|
Haber:
Asu Sanem Kaya
Çevre
Haberleri, İstanbul -
Aralık 2007
Nükleer Yasa
Kabul Edildi
Şimdi
ne yapacağız? Nasıl bir dünyada yasamayı seçiyorsunuz
Nükleer enerji: Büyük Riskler almaya değer mi?
Nükleer enerji, 50 yıllık
tarihinde 60’lı yılların sonu ve 70’lerin başında altın çağını yaşamış,
1979’da Amerika’da yaşanan ilk büyük kazayla (Three Mile Island) birlikte
gerileme dönemine girmiştir. Başlangıçta büyük umutlar bağlanan bu enerji
türünün, büyük ekonomik, çevresel, güvenlik ve nükleer silahlanma
risklerinin ortaya çıkması, kamuoyunda huzursuzluklara ve dünyanın dört bir
yanında nükleer karşıtı hareketlerin oluşmasına neden olmuştur. 20 yıl önce
meydana gelen, binlerce insanın ölümü, kuşaktan kuşağa aktarılan genetik
bozukluklar ve halen yüzbinlerin hayatını yıkıma uğratan kanser ve beyin
tümörü gibi hastalıklara, 352 milyar Dolar’lık ekonomik kayba neden olan
Çernobil kazasıyla birlikte nükleer enerji seçeneği, iyide iyiye gözden
çıkarılmıştır. 1978 ve 2004 yılları arasında Avrupa ve ABD’de tek bir
nükleer reaktör siparişi bile olmamıştır.
Nükleer
endüstri bu dönemde hayatta kalabilmek için, konu hakkında toplumsal
bilincin veya demokrasinin henüz yeterince olgunlaşmadığı, gelişmekte olan
ülkelere yönelmeyi strateji olarak benimsemiştir. 38 yıldır, nükleer
endüstrinin girilmesi gereken bir piyasa olarak değerlendirdiği Türkiye, bu
ülkelerden biridir. 2000’li yıllardan bu yana ise iklim değişikliği ve
petrol fiyatlarındaki artışı fırsat bilen nükleer lobiler, dünya çapında
ortak bir halkla ilişkiler kampanyası başlatarak nükleer enerjiyi “temiz,
güvenli ve ucuz” olarak tanıtmaya başlamıştır.
Gerçekte nükleer
teknoloji beklemede olduğu bu dönemde, ne ekonomik riskleri ne güvenlik
sorununu, ne de silahlanma tehlikesini çözememiştir. Aksine kullandığı
bilgisayar teknolojisinin karmaşıklaşması nedeniyle güvenlik riskleri,
güvenlik risklerini azaltma çabaları nedeniyle de ekonomik maliyetleri
artmıştır. Ayrıca, son dönemde bütün dünyada tanık olduğumuz ve Ortadoğu’da
büyük bir güvensizliğe neden olan silahlanma tehlikesi giderek artmaktadır.
Bu risklere kısaca göz
atalım:
A. Nükleer enerji doğası gereği tehlikelidir
Dünyada meydana gelen tek
nükleer kaza Çernobil değildir. En yüksek teknoloji kullanıldığı iddia
edilen Japonya’da bile son 10 yılda sekiz tane kaza meydana gelmiş, yine
Japonya da geçtiğimiz günlerde depreme dayanıklı inşa edilmediği için
ülkenin en yeni ve en büyük nükleer santrallerinden biri mahkeme kararıyla
kapatılmıştır. Günümüzde giderek artan terör tehlikesi de nükleer
santralleri açık bir hedef haline getirmektedir.
Nükleer
enerji, bizi diğer endüstriyel faaliyetlerin içerdiği risklerden çok farklı
risklerle karşı karşıya getirmektedir. Bu tehlike, radyoaktivitenin
doğasından gelen şu üç temel özelliğinden kaynaklanmaktadır:
•
Zararsız bir radyasyon
miktarı yoktur.
