|
Yazar:
Özgür Teker
Bekliyorum
Gelmiyorsun
Türkiye’nin en çok
okunan gazetelerinin internet sitelerine şöyle bir bakınmaktayım...
Hürriyet gazetesinin manşetine göre
Guinness Rekorlar kitabına, “Dünya’da en çok ekmek tüketen 1. ülke” olarak
hoş bir giriş daha yapmışız. İstatistiklere göre senede kişi başına 200
kilogram ekmek tüketiyormuşuz. Bir ekmeği 0.25 gramdan düşünürsek günde kişi
başı 2.2 ekmek yapmaktadır... Yoruma fazla gerek var mı bilmiyorum ama acaba
bu insanlar ekmeklerinin arasına ne koyup yiyorlar diye düşünmekteyim.
Poğaça olabilir mi, yoksa fazla mı pahalı kaçar?
Hatırlıyorum
da küçükken okuduğum “Piano Piano Bacaksız” adlı romanda, fakir ailelerden
oluşan bir ev halkı biraraya gelip yer sofrasında tuz-karabiber, ekmek ve
soğan yiyorlardı... Bunu okuduktan sonra bir hafta boyunca annemle babamın
bütün ısrarlarına rağmen onu deneyimlemek için ben de öyle yemek istemiştim
ama iki gün dayanamamıştım. Benden başka bunu deneyen var mı aranızda?
Yine başka bir haber diyor ki: Ülkemizde
Euro bazında asgari ücrette sene başından şimdiye uzanan 43 Euroluk bir
gerileme var. Net olarak asgari ücrette çalışan bir işçimiz 380 YTL ile bir
ayını, eşini ve çocuğunu geçindirmek zorunda. Habere göre “kaçak!?!” çalışan
işçilerimizi de varsayarsak Türkiye'de 5.5 milyon asgari ücrette çalışan
işçi varmış.
Kaba bir hesap yapalım şimdi: Bir aile
düşünelim asgari ücretli ve bu aile anne, baba ve iki çocuktan meydana
gelsin. İstatistiklere göre günde kişi başına 2.2 ekmek yiyen bu ailemiz
kişi başına 1.5 halk ekmek yesinler 25 kuruştan. Buna göre bu ailenin sadece
ekmek masrafı ayda 45 YTL yapıyor... Çocuklar okuyorlar mı? Gerekli temel
besin maddelerini tüketebiliyorlar mı? Herhangi bir sağlık problemleri var
mı? Kış geldi, ne ile ısınıyorlar? Nerede ve nasıl oturuyorlar, kiraları ne
kadar acaba? Bunları bilen ve/veya düşünen var mı aranızda?
Başka
bir haber de Merkez Bankası’nın,
hükümete karşı yaptığı memur zammı uyarısı... Şu anda 665 YTL (en düşük
kademeli) ile – 3,000 YTL (en yüksek kademeli) arasında çalışan devlet
memurlarına yapılacak % 12.2'lik zammın, hükümetin enflasyon politikasını
zedeleyebileceğiyle ilgili. Şu andaki hükümetin yıl ortasında memura % 5 zam
yaparken milletvekillerine %30 zam yaptığını hatırlayanımız var mı? Şuanki
bir milletvekili maaşanın 7,000 ila – 9,000 YTL arasında olduğunu bir de
emekli maaşı eklenince 10,000 - 12,000 YTL’yi bulduğunu bilen var mı? On
yıldaki maaş artışındaki istatistikleri hesaba katarsak, öğretmen maaşının
28 kat, milletvekili maaşının 70 kat, temel besin maddelerinin (ekmek, et,
yumurta, süt) ise ortalama 75 kat arttığını bilen var mı?
Yeni yılda çıkacak Genel Sağlık Sigortası
yasasına göre Cumhurbaşkanı’ndan vatansızına kadar herkesin sağlık katkı
payı ödeyeceğinden, yalnız milletvekillerinin (emekli olanların dahil)
bundan muaf bırakılacağını biliyor musunuz? Ben de bilmiyordum, okuduğum bu
haberi Google’da iki dakika araştırınca görüp bilgilendim.
17
Ağustos 1999 tarihinden beri
beklenen çoook büyük bir İstanbul depremi var. Bir sürü raporlar hazırlandı,
bir sürü araştırmacı/bilim adamı/jeolog/sismolog çıktı demeçler verdi,
medyada yazıldı, çizildi ve konuşuldu. Hatta bu ay deprem üzerine bir yazı
İndigo Dergisi’nin kapak haberi olmakta. Bugun Radikal'de okuduğum bir yazı
beni biraz düşündürdü. Türkiye Hazine’sine giren paranın % 41.6'sı
İstanbul’dan gelmekteymiş, % 13'ü ise Kocaeli’den. Diğer Marmara Bölgesi
civarında olup ve kendisine yapılan harcamadan daha fazla Hazine’ye
kazandıran iller Bursa, Tekirdağ ve Yalova olarak devam ediyor. Yani devlet
milli kazancının yaklaşık % 60'ını bu illerden elde ediyor.
