|
Haber:
Pınar Akpınar
Çevre
Haberleri, İstanbul
Ve
Ortadoğu’da Güneş Bir Kez Daha Battı...
Dergimizin Ağustos
sayısında çıkan “Akdeniz Ölüyor!” başlıklı yazımda; Lübnan’ın Ciya
kentindeki enerji santralinin İsrail jetleri tarafından bombalanmasının
ardından denize sızan 15,000 tondan fazla petrolün yol açtığı çevresel
felaketten bahsetmiştim. Hiçbir meşru savunması olmayan bu çevre suçu, Dünya
kamuoyunda yoğun tepki gördü ve aralarında Greenpeace, Lübnanlı Dalgıçlar
Birliği, Uluslararası Denizcilik Organizasyonu, BM Çevre Programı(UNEP)’nın
da bulunduğu birçok örgüt Lübnan’a yardım amaçlı gitti.
Bu
örgütlerden Greenpeace; Lübnan ve İsrail’i kapsayan, “Savaşın Çevreye
Etkileri” adlı geniş kapsamlı bir kampanya yürüttü. Bu korkunç savaş
başladığından beri, derin üzüntü duyuyordum ve kendi adıma ‘acaba ne
yapabilirim’ diye düşünüp duruyordum. Nihayet, Greenpeace’in bu
kampanyasının İsrail ayağında gönüllü olarak görev aldım ve aktif olarak bir
şeyler yapma şansım oldu. Kampanyanın amacı, savaşın çevresel etkilerini
belgeleyip raporlamak, kamuoyunu savaşın çevresel zararları hakkında
bilgilendirmek ve gündeme taşımaktı.
Lübnan’da
yürütülen çalışmalar genel olarak; sahili boydan boya kaplamış olan petrol
sızıntısını haritalandırıp rapor hazırlamayı, karadaki etkileri (patlamış
fabrikalar ve misket bombaları) tespit edip incelemeyi ve Akdeniz’e sızan
petrolü temizleme çalışmalarına katılmayı içerdi. Deniz yüzeyinde yaklaşık
10 cm kalınlığı kaplamış olan petrol yanarak dibe çökmüştü ve aralarında
nesli tükenmekte olan yeşil deniz kaplumbağasının da bulunduğu denizdeki
hemen hemen bütün canların ölümüne sebep olmuştu. Yüzlerce gönüllünün de
desteğiyle sahil olabildiğince temizlendi. Kampanya için Lübnan’a gitmiş
olan, Greenpeace’in efsanevi gemisi Rainbow Warrior(Gökkuşağı Savaşçısı),
daha sonra İsrail’in Haifa kentine geçti ve kampanyanın İsrail ayağı
başlamış oldu.
İsrail’de
yapılan çalışmalar arasında; basını ve siyasileri Lübnan’ın içinde bulunduğu
korkunç çevresel durum hakkında bilgilendirmek ve İsrail’de savaştan zarar
görmüş olan bölgeleri gezerek, bu bölgeleri kayıt altına almak ve belgelemek
vardı. Bunların arasında; savaş sırasındaki bombalamalar sonucu çıkan
yangınlar sırasında yanan ormanlar da vardı. Bu ormanları gezerken yanmış
ağaçları görmek korkunçtu. Tel Kadeş Milli Parkı’nı gezerken, bir çeşit
kertenkeleyle karşılaştık. Ancak kertenkele, yanan ormanda muhtemelen
günlerce yiyecek bir şey bulamadığı için çok zayıflamıştı.
Gezdiğimiz
yerlerden bir diğeri Hula Vadisi Doğal Koruma alanıydı. Bu vadi; bir
zamanlar, Avrupa’dan Afrika’ya göçen göçmen kuşlar için dinlenme alanıymış.
Bir çok kuş, nadir balık ve bitki türü, burada bulunan bataklık ve sularda
yaşıyormuş. Ancak 1948 yılında İsrail’in kurulmasının ardından, o zamanki
hükümet 6,000 hektardan geniş olan bu bölgeyi tarım alanına dönüştürmeye
karar vermiş. O dönemde bir çok bilimadamı ve çevrecinin karşı girişimleri
sonucunda, en azından 320 hektarlık alan kurtarılabilmiş ve 1964’de
İsrail’in ilk resmi doğal koruma alanı olarak ilan edilmiş. Son İsrail –
Lübnan savaşına kadar 200’den fazla tür bu alanda yaşıyormuş. Ancak
bombalamalar sonrasında, bir çok tür korkup kaçmış ve göç yönlerini
değiştirmiş. Biz Hula Vadisi’ni gezerken maalesef tek bir kuş bile
göremedik. Tek gördüğümüz bir kaç bufaloydu.
Savaştan
zarar görmüş bölgeleri gezerken en önemli duraklarımızdan biri de Kiryat
Shmone’ydi. Kiryat Shmone, İsrail’de bombalamalar sırasında en çok zarar
görmüş şehirdi. Savaş sırasında İsrail’in kuzey bölgesinde yaşayan halktan
güneyde ailesi veya gidecek yeri olanlar bölgeyi terketmiş, ancak gidecek
yeri olmayan veya inatla evlerini terk etmek istemeyen insanlar bölgede
kalmışlar. Buna rağmen 100’den fazla kişi hayatını kaybetmiş. Yine de
Lübnan’da ölen 1000’den fazla kişiyle karşılaştırıldığında bu rakam çok az
kalıyor. Bölgeyi terk etmeyen ailelerden biriyle yaptığımız görüşmede ilginç
bilgiler edindik. Ailenin hanımı bizi binanın altındaki sığınağa götürdü.
Gerçek bir sığınağa inmek tüylerimi diken diken etti. Sığınak, yaklaşık 10
m²lik bir odaydı. Bayandan, savaş sırasında, günde ortalama 5-6 defa bu
sığınağa inmek zorunda kaldıklarını öğrendik.
Sığınakta
tuvalet veya havalandırma yoktu. O günlerde hava sıcaklığının 30-35 ˚C
olduğunu düşünecek olursak, bu pek de iç açıcı sayılmaz. Geceleri, binada
yaşayan 2-3 ailenin kadınları ve çocukları sığınağa inip, burada
uyuyorlarmış. Erkekler ise, sığınakta yer kalmadığı için evlerde ölümle
yüzyüze uyumak zorunda kalıyorlarmış. Sığınaktaki ranzalardan birinin
üstündeki yemek tencereleri ve erzak dikkatimi çekti. Buradan ayrılırken,
ailenin küçük çocuklarının gözlerindeki savaşa aşikar, bir o kadar da
çaresiz bakışlar yüreğime kazındı. Savaşın o soğuk ve taraf tanımaz
ürpertisi bir kez daha iliklerime işledi. Hava karardı ve Orta Doğu’da güneş
bir kez daha batarken ben içimde umut kırıntıları, gözlerimi kapattım ve
barışı çağırdım; din, ırk, cinsiyet ayrımı olmayan yeni bir dünyaya!
Hula Vadisi’yle ilgili bilgi için:
Parks.org
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Pınar Akpınar,
1981 Ordu doğumlu. Yeditepe Üniversitesi Radyo Radyo, Televizyon
ve Sinema Bölümü mezunu. 1 Senedir Greenpeace'te gönüllü olarak
çalışıyor. Yoga, meditasyon, yeni çağ akımları ve çevreyle ilgili
her konuyla ilgileniyor. Detaylı Bilgi
|