ilişkiler kampanyası başlatarak nükleer enerjiyi “temiz, güvenli ve ucuz” olarak tanıtmaya başlamıştır.

Gerçekte nükleer teknoloji beklemede olduğu bu dönemde, ne ekonomik riskleri ne güvenlik sorununu, ne de silahlanma tehlikesini çözememiştir. Aksine kullandığı bilgisayar teknolojisinin karmaşıklaşması nedeniyle güvenlik riskleri, güvenlik risklerini azaltma çabaları nedeniyle de ekonomik maliyetleri artmıştır. Ayrıca, son dönemde bütün dünyada tanık olduğumuz ve Ortadoğu’da büyük bir güvensizliğe neden olan silahlanma tehlikesi giderek artmaktadır.

 

Bu risklere kısaca göz atalım:

A. Nükleer enerji doğası gereği tehlikelidir

Dünyada meydana gelen tek nükleer kaza Çernobil değildir. En yüksek teknoloji kullanıldığı iddia edilen Japonya’da bile son 10 yılda sekiz tane kaza meydana gelmiş, yine Japonya da geçtiğimiz günlerde depreme dayanıklı inşa edilmediği için ülkenin en yeni ve en büyük nükleer santrallerinden biri mahkeme kararıyla kapatılmıştır. Günümüzde giderek artan terör tehlikesi de nükleer santralleri açık bir hedef haline getirmektedir. 

Nükleer enerji, bizi diğer endüstriyel faaliyetlerin içerdiği risklerden çok farklı risklerle karşı karşıya getirmektedir. Bu tehlike, radyoaktivitenin doğasından gelen şu üç temel özelliğinden kaynaklanmaktadır:

Zararsız bir radyasyon miktarı yoktur.

Radyoaktivitenin miktarı ne kadar az olursa olsun tehlikelidir. İddia edildiğinin aksine, asgari bir sınır söz konusu değildir. Son 50 yıl içinde sınır değerler sürekli aşağıya çekilmekte olup sağlıktan çok ekonomik gerekçelerle belirlenmektedir. Radyoaktivite, çeşitli kanser türlerine ve down sendromu gibi genetik bozukluklara, bunların sonucunda ortaya çıkan toplumsal depresyona ve intihar sayısındaki artışlara neden olmaktadır.  Bkz. Çernobil Sağlık Raporu Özeti: www.greenpeace.org.tr

Sonuçları bugünle sınırlı değildir.

Radyoaktif kirliliğin etkileri binlerce hatta yüzbinlerce yıl sürebilmektedir. Örneğin, plütonyum-239’un ışınlarının etkisinin yarı yarıya azalması 24.400 sene alır ve ancak yaklaşık 250.000 yıl sonra etkisini yitirir. Uzun ömürlü radyoaktif maddeler –doğada bulunmayan ve uranyum çekirdeğinin parçalanmasıyla oluşan plütonyum gibi- doğaya bırakıldığında, binlerce kuşak boyunca bulaşıcı bir kaynak olmaya devam ederler.

Sınırlar ötesi etkileri vardır.

Radyoaktif kirlilik küresel ölçekte yayılır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda, Nevada, Avusturalya ya da Güney Pasifik’te yapılan nükleer silah denemeleri, Avrupa da bile radyoaktivite artışına yol açtı (Belçika IRM Enstitüsü araştırması). Çernobil kazası yalnızca Ukrayna’yı değil, Türkiye’den İngiletere’ye büyük bir coğrafyayı etkisi altına almıştır.

Tamamen güvenli bir nükleer santral yoktur.