Radyoaktivitenin miktarı
ne kadar az olursa olsun tehlikelidir. İddia edildiğinin aksine, asgari bir
sınır söz konusu değildir. Son 50 yıl içinde sınır değerler sürekli aşağıya
çekilmekte olup sağlıktan çok ekonomik gerekçelerle belirlenmektedir.
Radyoaktivite, çeşitli kanser türlerine ve down sendromu gibi genetik
bozukluklara, bunların sonucunda ortaya çıkan toplumsal depresyona ve
intihar sayısındaki artışlara neden olmaktadır. Bkz.
Çernobil Sağlık Raporu Özeti:
www.greenpeace.org.tr
•
Sonuçları bugünle
sınırlı değildir.
Radyoaktif kirliliğin
etkileri binlerce hatta yüzbinlerce yıl sürebilmektedir. Örneğin,
plütonyum-239’un ışınlarının etkisinin yarı yarıya azalması 24.400 sene alır
ve ancak yaklaşık 250.000 yıl sonra etkisini yitirir. Uzun ömürlü radyoaktif
maddeler –doğada bulunmayan ve uranyum çekirdeğinin parçalanmasıyla oluşan
plütonyum gibi- doğaya bırakıldığında, binlerce kuşak boyunca bulaşıcı bir
kaynak olmaya devam ederler.
•
Sınırlar ötesi
etkileri vardır.
Radyoaktif kirlilik
küresel ölçekte yayılır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda, Nevada, Avusturalya ya
da Güney Pasifik’te yapılan nükleer silah denemeleri, Avrupa da bile
radyoaktivite artışına yol açtı (Belçika IRM Enstitüsü araştırması).
Çernobil kazası yalnızca Ukrayna’yı değil, Türkiye’den İngiletere’ye büyük
bir coğrafyayı etkisi altına almıştır.
•
Tamamen güvenli bir
nükleer santral yoktur.
Değişik
santral çeşitleri vardır: RBMK Rus tipi (örneğin Çernobil), Magnox Britanya
reaktörü ve basınçlı suyla çalışan reaktörler (PWR). Bazı santraller
diğerlerine oranla daha güvenli bir sisteme sahiptir ve bulundukları ülkeler
güvenlik konusunda daha sıkı düzenlemeler getirmiştir. Ancak kesin olan bir
şey var ki o da, tüm reaktörlerin doğası gereği tehlikeli olduğudur. 1986
felaketinden kısa bir süre önce, Çernobil reaktörü uluslararası nükleer
güvenlik makamları tarafından “güvenli” ilan edilmişti. Buna rağmen, “akla
gelmeyen” başa geldi. Çok ciddi kaza senaryoları batılı PWR reaktörleri için
hala geçerlidir. PWRler’in zayıf noktalarından biri kullanılan soğutma
suyunun çevrimidir.
Başka alanlarda da
kazalar gerçekleşebilir:
•
nükleer yakıtların
üretildiği yerler,
•
nükleer atıkların yeniden
işlendiği ve depolandığı yerler,
•
nükleer madde ve atık
taşımacılığı.
Sağlık sigorta
anlaşmaları ve diğer sigorta çeşitleri, nükleer tepkimeden doğan sağlık
sorunlarını anlaşma kapsamına almazlar. Nükleer bir kazanın yol açacağı
zararlar öyle bir boyuttadır ki hiçbir sigorta şirketi bunu karşılamak
istememektedir. Hiçbir sigorta şirketi, meydana gelebilecek bir kazanın
zararlarını üstlenmek istemediği halde, nükleer santrallerin yakınında
yaşamanın güvenli olduğu nasıl iddia edilebilir?
.jpg)
B. Nükleer enerji pahalıdır
Enerji
Bakanı Hilmi Güler, Türkiye’deki nükleer santrallerin sadece özel sektör
tarafından yapılamaması durumunda PPP (Public Private Partnership)’nin, yani
kamu-özel sektör ortaklığının söz konusu olacağını sık sık beyan etmiştir.
