|
Yazar:
Özge Esirgen
Biraz daha Doğu(m)
Geçenlerde, Bertolucci’nin “Küçük Buda”
filmine esin kaynağı olan “Kensur Rinpoche’nin Yeniden Dünyaya Gelişi”
belgeselini izledim. Belgesel, bir bilgin ve meditasyon ustası olan Drepung
Manastırı başrahibi Kensur Rinpoche’nin ölümünden sonra en yakın müridi
Choenzey’in onun enkarnasyonunu arayışını anlatıyor. Zamanında Drepung,
10.000’in üzerinde rahip sayısı ile Tibet’in en büyük manastırlarındanmış.
Çin’in
Tibet’i işgalinden sonra manastırların, dolayısıyla da Tibet kültürünün yok
olması ile Drepung Manastırı’nın başrahipi Kensur Rinpoche ve müritleri de
Dalay Lama’nın izinde ülke dışına kaçıyorlar. 1985 yılında Kensur Rinpoche
ölüyor. Ölümünden sonra, yanında 16 yaşından beri bulunan yardımcısı ve en
yakın müridi Choenzey, ustasının yeniden doğacağına inanarak hayatını onun
enkarnasyonunu bulmaya adıyor. Nitekim Rinpoche “değerli olan” anlamına
geliyor ve bu isim insanlığa yardım etmek için tekrardan
dünyaya
gelen Lama’lara veriliyor. (Lama:Tibet’te ruhsal öğretmenlere verilen
isim) Günün birinde Choenzey’e özel belirtiler gösteren bir çocuktan
bahseden bir mektup geliyor. Choenzey bu çocuğun ustası Kensur Rinpoche’nin
reenkarnesi olabileceğini düşünüyor.
Bu konuda emin olmak için Kahinler
Kurulu’na ve Dalai Lama’ya başvuruluyor. Olumlu yanıtlardan sonra Choenzey,
ailesinin izni ile ustası Rinpoche’nin enkarnesi olan bu çocuğu alıp yeni
yaşamı için manastıra götürüyor. Çocuk henüz 3-4 yaşlarında, gayet uysal ve
dua etmeyi çok seviyor. Yüzü ise tıpkı ölen Rinpoche’nin yüzüne benziyor.
Ayrıca Choenzey’i gördüğü gibi tanıyor. Manastıra götürüldüğünde törenler
yapılıyor ve Rinpoche’nin eski müritlerinin hepsi çocuk tarafından
kutsanıyorlar. Choenzey çocuğun bakımını üstlenerek, tüm manastır da bu
Rinpoche reenkarnesine olan bağlılıkları ile yaşamlarına devam ediyorlar.
Çoğumuza
bir masal gibi gelebilecek bir yaşam öyküsü...
Belgeselde Tibet’e ve kültürüne dair
birçok şeyi görmekten oldukça etkilendim.
Tüm bir manastırın birlik içinde işleyişi
ve binlerce rahibin getirilen çocuğun Rinpoche’nin enkarnesi oluşuna
gösterdikleri inayet ve ona duydukları saygı beni özellikle etkiledi. Daha
önceden de Tibet’te önemli Lama’ların reenkarnelerini tanıyabilmek için
astrolojik haritalara ve kahinlere başvurulduğunu okumuştum. Hindistan’da
ise her çocuğun doğar doğmaz astrolojik haritasının çıkarılıp ailenin en
büyüğüne teslim edildiğini duymuştum. Bu gibi şeyleri ilk duyduğumda
kelimenin tam anlamı ile büyüleniyordum. Doğumumdan beri etrafımdaki yaşam o
denli Batı’ya yönelikti ve çocukluğumda içimde hissettiğim ruhsallık adına
birşeyler bulabileceğim tek şey olduğunu sandığım “din” kavramı ise öylesine
ideo lojikleşmiş,
karartılmış bir haldeydi ki, yeryüzünde Hindistan ya da Tibet gibi yaşayan
toplulukların olduğunu ilk öğrenmeye başladığım zamanlar yaşamıma bir
anlamda Güneş doğmuştu.