Değişik santral çeşitleri vardır: RBMK Rus tipi (örneğin Çernobil), Magnox Britanya reaktörü ve basınçlı suyla çalışan reaktörler (PWR). Bazı santraller diğerlerine oranla daha güvenli bir sisteme sahiptir ve bulundukları ülkeler güvenlik konusunda daha sıkı düzenlemeler getirmiştir. Ancak kesin olan bir şey var ki o da, tüm reaktörlerin doğası gereği tehlikeli olduğudur. 1986 felaketinden kısa bir süre önce, Çernobil reaktörü uluslararası nükleer güvenlik makamları tarafından “güvenli” ilan edilmişti. Buna rağmen, “akla gelmeyen” başa geldi. Çok ciddi kaza senaryoları batılı PWR reaktörleri için hala geçerlidir. PWRler’in  zayıf noktalarından biri kullanılan soğutma suyunun çevrimidir.

Başka alanlarda da kazalar gerçekleşebilir:

nükleer yakıtların üretildiği yerler,

nükleer atıkların yeniden işlendiği ve depolandığı yerler,

nükleer madde ve atık taşımacılığı.

Sağlık sigorta anlaşmaları ve diğer sigorta çeşitleri, nükleer tepkimeden doğan sağlık sorunlarını anlaşma kapsamına almazlar. Nükleer bir kazanın yol açacağı zararlar öyle bir boyuttadır ki hiçbir sigorta şirketi bunu karşılamak istememektedir. Hiçbir sigorta şirketi, meydana gelebilecek bir kazanın zararlarını üstlenmek istemediği halde, nükleer santrallerin yakınında yaşamanın güvenli olduğu nasıl iddia edilebilir?

 

B. Nükleer enerji pahalıdır

Enerji Bakanı Hilmi Güler, Türkiye’deki nükleer santrallerin sadece özel sektör tarafından yapılamaması durumunda PPP (Public Private Partnership)’nin, yani kamu-özel sektör ortaklığının söz konusu olacağını sık sık beyan etmiştir. Kuşkusuz bu boşuna değildir, çünkü nükleer enerjinin büyük yatırım maliyetleri nedeniyle, nükleer endüstri, devlet yardımları veya ortaklığına dayanmadan ayakta kalamazlar. Bu da özel sektörün kar edebilmesi için dolaylı yollardan bizim vergilerimizin kullanılması anlamına gelmektedir.

Nükleer enerjinin maliyetleri yatırım maliyetleriyle sınırlı değildir. Yapım maliyetlerinin yanı sıra, yakıt, yüzbinlerce yıl yok olmayacak ve saklanması gereken radyoaktif atık, santralin ömrü dolduktan sonra genellikle iflas ilan eden işletmeci şirketlerin devlete yüklediği ve yapım maliyetleri kadar yüksek olan söküm maliyetleri ve muhtemel bir kaza ve rutin radyoaktif salımlar sonucunda oluşacak çevresel maliyetler göz ardı edilmemelidir.

Şüphesiz, nükleer elektriğin gerçek maliyeti tesis söküm ve radyoaktif atık maliyetleri hariç tutulsa dahi, rüzgar gücünden de, biyogazdan ve hidroelektrikten de, bazı güneş enerji teknolojilerinden ve jeotermal enerjiden de daha pahalıdır (FoE Avustralya, Nuclear Power [Nükleer Güç], Ekim 2005). Dünyadaki enerji piyasalarının özelleştirilmesi eğiliminden dolayı, yatırımcılar nükleer enerjiye sırtlarını döndüler. ABD’de 2003 yılında gerçekleştirilen 10 yıllık bütçe görüşmeleri sonucunda, nükleer santrallerin gerek yapım gerekse işletme sırasında iflas etme riskinin %50’den fazla olması nedeniyle, bu endüstriye kesinlikle hazine garantisi verilmeyeceği karara bağlanmıştır. Görüldüğü gibi, bugüne dek yüz milyarlarca dolar sübvansiyonlarla ayakta tutulmaya çalışılan nükleer enerjinin piyasada  rekabet yeteneği yoktur. Buna karşılık Türkiye’de yeterince desteklenmeyen rüzgar ve güneş enerjileri pazarı, dünyada her yıl % 20 ile %30 seviyelerinde büyüme gösteriyor ve maliyetleri her sene düşüyor.