Kuşkusuz bu boşuna değildir, çünkü nükleer enerjinin büyük yatırım
maliyetleri nedeniyle, nükleer endüstri, devlet yardımları veya ortaklığına
dayanmadan ayakta kalamazlar. Bu da özel sektörün kar edebilmesi için
dolaylı yollardan bizim vergilerimizin kullanılması anlamına gelmektedir.
Nükleer
enerjinin maliyetleri yatırım maliyetleriyle sınırlı değildir. Yapım
maliyetlerinin yanı sıra, yakıt, yüzbinlerce yıl yok olmayacak ve saklanması
gereken radyoaktif atık, santralin ömrü dolduktan sonra genellikle iflas
ilan eden işletmeci şirketlerin devlete yüklediği ve yapım maliyetleri kadar
yüksek olan söküm maliyetleri ve muhtemel bir kaza ve rutin radyoaktif
salımlar sonucunda oluşacak çevresel maliyetler göz ardı edilmemelidir.
Şüphesiz, nükleer elektriğin gerçek maliyeti tesis söküm ve radyoaktif atık
maliyetleri hariç tutulsa dahi, rüzgar gücünden de, biyogazdan ve
hidroelektrikten de, bazı güneş enerji teknolojilerinden ve jeotermal
enerjiden de daha pahalıdır (FoE Avustralya, Nuclear Power [Nükleer Güç],
Ekim 2005). Dünyadaki enerji piyasalarının özelleştirilmesi eğiliminden
dolayı, yatırımcılar nükleer enerjiye sırtlarını döndüler. ABD’de 2003
yılında gerçekleştirilen 10 yıllık bütçe görüşmeleri sonucunda, nükleer
santrallerin gerek yapım gerekse işletme sırasında iflas etme riskinin
%50’den fazla olması nedeniyle, bu endüstriye kesinlikle hazine garantisi
verilmeyeceği karara bağlanmıştır. Görüldüğü gibi, bugüne dek yüz
milyarlarca dolar sübvansiyonlarla ayakta tutulmaya çalışılan nükleer
enerjinin piyasada rekabet yeteneği yoktur. Buna karşılık Türkiye’de
yeterince desteklenmeyen rüzgar ve güneş enerjileri pazarı, dünyada her yıl
% 20 ile %30 seviyelerinde büyüme gösteriyor ve maliyetleri her sene
düşüyor.
Aslında
deyim yerindeyse, en ucuz elektrik kullanılmayan elektriktir. En pahalı
elektrik ise kullanılmadan harcanan elektrik. Türkiye’de % 25’lere varan
oranlarda şebeke kayıplarından ve enerjinin verimli kullanılmamasından
dolayı kaybedilen elektrik enerjisi, çok daha az bir maliyetle ekonomiye
kazandırılabilir. Oysa 38 yıldır, nükleer santral yapacağım diyerek gelip
petrol buldum diyerek giden hükümetler, şebeke kayıplarına hiç eğilmemişler,
popülist politikalarla ülkeyi yönetmeye devam etmişlerdir. Bu ülkenin sorunu
enerji sorunu değil; halkın güvenli, çevreye dost ve ucuz enerjiye ulaşımını
sağlamak için planlama yapmada hükümetlerin aciz kalması sorunudur.
C.
Nükleer enerji ve nükleer silah bir madalyonun iki yüzü olduğu için “Nükleer
gücün barışçıl kullanımı” gerçekte söz konusu değildir.
Nükleer
enerjinin dünya çapında yayılması, daha çok devletin nükleer silah sahibi
olmaya çalışmasından başka bir etki yaratmayacaktır. Çünkü nükleer santral
atıkları nükleer bomba hammaddesidir ve yine nükleer santraller vasıtasıyla
uranyum zenginleştirilmesi yapılır. Nükleer enerjinin dünyada yayılması,
şüphesiz beraberinde nükleer silahlanma tehlikesini de getirmektedir. Bu
tehlikenin engellenmesi yalnızca nükleer enerjinin önünün alınmasıyla ve
hâlihazırda varolan nükleer silahların, uluslararası anlaşmalarla söz
verildiği gibi, bir an önce sökülüp etkisiz hale getirilmesiyle mümkündür.
