|
Haber ve
Röportaj:
Özge Esirgen
- Mayıs
2008
Dön...
Dön...
Ve dön...
Ve şimdi,
bırak girsin içine Dans...
Dans’a
ilk kez nerde âşık oldum?
Nerede buldum
onu, anımsamıyorum. Doğumum dansla olsun, ettiğim dans görülsün isterdim.
Dans ederek kutlansın, bir de masmavi bardaklarla günümüze içilsin isterdim.
Mavi asil diye değil. Akıyor diye. Kendi rengini bile bilmeden.
Maviyi suda
akarken gördüğümde,
İçine
giremeyeceğim bir söylenti duyurdu kulaklarıma.
Gökyüzü denizi
kıskanmıyordu benim seni kıskandığım gibi,
Uçan dallar
olmuyordu Kuşların üzerine sere serpe durmak için konduğu.
Bir aynaya
baktım, bir doğaya.
Ne insan bir
sözcü,
Ne de doğa bir
hikâye anlatıcısı idi.
Durdum, ellerim
binlerce asrın ilham kaynağı, bense içtiğim suya bile cevap veremiyorum.
Durdum, gökler
hep sapsarı, oysa içimdeki Güneş nefes almaya utanıyor.
Sanat, bana
nerede bahşedilmişti?
Hangi Susuzluk,
adına İlham denen,
Gelip de başımın
önce sisli bulutu olmuş,
Sonra da yediğim
ekmeğin yerine geçmişti?
Bana nerede
geldin, Dokunuş?
İlk kez, gene
dokunmak için, dans etmeye başladım.
Ve o zaman,
Dünya’ya geleli beri, ilk kez, dokunmayı hissettim.
Kimse gibi
titrek değil, cesurca, dokunuyordu Sanat bedenime...
***
Ve kapısını çalıyorum Şebnem
Aksan’ın, heyecanla, kalbimde dansla ilgili bu hisler... Anlatıyor ve
anlatıyorum, karşımda onun anlayan parlak gözlerini gördükçe.
‘Sana, seni besleyecek
şekilde dönüyor dans’ diyor. Dans ediyor olmak, doğaçlıyor olmak senin kendi
kendini yansıtmana yardımcı oluyor, bu yüzden çağırıyor seni. Çünkü hareket
etmek ve bir şeyin içine uyumlanmakta, o tinsellikle bedenselliğin birbirine
bağlanmasında oluşan tamamlanmayı hissediyorsun. O ifade ettiğin sana
dönebilecek. Ancak yansımada görebiliyoruz kendimizi, yoksa göremiyoruz.
Kendi kendini tanımak hikayesi kendini serbest bırakabildiğinde geliyor...
Çocuk gibi kendi kendini bırakabilirsen, o zaman açılabilirsin ve ifade
akabilir içinden dışarıya doğru.
Bütün hikaye bu;
kendimizi yakalayabilmek. Biz kendimizi tanımak, görmek istiyoruz. En büyük
çağrı sanırım bu...
.JPG)
Şebnem Aksan, Türkiye’ye
modern dansı tanıtan isim. Kendisi aslen dansa küçük yaşta bale ile
başlamış, fakat daha sonra modern ve çağdaş dansların yaratıcılığından
etkilenerek bu alana yönelmiş, Türkiye’yi de bu konuda teşvik etmiştir.
Aksan, 35 yıldır eğitmen, yönetmen, koreograf olarak çeşitli atölye
çalışmaları, ayrıca makale ve bildirileri ile ülkemizde dans sanatının
gelişmesinde rol oynuyor. Kurucusu olduğu Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi’ne bağlı olan Devlet Konservatuarı, Bale Anasanat Dalı, Modern
Dans Sanat Dalı başkanı olarak görevine devam etmekte, ayrıca Boğaziçi ve
Koç Üniversitelerinde ‘Dans Sanatı’ başlıklı dersi vermekte. Ayrıca 2007
yılında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmış, Gurur Ertem’le
birlikte hazırlamış olduğu, “Yirminci Yüzyılda Dans Sanatı: Kuram ve Pratik”
adlı bir kitabı mevcut.
Kendisini bulmuşken,
aklıma gelen herşeyi konuşmak, sormak istiyorum. Keyifle katılıyor coşkuma,
ve akıyoruz sanki Dans’ın içine. Tamamen doğaçlama ile.