Aslında deyim yerindeyse, en ucuz elektrik kullanılmayan elektriktir. En pahalı elektrik ise kullanılmadan harcanan elektrik. Türkiye’de % 25’lere varan oranlarda şebeke kayıplarından ve enerjinin verimli kullanılmamasından dolayı kaybedilen elektrik enerjisi, çok daha az bir maliyetle ekonomiye kazandırılabilir. Oysa 38 yıldır, nükleer santral yapacağım diyerek gelip petrol buldum diyerek giden hükümetler, şebeke kayıplarına hiç eğilmemişler, popülist politikalarla ülkeyi yönetmeye devam etmişlerdir. Bu ülkenin sorunu enerji sorunu değil; halkın güvenli, çevreye dost ve ucuz enerjiye ulaşımını sağlamak için planlama yapmada hükümetlerin aciz kalması sorunudur.  

 

C. Nükleer enerji ve nükleer silah bir madalyonun iki yüzü olduğu için “Nükleer gücün barışçıl kullanımı” gerçekte söz konusu değildir.

Nükleer enerjinin dünya çapında yayılması, daha çok devletin nükleer silah sahibi olmaya çalışmasından başka bir etki yaratmayacaktır. Çünkü nükleer santral atıkları nükleer bomba hammaddesidir ve yine nükleer santraller vasıtasıyla uranyum zenginleştirilmesi yapılır. Nükleer enerjinin dünyada yayılması, şüphesiz beraberinde nükleer silahlanma tehlikesini de getirmektedir. Bu tehlikenin engellenmesi yalnızca nükleer enerjinin önünün alınmasıyla ve hâlihazırda varolan nükleer silahların, uluslararası anlaşmalarla söz verildiği gibi, bir an önce sökülüp etkisiz hale getirilmesiyle mümkündür.

Siyasi istikrarı bir türlü yakalayamayan Türkiye’de, geçmişte pek çok lider nükleer silah sahibi olma heveslerini dile getirmiştir. Nükleer silah çılgınlığına katılmak Türkiye’nin çıkarına değildir. İncirlik’te bulunan ABD’ye ait 90 adet atom bombası, Türkiye’yi zaten yeterince büyük bir tehlikeye sokmaktadır.

 

D. Nükleer ve fosil yakıt santralleri, enerji kayıplarına yol açan bir enerji anlayışına dayanmaktadır.

Merkeziyetçi tarzda üretilen elektriğin önemli bir kısmı, iletim ve dağıtım esnasında kaybedilir. Bu kayıpları önlemenin tek yolu, tüketim merkezlerine yakın yenilenebilir enerji üretimini güçlendirmek, tek tek bireylerin ve kurumların enerji üretebilmesini ve şebekeye bağlanabilmelerini sağlamaktır. Bu yolla, kendi kendine yeten yerleşimler kurabiliriz. Aynı zamanda enerjinin merkeziyetçi olmayan yenilenebilir enerjiyle üretilmesi, gerek termik gerekse nükleer santrallerin asla yaratamadığı oranda istihdam sağlayacaktır. Bu istihdam sadece kentlerde değil, kırsal bölgelere de yayılacaktır. İşsizlik oranlarının giderek arttığı Türkiye’de yenilenebilir enerji seçenekleri, bu sorunun çözümünde yakıtları sınırlı diğer enerji türlerine oranla daha çok katkıda bulunacaktır.

 

Bütün dünyada ve Türkiye’de iklim değişikliği ve nükleer enerji tehlikesiyle mücadele için enerji vizyonunun bütünüyle dönüşmesine ihtiyaç var.

Sanayileşme ve dünyadaki kontrolsüz kalkınma yarışının iki yüzyıllık tarihi sonucunda, gezegenimiz kısa bir süre içinde yaşanamaz hale gelebilir. Petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımının yaygınlaşması ile iklim değişikliği başladı. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin önü alınamazsa, iklim sistemlerinin bozulmasından dolayı ortaya çıkan seller, kasırgalar, kuraklaşma, deniz seviyelerindeki artış, hastalıklar ve orman yangınları gibi küresel felaketler, bunlara bağlı oluşacak büyük demografik değişimler (iklim mültecileri) ve muhtemel çatışmalar yüzünden dünya yaşanamaz hale gelecek. Nükleer enerji yaygınlaşırsa, dünya yine rutin radyoaktif salımlar, felaket niteliğindeki kazalar ve nükleer silahların yayılması nedeniyle büyük tehlikelerle karşı karşıya kalacaktır.