Siyasi
istikrarı bir türlü yakalayamayan Türkiye’de, geçmişte pek çok lider nükleer
silah sahibi olma heveslerini dile getirmiştir. Nükleer silah çılgınlığına
katılmak Türkiye’nin çıkarına değildir. İncirlik’te bulunan ABD’ye ait 90
adet atom bombası, Türkiye’yi zaten yeterince büyük bir tehlikeye
sokmaktadır.
D.
Nükleer ve fosil yakıt santralleri, enerji kayıplarına yol açan bir enerji
anlayışına dayanmaktadır.
Merkeziyetçi
tarzda üretilen elektriğin önemli bir kısmı, iletim ve dağıtım esnasında
kaybedilir. Bu kayıpları önlemenin tek yolu, tüketim merkezlerine yakın
yenilenebilir enerji üretimini güçlendirmek, tek tek bireylerin ve
kurumların enerji üretebilmesini ve şebekeye bağlanabilmelerini sağlamaktır.
Bu yolla, kendi kendine yeten yerleşimler kurabiliriz. Aynı zamanda
enerjinin merkeziyetçi olmayan yenilenebilir enerjiyle üretilmesi, gerek
termik gerekse nükleer santrallerin asla yaratamadığı oranda istihdam
sağlayacaktır. Bu istihdam sadece kentlerde değil, kırsal bölgelere de
yayılacaktır. İşsizlik oranlarının giderek arttığı Türkiye’de yenilenebilir
enerji seçenekleri, bu sorunun çözümünde yakıtları sınırlı diğer enerji
türlerine oranla daha çok katkıda bulunacaktır.
Bütün
dünyada ve Türkiye’de iklim değişikliği ve nükleer enerji tehlikesiyle
mücadele için enerji vizyonunun bütünüyle dönüşmesine ihtiyaç var.
Sanayileşme
ve dünyadaki kontrolsüz kalkınma yarışının iki yüzyıllık tarihi sonucunda,
gezegenimiz kısa bir süre içinde yaşanamaz hale gelebilir. Petrol, kömür,
doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımının yaygınlaşması ile iklim
değişikliği başladı. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin önü alınamazsa,
iklim sistemlerinin bozulmasından dolayı ortaya çıkan seller, kasırgalar,
kuraklaşma, deniz seviyelerindeki artış, hastalıklar ve orman yangınları
gibi küresel felaketler, bunlara bağlı oluşacak büyük demografik değişimler
(iklim mültecileri) ve muhtemel çatışmalar yüzünden dünya yaşanamaz hale
gelecek. Nükleer enerji yaygınlaşırsa, dünya yine rutin radyoaktif salımlar,
felaket niteliğindeki kazalar ve nükleer silahların yayılması nedeniyle
büyük tehlikelerle karşı karşıya kalacaktır.
Dünyamızın sürdürülebilir, hakkaniyete dayanan çevresel maliyetleri asgari
düzeyde tutulan bir enerji politikasına geçiş
yapması
zorunludur.
Bugüne
kadar
pek çok
bilimsel raporla da kanıtlandığı üzere, iklim değişikliğinin çözümü nükleer
enerji değildir. Bu seçim, hem üretim dışındaki faaliyetleri esnasında
(madencilik, taşıma, yapım) nükleer enerjinin kullandığı fosil yakıtları göz
ardı etmek, hem de şebekeye bağlanması yıllar süren nükleer enerjiyle iklim
mücadelesinde geç kalınmasına neden olacaktır. Nükleer enerjinin, iklim
mücadelesinde, gerçek çözümlerin uygulamaya geçmesini zorlaştırmaktan başka
rolü yoktur.
İçinde
bulunduğumuz dönem, aslında insanlığın şimdiye kadar yürüttüğü çarpık ve
adaletsiz kalkınmayla hesaplaşması gereken bir sınavdır. Bu sınavı, üretim
ve tüketim tarzımızı değiştirerek geçebiliriz. Enerji üretim ve tüketimimiz
de bu sınavın önemli bir parçasıdır.