Herkesin reenkarnasyon ve karma bilinci,
astroloji, Ruh’un tekamülü gibi inançlarla yaşadığı bu ülkeler masal
ülkeleri gibi geliyordu bana. Hala öyle geliyor. Örneğin belgeseldeki
Choenzey ile hayatımdaki herhangi birinin yaşamını ya da kendi yaşamımı
kıyaslıyorum ve bu bana çok ilginç geliyor. Çocukluğundan beri manastırda
yaşayan ve belli bir yaştan sonra da hayatını ölen ustasının reenkarnesini
bulmaya, bulduktan sonra da iki ayrı yaşamına tanık olduğu bu ruhun yeni
küçük sahibinin yetiştirilmesine adayan bir rahip Choenzey. Sizde belirgin
hiçbir pozitif veya negatif duyguyu uyandırmayacak bir yüze sahip.
Belgeselde
Choenzey ve diğer rahiplerin oyun oynarken çekilmiş görüntüleri de vardı.
Çocuk gibiydiler. Sadece oyunu düşünebiliyorlardı yeri geldiğinde.
Öte yanda ise rekabetin hüküm sürdüğü bir
yaşantıda bir oraya bir de buraya savrulan, gene de hayata yetişemeyen ve
oyunun ne olduğunu çoktan unutmuş veya hiç öğrenmemiş insanlar görüyorum
yaşamımdaki örneklerde. Bir yandan sabahları yalnızca manastır
merdivenlerini temizlemek için uyanan ve akşamları da yalnızca ertesi sabah
uyanmak için uykuya dalan rahipleri, diğer yanda kendisinden başlayıp,
varolan veya bir türlü varolmayan sevgilisinin, ailesinin, sokağının, işinin
gücünün sorunları ve hepsinin getirdiği duygu yoğunlulukları ile yatıp
kalkan bizleri düşünüyorum. Niyetim yaşamla ilgili adaletsizliğe ya da
adalete dikkat çekmek değil.
“Milyonlarca
insan, milyonlarca yaşam...hayat işte..” diye iç çekmek de değil. İki
örnekteki de insan. Yapıları aynı. Nasıl oluyor da bu denli yabancı
olabiliyorlar birbirlerine... Nasıl bu hale geldi Batı dünyası, ne zaman bu
kadar şahlandı madde diye aslında bilir gibi yaptığımız ama farkında
olmadığımız sorularla kalıyorum sadece. Ayrılık ve zıtlığı ne zamandan beri
bu denli kanıksıyoruz acaba... Ne zamandan beri hayatı sadece entirika,
spekülasyon, komplo teorileri, sahtekarlık ve korku kaynağı olarak algılamak
ve bunların üzerlerini örtebilmek için her gördüğümüze yapışmak bize
böylesine normal gelmeye başladı...Parçalanmışlığa ve bölünmüşlüğe ne zaman
bu denli alışkın hale geldik...
Gandhi’nin
hayatını anlatan “Gandhi” adlı bir film vardı, izlemişsinizdir belki. O
filmde beni en çok etkileyen sahnelerden biri gazeteci bir kadının Gandhi
ile röportaj yaptığı bir sahnedir. Yanlış hatırlamıyorsam sahne bir bahçede
ya da açık bir arazide geçiyor ve Gandhi yerde oturmuş basit tahta bir
makina ile elbisesini dikiyordu. Bir yandan ipliği geçiriyor bir yandan da
gazeteci kadının sorularını yanıtlıyordu. Orada bir devinim vardı. Zayıf
hali ve üzerindeki bir parça örtüsü ile ellerinden yaşamı akıtıyordu sanki o
elbiseyi dikerken. Tek ritimde, aynı dinginlik içinde...Tıpkı düzenli nefes
alış verişler gibi. Aynı konsantrasyon ve akış manastırdaki rahiplerin
yaşayışında gözüme çarpan...Sanki yaşamımda her gün tanık olduğum yüzlerce
insanın, yüzlerce hareketin ve binlerce sözün hiçbirinin manası bu
basitlikteki yoğunluğa erişemiyor.
Hayatı
bizlerin yaptığı gibi bir labirent içinde ayakta tutmaya çalışmak, onu çok
basit bir değirmende döndürmekten çok daha kolay olmaya başladı belki de.
Tıpkı birçok şey üzerine oturup rahatlıkla düşünebilmemiz, meditasyon için
oturduğumuzda ise bir türlü kolaylıkla odaklanamayışımız gibi...
Tıpkı herzaman iyi ya da kötü birçok
konuşanın olduğu ama susabilenin olamadığı gibi...
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Özge
Esirgen 1984 İstanbul doğumlu. Spiritüalizm ve
şifa teknikleri ile yakından ilgileniyor. Koç Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler bölümünde ögrenimine devam ediyor.
Detaylı Bilgi
|