Dünyamızın sürdürülebilir, hakkaniyete dayanan çevresel maliyetleri asgari düzeyde tutulan bir enerji politikasına geçiş yapması zorunludur.

Bugüne kadar pek çok bilimsel raporla da kanıtlandığı üzere, iklim değişikliğinin çözümü nükleer enerji değildir. Bu seçim, hem üretim dışındaki faaliyetleri esnasında (madencilik, taşıma, yapım) nükleer enerjinin kullandığı fosil yakıtları göz ardı etmek, hem de şebekeye bağlanması yıllar süren nükleer enerjiyle iklim mücadelesinde geç kalınmasına neden olacaktır. Nükleer enerjinin, iklim mücadelesinde, gerçek çözümlerin uygulamaya geçmesini zorlaştırmaktan başka rolü yoktur.    

İçinde bulunduğumuz dönem, aslında insanlığın şimdiye kadar yürüttüğü çarpık ve adaletsiz kalkınmayla hesaplaşması gereken bir sınavdır. Bu sınavı, üretim ve tüketim tarzımızı değiştirerek geçebiliriz. Enerji üretim ve tüketimimiz de bu sınavın önemli bir parçasıdır.

Enerji üretiminde bu değişim, yeryüzünde sınırlı ölçülerde bulunduğundan savaşlara ve iklim değişikliğine neden olan fosil yakıtlar ve bomba üretimini teşvik eden nükleer enerjiden sistemli bir şekilde vazgeçerek mümkün olabilir. Çözüm, yeryüzünde sınırsız ve bedava bulunan rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle ve küçük hidro gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının tercih edilmesidir. Bu kaynaklar, Türkiye’nin 2020 yılındaki ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayabilecek ölçüdedir (491 milyar kilovatsaat/yıl) [1]. Gerekli politikalar uygulandığı sürece yenilenebilir enerjilerin kullanılmaması için hiçbir neden yoktur. 

Enerji tüketimimizde ise enerji verimliliği uygulamaları getirilmelidir. Enerji verimliliği, kabaca, 10 birim enerji yerine 1 birim enerji kullanarak aynı üretim ve faydayı elde etmek demektir. Örneğin, on kat daha uzun ömürlü ve beşte bir daha az enerji tüketip normal ampullerle aynı oranda ışık veren enerji verimlilikli ampullerle evde tükettiğimiz elektrik enerjisini %15 azaltabiliyoruz. Kullandığımız diğer elektrikli aletlerde yine aynı verimliliğin gözetilmesi gerekiyor. Şebeke kayıplarının önlenmesi ve rehabilitasyonu da boşa saçılan elektriğin tasarrufunu sağlıyor. Yine, toplu taşımanın geliştirilmesi enerji tasarrufu için önemli bir katkı. Türkiye’nin ürettiği her ürün için OECD ülkelerine oranla 2.5 kat daha fazla enerji tüketmesi enerji verimliliğine ne kadar az değer verdiğimizin önemli bir göstergesidir.

Yenilenebilir enerjiler ve enerji verimliliği uygulamaları; fosil yakıt ve nükleer enerji lobileri, gerek sahip olduğu pazar paylarından, gerekse daha çok enerji tüketimiyle elde edecekleri kar paylarından vazgeçmek istemedikleri için ancak bizim harekete geçmemiz ve taleplerimiz sayesinde yürüteceğimiz mücadele ile hayata geçirilebilir. Bu mücadeleyi, bizler ve gelecek nesiller daha sağlıklı, barışçıl ve temiz bir dünyada yaşayabilmesi için hep beraber yürütmeliyiz.   