Enerji üretiminde bu
değişim, yeryüzünde sınırlı ölçülerde bulunduğundan savaşlara ve iklim
değişikliğine neden olan fosil yakıtlar ve bomba üretimini teşvik eden
nükleer enerjiden sistemli bir şekilde vazgeçerek mümkün olabilir. Çözüm,
yeryüzünde sınırsız ve bedava bulunan rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle ve
küçük hidro gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının tercih edilmesidir. Bu
kaynaklar, Türkiye’nin 2020 yılındaki ihtiyaçlarını fazlasıyla
karşılayabilecek ölçüdedir (491 milyar kilovatsaat/yıl).
Gerekli politikalar uygulandığı sürece yenilenebilir enerjilerin
kullanılmaması için hiçbir neden yoktur.
.jpeg)
Enerji tüketimimizde ise
enerji verimliliği uygulamaları getirilmelidir. Enerji verimliliği, kabaca,
10 birim enerji yerine 1 birim enerji kullanarak aynı üretim ve faydayı elde
etmek demektir. Örneğin, on kat daha uzun ömürlü ve beşte bir daha az enerji
tüketip normal ampullerle aynı oranda ışık veren enerji verimlilikli
ampullerle evde tükettiğimiz elektrik enerjisini %15 azaltabiliyoruz.
Kullandığımız diğer elektrikli aletlerde yine aynı verimliliğin gözetilmesi
gerekiyor. Şebeke kayıplarının önlenmesi ve rehabilitasyonu da boşa saçılan
elektriğin tasarrufunu sağlıyor. Yine, toplu taşımanın geliştirilmesi enerji
tasarrufu için önemli bir katkı. Türkiye’nin ürettiği her ürün için OECD
ülkelerine oranla 2.5 kat daha fazla enerji tüketmesi enerji verimliliğine
ne kadar az değer verdiğimizin önemli bir göstergesidir.
Yenilenebilir enerjiler
ve enerji verimliliği uygulamaları; fosil yakıt ve nükleer enerji lobileri,
gerek sahip olduğu pazar paylarından, gerekse daha çok enerji tüketimiyle
elde edecekleri kar paylarından vazgeçmek istemedikleri için ancak bizim
harekete geçmemiz ve taleplerimiz sayesinde yürüteceğimiz mücadele ile
hayata geçirilebilir. Bu mücadeleyi, bizler ve gelecek nesiller daha
sağlıklı, barışçıl ve temiz bir dünyada yaşayabilmesi için hep beraber
yürütmeliyiz.
Röportaj:
Asu Sanem Kaya
Greenpeace
Enerji Kampanyası sorumlusu Hilal Atıcı ile yapılan söyleşi
Öncelikle
neden “Nükleere Hayır”?
Geleneksel yolla elektrik
üretmenin, 19. yüzyıldan beri tek bir yolu var. Suyu kaynatır buhar elde
edersiniz, buharla türbinleri çevirirsiniz, türbinlerden elde edilen kinetik
enerjiyi elektrik enerjisine çevirirsiniz. Kömür santrali kursanız ya da
fuel-oil santrali ya da doğal gaz santrali, mantık aynıdır. Nükleer
santralin de bir farkı yok bunlardan. Ancak şunu söyleyebiliriz; nükleer
enerji suyu kaynatmak için tercih edilebilecek en pahalı ve en tehlikeli
yol. Nükleerin, yakıtı olarak kullanılan uranyumun çıkarılmasından,
santralin işletilmesine, yüzbinlerce yıl ölümcül etkisini sürdüren ve
saklamak için hiçbir güvenli çözüm bulunamamış olan atıklarına ve santralin
devreden çıkarıldıktan sonra ne olacağına kadar, hiçbir mantıklı yanı yok.
Zaten bu nedenlerle, yüz milyarlarca dolarlık ar-ge yatırımlarına rağmen,
dünya elektrik üretiminde hiçbir zaman anlamlı bir payı olmadı. Dünyada
elektrik üretimi içindeki payı %16, genel enerjideki payı ise %5’i
geçemiyor.