Kafamda
bu istatistiği anladıktan sonra şu soru oluştu: “Muhtemel bir
İstanbul-Marmara depreminde oluşacak kayıp 100 milyarlarca dolarla ifade
ediliyor. Böyle bir durumda, devletin herhalde bu % 60 kazancın tek kuruşunu
bu bölgeden alamayıp bir de üstüne para harcaması gerekecektir. Peki Türkiye
bu parayı nereden bulacaktır?”
Bir de düşünce özgürlüğü ile ilgili
enteresan bir köşe yazısına rastladım. Can Dündar’ın Milliyet’teki 30 Ekim
tarihli köşe yazısı pek düşünmeye olanak tanımayan, düşünce özgürlüğü ve
sansür açısından Türkiye’nin gerçeğini olduğu gibi gözler önüne seren bir
yazı. Son zamanlarda çok dikkatimi çeken bir olay var. Elektronik posta
kutuma gelen çok ilginç iletiler var. Bunlardan birinde başbakanımızın bir
vatandaşa “Ananı da al git!” sözü ile Atatürk’ün erlerine karşı bir
yolculuktaki “cömert davranışı” kıyaslanıyor. 23 yaşındayım ve aklım başıma
geldiğinden beri nice başbakan değişti ülkemizde, ben hiçbirinin Atatürk’le
“kıyaslandığını” görmedim. Açıkçası görmekte istemem...
Son
zamanlarda dikkatimi çeken başka bir konu ise, giderek artan bir şekilde
daha fazla Atatürk’ün elleri açık dua eder pozda olan resmini görebilmem.
Ayrıca Atatürk’ün din hakkındaki görüşlerinde de önemli bir kaynak ve yazı
artışı var. Sanki Atatürk zamanında sadece dinden bahsetmiş...
Yazıya dönmek gerekirse Atatürk’ün mal
varlığından bir kısmını vasiyet olarak bıraktığı bir kurum var, Türk Tarih
Kurumu. Bu kurumda yayınlanan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün
El Yazıları" adlı Afet İnan’ın yazdığı 1931 yılında yayınlanan bir kitap
var. Atatürk bu kitabı ortaokul ve liselerde okutulsun diye özel olarak
ilgilenerek yazdırmış. Yalnız ilginç olan olay şu ki bu kitapta “Millet”
bölümünde Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri
1969
ve 1988 baskılarında yok! Çıkartılmış, yayınlanmamış! Ayrıca bu kurumun
kitapları, kitapçılarda yok... Sadece sahaflarda belki, ama genelde toplum
olarak pek korktuğumuz internet alışverişi ile internet sitesinden bu
kurumun kitaplarını alabiliyoruz. Atatürk’ün “sansürlenen” görüşlerini,
olduğu gibi yazmak istiyorum şimdi:
Türkler,
Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların
dinini kabul ettikten sonra bu din, Arapların (..) Türklerle birleşip bir
millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin
milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu.
(..)
Türk milleti
birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı
ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
Türk
milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini,
benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve
yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
... Din hissi,
dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki
çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti.
(..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve
muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde
bıraktığı hatıra...
Atatürk'ün Sansürlenen Görüşleri Can
Dündar, Milliyet
Ümidim
bu tip gerçek filtrelenmemiş, sansürlenmemiş bilgilerin, özgür düşüncelerin
yer aldığı kitapların, kaynakların okullarımızda okutulması ve gençlerin
ezber yerine, araştırmaya ve anlamaya teşvik edilmesi. Gereksiz formüllerle
sulandırılmış beyinler yerine düşünen beyinler yaratılması. (Türkiye’de
eğitim konusuna da önümüzdeki ay yayınlanacak yazımda değineceğim).
Son
büyük İstanbul Depremi’nden sonra 240 yıl geçmiş. İstatistiklere göre her
240 yılda bir İstanbul’u yüksek şiddette bir deprem vuruyor. ODTÜ Öğretim
Üyesi ve Ulusal Deprem Konseyi Üyesi Prof. Dr. Haluk Sucuoğlu, Kuzey Marmara
fayında olması ve İstanbul'u şiddetle etkilemesi beklenen büyük depremin bir
benzerinin 1766'da meydana geldiğini, bu depremlerin üzerinden 240 yıl
geçmiş olmasının artık sürenin dolduğuna işaret ettiğini söyledi. Demek ki
her an, her saniye büyük bir deprem olabilir. Bu bilgiyi okuyunca aklımda
şöyle bir tablo oluşuyor. Devlet büyüklerimiz, belediye başkanlarımız ve
büyük inşaat firmalarımızın tepelerindeki insanlar ile bir fasıl gecesinde
ellerinde rakılar, önlerinde mezeler hep bir ağızdan Ezginin Günlüğü
grubunun “Bekliyorum Gelmiyorsun” şarkısını hep bir ağızdan söylediği bir
tablo...
Bir dahaki ay yazımın başlığı tahmin
edersiniz ki “Sesimi duyan var mı?” olacak...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Özgür Teker, 1984
İstanbul doğumlu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Siyaset Bilimi
bölümünde eğitimine devam ediyor. İndigo Dergisi'nde kurumsal
yönetmenlik ve yayın danışmanlığı yapıyor.
Detaylı Bilgi
|