Röportaj:
Özge Esirgen
Bu
kendinden geçme hali tüm dansçıların yaşadığı birşey mi, merak ederdim hep.
Yoksa bu sanatçı yapısına ait birşey mi başlı başına? Bir saniye sonra ne
yapacağını bilmeden dans etmekten ve bunun ardından gelen o katarsis
duygusundan bahsediyoruz. Bu tüm dansçıların yaşayabildiği birşey oluyor mu?
Şebnem
Aksan: Benim
yaşadığım, çocukluğumdan beri bildiğim birşey. Bilirim böyle kendimden
geçerek dans etmeyi. Sonra unutmuşum, kalıplara girmiş bedenim, o kimliğimle
yabancılaşmışım. Yıllar sonra gene buluştuk. Çok hastalıklı bir çocuk
olduğum için uzun zaman bale dersine yollanmadım. Gidip arkadaşlarımın bale
derslerini izlerdim. Fakat izledikçe arzum artıyordu. Geçen gün anılarımı
yazarken hatırlıyordum, annemler evden gittiği gibi hemen Ravel’in
Bolerosu’nu koyup, çılgınlar gibi kan ter içinde dans edişimi... Bu baleye
başladıktan sonra da bir süre devam etti. Bu halin arkasından yaşanan o
serbestlik, kendinden geçme hali, bir sürü imgeler gelirdi gözümün önüne...
büyürüm, küçülürüm, yok olurum, uçarım... nasıl bir doyum, nasıl bir coşku
duyardım tarif edilemez, kelimelere sığacak gibi bir şey değil...
Balede yok
mu bu kendinden geçme hali?
Şebnem Aksan:
Olamaz çünkü tamamıyla
kontrol halinde olmak zorundasınız balede, ayrıca orada siz bir bütünün
parçasısınız, koreografisi bütün detaylarıyla tasarlanmış, yapılmış bir
parçanın içinde yer alıyorsunuz. Göreviniz icra etmek. Ancak kendinize ait
bir bölüm varsa, oraya yaratıcılık, yorum getirebilirsiniz. Kendi
özellikleriniz, müzikalitenizle farklılığınızı ortaya koyabilirsiniz.
Fakat o ‘release’,
bırakma, kendinden geçme hissi bir çeşit öze, bilinçaltına inme, baskılardan
özgür olabilme halidir. Duygularla, duyularla ilgili aslında. İnsanlık buna
her zaman ihtiyaç duymuş, biz de bu olguyu bir şekilde tanıyoruz,
atalarımızdan bize geçmiş. Bütün ritüellerde, dini ayinlerde o biriken
enerjiyi bir şekilde serbest bırakarak yüksek iradeye teslimiyet
yaşanıyor... iletişim kuruluyor. Doğayla iç içe yaşayan, çağdaş ilkel
toplumlarda, Şamanist toplumlarda kendinden geçme vardır. Dans ve ses bütün
ritüellerde –amaç neyse onu güçlendiriyor, o iletişimi derinleştiriyor,
güçlendiriyor. Hem bireysel, hem toplumsal/ hem içsel, hem dışsal, bedensel
boyutu var bu tür eylemlerin. Bu bilgi bizim hücrelerimizde var demek
istiyorum. Bu hücresel bilgi, ihtiyaca göre farklı zamanlarda, farklı
şekillerde çıkıyor diye düşünüyorum.
Baleyi
sanat çevrelerinde genel olarak teknik bir mükemmellik ve estetik meselesi
olarak mı ele alıyorlar? Bunun yanında bu ‘release’ ve katarsis boyutu
bambaşka bir kapı açıyor dansa ve dansçıya dair. Bu konuda nasıl bakılıyor
dansa? Sizin öznel bakış açınız nedir?
Şebnem Aksan:
Aslında o baledeki
mükemmelliğin de kendi içinde bir ritüelsel bir yapısı var. O kadar saat
çalışıp belli birşeyleri aşabiliyorsanız, veya tekrar edip mükemmelleştire
biliyorsanız, o da kendi içinde bir ritüel oluyor, onun da getirdiği bir
‘release’ var size... Balede içsel tatmininiz ne olursa olsun bir üstünlük,
gösteri, sergileme esas amaçtır. Batı kültürünün elitist bir bakış açısının
ürünüdür. Modern dansda iletişim, deneyimin samimiyeti, gerçeği ön
plandadır. Özgür ve özgün olmayı bekleriz.