 

Röportaj: Asu Sanem Kaya


Greenpeace Enerji Kampanyası sorumlusu Hilal Atıcı ile yapılan söyleşi

Öncelikle neden “Nükleere Hayır”?

Geleneksel yolla elektrik üretmenin, 19. yüzyıldan beri tek bir yolu var. Suyu kaynatır buhar elde edersiniz, buharla türbinleri çevirirsiniz, türbinlerden elde edilen kinetik enerjiyi elektrik enerjisine çevirirsiniz. Kömür santrali kursanız ya da fuel-oil santrali ya da doğal gaz santrali, mantık aynıdır. Nükleer santralin de bir farkı yok bunlardan. Ancak şunu söyleyebiliriz; nükleer enerji suyu kaynatmak için tercih edilebilecek en pahalı ve en tehlikeli yol. Nükleerin, yakıtı olarak kullanılan uranyumun çıkarılmasından, santralin işletilmesine, yüzbinlerce yıl ölümcül etkisini sürdüren ve saklamak için hiçbir güvenli çözüm bulunamamış olan atıklarına ve santralin devreden çıkarıldıktan sonra ne olacağına kadar, hiçbir mantıklı yanı yok. Zaten bu nedenlerle, yüz milyarlarca dolarlık ar-ge yatırımlarına rağmen, dünya elektrik üretiminde hiçbir zaman anlamlı bir payı olmadı. Dünyada elektrik üretimi içindeki payı %16, genel enerjideki payı ise %5’i geçemiyor.    

Nükleer yasa meclisten onay aldı. Söyleyecek çok sözünüz var eminim ama, şimdi ve bundan sonra neler olacak sizce? Greenpeace olarak neler yapacaksınız bu sonuçla ilgili? 

Nükleer yasa, bize göre uluslararası nükleer firmalara ödün verme yasasından başka bir şey değil. Enerji Bakanlığı adeta, bu firmalara “Gelin, bize reaktör satın!” şeklindeki yalvarışını bu yasaya döktü. Bundan sonra iki yol var: Ya asıl amaçları kar etmek ve pazar paylarını genişletmek olan bu firmalara daha fazla ödünler verilecek –ki yasada buna fırsat tanınıyor- ve sonuç olarak Türkiye bu firmalara bağımlı olacak, ya da TAEK nükleer firmalar yerine, kamu yararına öncelik verecek ve bu yarışma iptal edilecek. Tabii TAEK, sonuçta özerk bir kurum olmadığı ve hükümete bağlı çalıştığı için maalesef bu çok küçük bir ihtimal gibi görünüyor şu anda..   

Temsil ettiği halkının sağlığını ve geleceğini düşünen vekiller hiç mi yok peki? Sizi destekleyen vekiller de vardır umarım… 

Elbette var. AKP içinde bile vardır eminim ama Türkiye’de milletvekillerinin değil partilerin kurmaylarının karar verme yetkisi var. 

Politikacıların dikkatini çekmek için meclise yönelik birkaç eyleminiz oldu bundan önce. Sizce bu eylemler amacına ulaştı mı? 

2006’da Türkiye, böyle bir yasanın varlığını bizim eylemlerimiz ve aktivitelerimiz sonucunda öğrendi. Gerek Greenpeace, gerekse Nükleer Karşıtı Platform’un çeşitli bileşenleri, yasanın komisyonlarda görüşülmesi esnasında hazır bulundu. Yasa ilk defa genel kurulda görüşüldüğünde tüm milletvekillerine mektup gönderdik ve hatta bu mektup, genel kurul toplantısı esnasında da okundu. Bunun yanısıra, Cumhurbaşkanı Sezer’i de konu hakkında bilgilendirdik. Ancak, biz bunları yaparken nükleer lobi de boş durmadı; onlar açık oynamak yerine, kapalı kapılar ardında görüşmelerini sürdürdü. Sonuç olarak; geniş bir muhalefete rağmen, iktidar yasayı her seferinde giderek daha kötü olacak şekilde değiştirip son haline getirdi. 