Nükleer yasa
meclisten onay aldı. Söyleyecek çok sözünüz var eminim ama, şimdi ve bundan
sonra neler olacak sizce? Greenpeace olarak neler yapacaksınız bu sonuçla
ilgili?
Nükleer
yasa, bize göre uluslararası nükleer firmalara ödün verme yasasından başka
bir şey değil. Enerji Bakanlığı adeta, bu firmalara “Gelin, bize reaktör
satın!” şeklindeki yalvarışını bu yasaya döktü. Bundan sonra iki yol var: Ya
asıl amaçları kar etmek ve pazar paylarını genişletmek olan bu firmalara
daha fazla ödünler verilecek –ki yasada buna fırsat tanınıyor- ve sonuç
olarak Türkiye bu firmalara bağımlı olacak, ya da TAEK nükleer firmalar
yerine, kamu yararına öncelik verecek ve bu yarışma iptal edilecek. Tabii
TAEK, sonuçta özerk bir kurum olmadığı ve hükümete bağlı çalıştığı için
maalesef bu çok küçük bir ihtimal gibi görünüyor şu anda..
Temsil ettiği
halkının sağlığını ve geleceğini düşünen vekiller hiç mi yok peki? Sizi
destekleyen vekiller de vardır umarım…
Elbette var. AKP içinde
bile vardır eminim ama Türkiye’de milletvekillerinin değil partilerin
kurmaylarının karar verme yetkisi var.
Politikacıların dikkatini çekmek için meclise yönelik birkaç eyleminiz oldu
bundan önce. Sizce bu eylemler amacına ulaştı mı?
2006’da
Türkiye, böyle bir yasanın varlığını bizim eylemlerimiz ve aktivitelerimiz
sonucunda öğrendi. Gerek Greenpeace, gerekse Nükleer Karşıtı Platform’un
çeşitli bileşenleri, yasanın komisyonlarda görüşülmesi esnasında hazır
bulundu. Yasa ilk defa genel kurulda görüşüldüğünde tüm milletvekillerine
mektup gönderdik ve hatta bu mektup, genel kurul toplantısı esnasında da
okundu. Bunun yanısıra, Cumhurbaşkanı Sezer’i de konu
hakkında bilgilendirdik. Ancak, biz bunları yaparken nükleer lobi de boş
durmadı; onlar açık oynamak yerine, kapalı kapılar ardında görüşmelerini
sürdürdü. Sonuç olarak; geniş bir muhalefete rağmen, iktidar yasayı
her seferinde
giderek daha kötü olacak şekilde değiştirip son haline getirdi.
Enerji
(D)evrimi Raporu’yla da dikkat çekmeye çalıştığınız bilimsel sonuçlar, neden
görmezden geliniyor?
Enerji (D)evrimi,
yenilenebilir enerjiler ve enerji verimliliğiyle küresel ısınmayı 2 dereceye
ulaşmadan durdurabilmek için hazırlandı. Bunun yanı sıra amacımız, küresel
ısınmayı durdurabilmek için nükleer enerjiye ihtiyacımız olmadığını, hatta
nükleer enerjinin tümünü devreden çıkarmanın mümkün olduğunu göstermekti.