Bu
aslında müthiş bir ikilemdir. Ben de tamamen bale ile girmiştim bu yola ama
evdeki o kendi kendime yaptığım danslarımın teknikle alakası yoktu. Uymam
gereken kurallar, nasıl göründüğümü falan hiç düşünmezdim. Benim en büyük
değişimim Amerika’da modern dansın içine girdiğim zaman oldu. Balenin
disiplini, teknikniğe verdiği önem beni tatmin etmiyordu. Amaç teknik
oluyordu, araç olmaktan çok. Beğeniliyordum, çok iyi notlar da alıyordum,
ama disiplinsizliğim de söyleniyordu. Bunu biliyordum, herkes saatlerce
çalışıyordu, ben belli bir saatten sonra çalışamıyordum. İngiltere’de o
stüdyolarda çalışırken birdenbire başka hareketler yapmaya başlardım, aynı
şeye bağlı kalamazdım. Zannediyorum ki, sonradan anladığım, bale bana
kendimi ifade etme imkanı vermiyordu yeterince veya sınırlı duygularda
kalıyordu. Bedenim kilitlenmiş, hapis olmuş gibi gelirdi. Bu beni çok hayal
kırıklığına uğrattı. Hele üzerimize numaralar takılıp yarışmalara
çıkarıldığımız zaman çok şaşırmıştım, hocalarımla tartışmıştım bunun sanatla
ne ilgisi var, sanat yarışla mı ölçülür diye...
Dansta iki temel yaklaşım
vardır: bir tanesi çok çılgın, bir an sonrasını bilmediğin, bir enerji
yoğunluğu içinde dans etmek hissi, buna diyonizyak diyelim, ötekisi de bir
form çerçevesinde tekniğe dayalı, akademik bir düzenin içerisinde dans
etmek. Bu da Appolonien yaklaşım oluyor. Biri duygulardan, diğeri akıldan –
biri sol, diğeri sağ beyin kaynaklı.
Bu ikilemleri hem kendi
bedenimde, hem de eğitimde çok yaşadım Türkiye’ye döndüğümde. Moderni
kurmaktı asıl amacım, ama mutlaka baleyle başlamam gerekiyordu. İki dans
sanatınında aynı güçde bir bölümde var olmasını istedim ama olmadı. Baleyi
hala çok seviyorum, hiç bir zaman da dışlamadım. Ama modernin dans sanatını
ve bizi bir yere götüreceğine inandım. Bizde kendini ifade etme o kadar izin
verilen bir şey değildir. Eğitimde öyledir sual sormaya müsade etmez, ya
söyleneni yapar, ya da karşı gelirisiniz. Kişiliğin yaratıcı bir biçimde
gelişmesine olanak tanınmaz. Benim çocukluğumda böyleydi. Modern dansı ilk
gördüğümde, ‘Bunu Türkiye’ye götürmem lazım.’ diye düşünmüştüm. Halbuki o
zaman çok gençtim, ama bunu fark etmiş ve kafama koymuştum. Balede bu
yaratıcılığın kapısını açmak çok zor. Balede aşılıması gereken bir teknik
beceri var ve bunun için güdümlenen bir insanın yaratıcılığa verecek fazla
vakti de olmaz. Ne tekim balede çok az sayıda koreograf vardır, modern de
yaratıcılık, doğaçlama temel derslerdir. Bugün release teknik diye birşey
yapıyoruz ki bu her hocaya göre değişen, sınırları, dili belirgin olan bir
teknik değil, insanı çok doğal, hücresel seviyede çalışmaya zorlayan bir
şey. Bilimselliği de olan, çünkü vücudu çok iyi tanımayı gerektiren bir
yaklaşım. Kinisioloji, anatomi bilgisi, sinir sistemini bilmeyi
gerektiriyor. Bu bilgilerden besleniyor.
Bu tekniği
biraz açar mısınız?
Şebnem Aksan:
Release zannediyorum daha
çok Uzak Doğu savaş oyunlarından ilham aldı. Batı, Doğu’daki bu sistemlere
yakınlık hissetmeye başladı yüz yılın başlarında ve giderek alan genişledi.