Enerji (D)evrimi Raporu’yla da dikkat çekmeye çalıştığınız bilimsel sonuçlar, neden görmezden geliniyor?  

Enerji (D)evrimi, yenilenebilir enerjiler ve enerji verimliliğiyle küresel ısınmayı 2 dereceye ulaşmadan durdurabilmek için hazırlandı. Bunun yanı sıra amacımız,  küresel ısınmayı durdurabilmek için nükleer enerjiye ihtiyacımız olmadığını, hatta nükleer enerjinin tümünü devreden çıkarmanın mümkün olduğunu göstermekti. Hazırladığımız senaryoya göre; nüfus artıyor, ekonomik kalkınma devam ediyor ama biz enerjiyi daha akıllıca üretiyoruz, dağıtıyoruz ve tüketiyoruz. Sonuç olarak hem çevresel maliyetleri en aza indiriyoruz hem de enerji maliyetlerini daha da azaltıyoruz. Ama hazırlanan bir senaryonun hayata geçirilmesi için siyasi iradeye ihtiyaç var. Güzel bir söz var: “Nerede kirli bir enerji varsa, orada kirli bir oyuncu var.” Ve bu oyuncular sürekli bize yenilenebilir enerjilerin veya enerji verimliliğinin pahalı olmasından bahsediyor ve herkesi yanıltıyor. Belki bir karşılaştırma yaparak durumu daha iyi anlatabilirim. Cep telefonları piyasaya ilk çıktığında çok pahalılardı. Sonra çok hızlı bir şekilde ucuzladılar çünkü piyasada başka bir aktör yoktu. Ama enerji alanında, bir yanda petrol endüstrisi, diğer yanda doğal gaz ve kömür endüstrileri var ve bir de tabii nükleer endüstrisi. Bunlar elbette piyasalarını yenilenebilir enerjilere kaptırmak istemiyorlar ya da enerji verimliliği yoluyla enerji arzının da azalmasına göz yummuyorlar. Tabii bu durumda sorumluluk siyasi iradeye kalıyor. Hükümetler ya halklarını korumaya yönelecekler ve bu tehlikeli gidişe bir dur diyecekler ya da “böyle gelmiş böyle gider” diyerek kirli enerji lobileriyle içli dışlı olmaya devam edecekler. Oysa mesele artık bir:  “olmak ya da olmamak meselesi”.    

Greenpeace Akdeniz olarak yıllardır “Nükleere Hayır” diyerek kampanya yürütüyorsunuz. Bir kampanyacı olarak kampanyanızı yürütürken karşılaştığınız zorluklar nelerdir? 

Önyargılarla veya yanlış bilgilendirmelerle savaşmak her şeyden zor. Örneğin hala 1960’ların Batıcı anlayışı devam ettiriliyor ve nükleer enerji bir gelişmişlik meselesi haline getiriliyor. Oysa Batı bile değişeli uzun zaman oldu. Değişmeyen şu var; çoğu Batı kaynaklı nükleer firmalar Batı’da reaktör satamadıkları ve nükleer santral tamirciliğiyle yetinmek istemedikleri için sizin kulağınıza sürekli aynı masalı fısıldıyorlar. Siz de onların can simidi olmaya hevesleniyorsunuz.

Greenpeace Akdeniz Enerji ve İklim Değişikliği Kampanyası’na nasıl destek verebiliriz? Bireyler olarak neler yapabiliriz? 

Greenpeace bağımsız bir organizasyon. Hiçbir şirketten, devletten veya kurumdan para kabul etmiyor. Ekonomik dayanağımızı yalnızca bize ve yaptıklarımıza inanan bireyler oluşturuyor. Bize destek verebilirsiniz. Ya da www.greenpeace.org.tr sitemizi takip edip siber eylemci ya da aktif gönüllümüz olarak çalışmalarımıza destek verebilirsiniz. Her türlü desteğinize büyük ihtiyacımız var. 