Hazırladığımız senaryoya göre; nüfus artıyor, ekonomik kalkınma
devam ediyor ama
biz enerjiyi daha akıllıca üretiyoruz, dağıtıyoruz ve tüketiyoruz. Sonuç
olarak hem çevresel maliyetleri en aza indiriyoruz hem de enerji
maliyetlerini daha da azaltıyoruz. Ama hazırlanan bir senaryonun hayata
geçirilmesi için siyasi iradeye ihtiyaç var. Güzel bir söz var: “Nerede
kirli bir enerji varsa, orada kirli bir oyuncu var.” Ve bu oyuncular sürekli
bize yenilenebilir enerjilerin veya enerji verimliliğinin pahalı olmasından
bahsediyor ve herkesi yanıltıyor. Belki bir karşılaştırma yaparak durumu
daha iyi anlatabilirim. Cep
telefonları piyasaya ilk
çıktığında çok pahalılardı. Sonra çok hızlı bir şekilde ucuzladılar çünkü
piyasada başka bir aktör yoktu. Ama enerji alanında, bir yanda petrol
endüstrisi, diğer yanda doğal gaz ve kömür endüstrileri var ve bir de tabii
nükleer endüstrisi. Bunlar elbette
piyasalarını
yenilenebilir enerjilere kaptırmak istemiyorlar ya da enerji verimliliği
yoluyla enerji arzının da azalmasına göz yummuyorlar. Tabii bu durumda
sorumluluk
siyasi iradeye kalıyor. Hükümetler ya halklarını korumaya yönelecekler ve bu
tehlikeli gidişe bir dur diyecekler ya da “böyle gelmiş böyle gider” diyerek
kirli enerji lobileriyle içli dışlı olmaya devam edecekler. Oysa mesele
artık bir: “olmak ya da olmamak meselesi”.
Greenpeace
Akdeniz olarak yıllardır “Nükleere Hayır” diyerek kampanya yürütüyorsunuz.
Bir kampanyacı olarak kampanyanızı yürütürken karşılaştığınız zorluklar
nelerdir?
Önyargılarla veya yanlış
bilgilendirmelerle savaşmak her şeyden zor. Örneğin hala 1960’ların Batıcı
anlayışı devam ettiriliyor ve nükleer enerji bir gelişmişlik meselesi haline
getiriliyor. Oysa Batı bile değişeli uzun zaman oldu. Değişmeyen şu var;
çoğu Batı kaynaklı nükleer firmalar Batı’da reaktör satamadıkları ve nükleer
santral tamirciliğiyle yetinmek istemedikleri için sizin kulağınıza sürekli
aynı masalı fısıldıyorlar. Siz de onların can simidi olmaya
hevesleniyorsunuz.
Greenpeace
Akdeniz Enerji ve İklim Değişikliği Kampanyası’na nasıl destek verebiliriz?
Bireyler olarak neler yapabiliriz?
Greenpeace bağımsız bir
organizasyon. Hiçbir şirketten, devletten veya kurumdan para kabul etmiyor.
Ekonomik dayanağımızı yalnızca bize ve yaptıklarımıza inanan bireyler
oluşturuyor. Bize destek verebilirsiniz. Ya da
www.greenpeace.org.tr sitemizi takip edip siber eylemci ya da aktif
gönüllümüz olarak çalışmalarımıza destek verebilirsiniz. Her türlü
desteğinize büyük ihtiyacımız var.
Hilal Hanım’a yoğun
bir süreçte olan kampanya çalışmalarına rağmen
bizlere vakit ayırdığı için teşekkür ediyoruz.
Şimdi sorulacak çok
net bir soru var: Nasıl bir dünyada yaşamınızı sürdürmeyi istiyorsunuz?.
“Çocuklarınızın nasıl bir dünyada yaşamasını istiyorsunuz?” diye sormuyorum
farkındaysanız. Çünkü vaktimiz kalmadı!
Şimdi seçim zamanı.
Şimdi seçtiğini yaratma ve yarattığını yaşama zamanı. Neyi seçiyorsun, neyi
yaratıyorsun? Dünyan cennetin mi olacak cehennemin mi? Seçim senin…
Namaste
Asu Sanem
Med CSP raporu, Almanya Çevre Bakanlığı, March 2005
*Greenpeace Akdeniz
Türkiye Ofisi Arşivi
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Asu
Sanem Kaya
1976 doğumlu.
İstanbul’da yaşıyor. Çeşitli okullar ve merkezlerde, yoga
eğitmenliği yapıyor. EMF (Elektromanyetik Alan Dengeleme Tekniği)
Master in Practice ve Usui Reiki Master olarak çalışmalarını
sürdürüyor.
Oğlu, işi, kitapları ve müzik, en büyük neşe kaynağı.
Detaylı Bilgi
|