O savaş oyunlarında çok anlık stratejiler vardır, bir hazırlık yapmadan,
doğaya karşı bir pozisyon almadan, doğa ile birlikte olmayı ön gören bir
hareket tarzı. Bu oyunlar giderek doğaçlamalarla birleşti. Ucu bucağı
olmayan ilişkiler keşfedildi. Özgürlük, bireysellik arayışları, pisikolojik,
sosyal, politik açılımlarla beslendik. Bunlar 20. yy. ile gündeme gelen
konulardı. Her şeyin bir zamanı varmış aslında, senkronistik bir
karşılaşması, doğru zamanı.
Batı dünyasında,
özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan hayal kırıklığı daha güçlü
ifade etme isteği doğuruyor. İlginçtir, hep kadınlar çıkıyor ön plana;
Isadora Duncan, Martha Graham, Louis Fuller gibi. Almanya’da da böyle
oluyor. Aslında birden bire çıkıyorlar ortaya bu kadınlar ve gücü ellerine
alıyorlar. Yüzyılın başlarında bu kadınlar tek başlarına dans ettiler ve
baleye, balenin bütün sınırlamalarına karşı geldiler. Özgür ifadeyi ve
bedenlerini özgür kılmayı ön plana çektiler. Feminist hareketin de ön
saflarında yer almış oldular. Sonra ki kuşaklar bir takım teoriler, özgün
teknikler geliştirdi, hala anlam ve ifade yüklü, dışa vurumcu bir yaklaşım
vardı. Giderek hareket araştırmalarına gidildi. 1960 larda Amerika’da,
Judson Church- Grand Union gruplarıyla herşeyi ileri, geri sorgulamaya
başladık. Hep sosyal, politik, pisikolojik, güncel olana paralel, deneyim
ağarlıklı gelişmelere duyarlı olundu.
Giderek disiplinler arası
çalışmalar devreye girdi, teknolojide çok etkin biçimde kullanılıyor şimdi.
60lı yıllar eşitlik, sivil toplum örgütleri, tüm bunların iç içe algılanması
şeklindeydi. Lider olmayacak, gruplar olacak, her bireyin yaratılan işte
katkısı olacak, güzel/çirkin ayrımı olmayacak, hiç bir şekilde ayrımcı
olmayacağız. Tüm bu sosyal mottolar dansa da yansıdı. Ve sonra somatik
çalışmalar ve meditatif çalışmaların toplumdaki etkisi güçlendikçe iyice
harmanlandık. Budistler ülkelerinden kovulup Amerika’ya gelince, Budizmden
etkilenmeye başladık. Merce Cunningham Zen Budizmden çok etkilenmiştir
mesela. Modern ve çağdaş dans bu etkileşimlere hep açıktır.
Beden ve
ruh sağlığı üzerinde dansın etkisinden bahsedecek olursak, neler
söyleyebiliriz? Her şeyin ötesinde, bir de şifa yanı var dansın. Bedeni
tamamıyla kullanıyor olmak, dansı farklı kılabiliyor diğer sanat dallarından
bu manada.
Aslında
sahneleniyor olmak, izleniyor olmak çok ters düşen bir şey dansın bu
yanıyla.
Şebnem
Aksan: Evet
kesinlikle. Ben izlenilen bir nesne miyim, yoksa dans eden, var olan bir
beden miyim? Bu ciddi bir sorudur. Baleyle çağdaş dans arasında en büyük
farklardan biri de budur. Bale gösteri yapar, modern dans deneyimini sunar,
yaşadığı süreci, fikrini, duygularını paylaşır. Ben evde çok zevk alarak
dans ediyordum, bir çeşit doğaçlayarak güne başlamayı seviyorum. Kendi
kendimle buluştuğum bir iletişim şekli bu. Bu bir sanat mıdır? Biz sanatı
yaşamla nasıl buluşturacağız? Bu modernin büyük bir sorunsalıdır. Çünkü çok
içine dönüyor, kendini tatmin ediyor, bu da çok önemli bir olgu ama zaman
zaman topluma yabancılaşıyor.
Şifa konusuna gelince,
beden kendine duyarlı olunca etrafına da duyarlı olmaya başlıyor. Bir sürü
beden terapi, dans terapi yöntemleri gelişti örneğin. Dans sanatı da bunları
değerlendirmeye başladı son yıllarda, hem eğitimde, hem de yaratıcılıkta.
Hem içsel, hem dışşal farkındalığı geliştiriyor, bedeni fiziksel, ruhsal bir
dengeye, doğasına oturtmada pisiko terapilerden daha yararlı olduğu
söyleniyor.. Benim deneyimlerime göre de var oluşa daha fazla mekan, alan
açıyor diye düşünüyorum.