Hilal Hanım’a yoğun bir süreçte olan kampanya çalışmalarına rağmen bizlere vakit ayırdığı için teşekkür ediyoruz.  

Şimdi sorulacak çok net bir soru var: Nasıl bir dünyada yaşamınızı sürdürmeyi istiyorsunuz?. “Çocuklarınızın nasıl bir dünyada yaşamasını istiyorsunuz?” diye sormuyorum farkındaysanız. Çünkü vaktimiz kalmadı!  

Şimdi seçim zamanı. Şimdi seçtiğini yaratma ve yarattığını yaşama zamanı. Neyi seçiyorsun, neyi yaratıyorsun? Dünyan cennetin mi olacak cehennemin mi? Seçim senin… 

Namaste

Asu Sanem 


[1] Bu konuda son örnek bakınız: UK Sustainable Development Comission Report: The role of nuclear in  a low carbon economy, prepared by University of Sassex and Nera Economic Consulting, March 2006.

[1] Med CSP raporu, Almanya Çevre Bakanlığı, March 2005

*Greenpeace Akdeniz Türkiye Ofisi Arşivi

Bilgi için: Greenpeace Akdeniz

Tel: 212 292 76 19-20 

Faks: 212 292 76 22

Email: bilgi@greenpeace.org.tr

Web: www.greenpeace.org.tr

Greenpeace Enerji Kampanyası hakkında bilgi almak için tıklayın.

Enerji (D)evrimi Web Blog’a ulaşmak için tıklayın. http://weblog.greenpeace.org/energyrevolution/tr/

Greenpeace Gönüllüsü olmak istiyorum! http://www.greenpeace.org/turkey/about/volunteers

Greenpeace’e destek vermek istiyorum! http://www.greenpeace.org/turkey/katilin

  


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Asu Sanem Kaya 1976 doğumlu. İstanbul’da yaşıyor. Çeşitli okullar ve merkezlerde, yoga eğitmenliği yapıyor. EMF (Elektromanyetik Alan Dengeleme Tekniği) Master in Practice ve Usui Reiki Master olarak çalışmalarını sürdürüyor. Oğlu, işi, kitapları ve müzik, en büyük neşe kaynağı. Detaylı Bilgi


 

HABERLER

Nükleer Yasa Kabul Edildi


İstanbul Üçüncü Köprüyü Kaldırmaz!


Yüzyılın Müzik Kralı: Elvis Presley


Güney Amerika’daki Gizli Şehir


Küresel Isınmaya Dur Diyebilirsiniz!


Bir Cevabım Var


Kornea Nakli ve Göz Sağlığı


Tanrı’nın Nefesi "Ozon"


İndigo Çocuklar:

Ateş Altındaki Konu!


Oyun Çocuklar için Niçin Önemlidir?


Akran Arabuluculuk


Aşkın ve İhanetin Kimyası


"Tanrı Okulları Kuralım"


Işıktan Hızlı Eylemsiz Özgürlükler


Aşk Çocuğu


Birbirimizi Bağlayan Ağlar

ve Facebook


Engelli Vatandaşlar Evde Çalışabilecek


Bir Yoksulluk, Bir Varsıllık, Bir Ölüm


Dil İllüzyonları


Meşru Müdafaada Etik İkilemler


Olasılıkların Olasılığı

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Meliha Başal

Teneke Tıngırtısı


Tuğba Yaman

Tık Tık! Kim O? Mutluluk 


Uzay Gökerman

Yanlış Yalnızlık Çağında


Didem Çivici

Ya Mevla’m!


Buse Doğan

Dali, Deli, Dahi


Merve Şen

Zaman Zaman


Türker Ercan

Su Perisi


Nilgün Doğan

Düşlerimdeki Yaşam-5


Volkan Burnaz

Bir Gün


Didem Çivici

Melek Yolu


Didem Çivici

Noel: Işığa Özlem

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  18 Agustos 2008 TSİ 01:00