Bizim bütün derdimiz;
sanatı nasıl yaşar kılabiliriz? Performans anını nasıl yaşar kılabiliriz?
Bedenin nesneleşmesini istemiyoruz.
Sizin kadın
olarak veya sanatçı olarak kişisel evriminizde dans nerde duruyor?
Şebnem Aksan:
Dediğim gibi bu
ikilemleri sosyal/kültürel, kurumsal/bireysel, kimlik sorunlarını çok
yaşadım. Sanki bütün bir yüz yılın, hatta geçmişin açılımlarını, o süreçleri
yaşamış gibi hissediyorum şimdi kendimi. Bale bir devlet kurumu gibiydi, bir
kurumun içinde özgün bir vizyon geliştirmişim. Bunu geliştiriken yaşamımla
bir kadın olarak; anne ve eş olarak çok deneyimlerden geçtim. Pek çok
maskemden kurtuldum, bedenim yaşayışım değişti. Değişmemiş gibi ama geriye
baktığım zaman görüyorum ne kadar farklılaştığımı. Sanki her şeyle daha
barışık, daha çok uyum içindeyim. Bunda beden terapi çalışmalarının çok payı
oldu. Zaman zaman yaratıcı yönümü besleyemediğim duygusu içimi acıtır. Hep
verici ve yönetici konumunda oldum, herkese yaratıcı olmalarını ikna ettim,
alan açtım ama kendimi bu yönde beslemedim diye bir yakınma tuttururum. Ama
gelip geçer bu iç yakınmalar. Son yıllarda yaptığım “Skinner Releasing”
yepyeni bir bölüm açtı hayatımda... onu şimdi paylaşmaya hazır olduğumu
düşünmüyorum...
Şu an nasıl
görüyorsunuz Türkiye’deki durumu?
Şebnem Aksan:
Ben giderek daha özgün ve
yaratıcı olunduğunu gözlüyorum. Öğrenciler artık rast gele değil, daha
bilinçli ve istekli geliyor. Önlerinde meslek olarak çok geniş bir alan,
imkanlar olmadığı halde geliyorlar ve aşkla, şevkle dalıyorlar bu programa.
Bir şey veriyorki bu eğitim geliyorlar. Kimisi öğrencilik haklarını tutmayı,
askerliği uzatmayı düşünerek olsada bu eğitimden aldıkları bir şeyler var.
Mezunların çoğuda dansla ilgili işler yapıyor. Yurt dışında dans edenler
var, topluluk kuranlar, proje üreten, koreografi yapanlar, televizyonda iş
bulanlar, tiyartoya girenler. Mustafa Erdoğan’ın grubu erkek dansçıları çok
teşvik etti. Baleden de pek çok dansçı bu gruba girdi. Çağdaş dans oldukça
geniş bir çevre oluşturdu. Bağamsız stüdyolarda farklı disiplinlerden gelen
pek çok dansçı, dans bilimcisi yetişti. Konservatuar mezunu dansçı artık
merkezde değil. Bu çok olumlu bir gelişme, alternatifler var. Bunlar
birbirlerini destekliyor, teşvik ediyor. Dansı ister meslek olarak yapsınlar
ister yan uğraş olarak yapsınlar benim için önemli olan gençliğin
kendilerini verebilecekleri, yaşamlarını zenginleştirecek alanları olması.
Benim
sanat dalı olarak izlediğim ve zayıf olduğumuzu düşündüğüm konu gene
yartıcılık alanında. Daha çeşitli, daha güçlü işler üretilmesini, daha çok
araştırma yapılmasını istiyorum. Kendini ifade edecek yeterli form, metafor
geliştiremiyorlar, ilgilerini kolayca kaybediyorlar diye düşünüyorum bazen.
Son bir iki yılda inanılmaz bir gelişme var, arkası geliyor, görüyoruz. En
önemlisi dans sanatı artık ülkemiz sanat gündeminde yerini almaya başladı.
İzleyici kitlesinin artmasına ve desteğe ihtiyaç var.
Teşekkürler Şebnem Aksan…
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Özge
Esirgen 1984 İstanbul doğumlu. Spiritüalizm ve
şifa teknikleri ile yakından ilgileniyor. Koç Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler bölümünde ögrenimine devam ediyor.
Detaylı Bilgi
|