|
Haber:
Özge Esirgen
– Mart 2008
Kültür ve Sanat Haberleri, İstanbul
Sanat ve Kadın
Cinsiyetim kadın. Üstelik
kendimi bildim bileli sanatla iç içeyim. Sanat deyince yaratmak geliyor
akla. Daha evvel birçok erkek cinsiyetinde yaratıcılarla karşılaştım. Kadın
cinsiyetinde yaratıcılarla da tanıştım, bizzat kendimi tanıyorum en
basitinden (veya en zorundan). Yalnız oturup da hiç masaya yatırasım
gelmemişti, kadın veya erkeğin yaratıcılıktaki -ayrı olması muhtemel olan-
yerini. Eleştirmenler, yorumcular bunu gerektiği kadar yapıyorlar. Doğanın
bu en temel ve en ilahi sırrının sanatla olan yüzleşmesi hakkında
yazılmadık, çizilmedik veya düşünülmemiş pek bir şey kalmamış. Ne var ki
kitapları, ya da interneti araştırıp, buraya da oradan toplama bilgileri
aktarmak istemedim.
Aslında şöyle bir gözümü kapayıp da içimde bir sanat dalına, oradan da kadın
denilen ve dal mı, yoksa ağaç mı, orman mı tam da kestiremediğim olguya
doğru atlayışlar, hamleler yaptığımda, hayatımın en güzel manzaralarını
görüyorum. Bazen, ya kendimce yaratmışım, hiç ama hiç düşünmeden, ya da
izlemişim, gene, hiç ama hiç düşünmeden. Bu birikim, benim için sanatın
anlamı olmuş. Ucu bucağı olmayan bir uzantı bu. Orada, o sınırları
bilinmeyen âlemde, kadına henüz dokunmamış halleri ile en küçük
kızların en sıradan şiirlerime ilham olmaları varken, en imrendiğim ve zaman
zaman abartıp göklere bile sığdıramadığım, kadın olmuş baş
balerinlerin, dansçıların, müzisyenlerin geçtiği seremoniler veya şiirleri
ile hayatın görünen ve görünmeyen yanlarını sarsmış şairlerin dişi kalemleri
de var. Kendimce, yeri geldi mi dansı hep en yukarılara taşıyorum. Madem
böyle, bundan sonraki aylarda, gerek röportajlar, gerek fotoğraflar, gerek
kendi deneyimlerimle, dans üzerine yazılarla burada olayım, diyorum.
Türk
Edebiyatında Kadına Bakış
Bu ay ise, oldukça önemli bir mevzu olan toplumsal cinsiyet kavramı ve
edebiyatla ilişkisine değinen bir yazı yayımlamış olacağız. Sanatın pek
hatrı sayılır bir dalı olan edebiyatta, kadına, Türkçe ve Edebiyat
dersleri veren, aynı zamanda yazar olan bir öğretim görevlisi gözünden,
biraz tarihsel bilgi ile bakıyor bu yazı. Bahsettiğim öğretmen Koç
Üniversitesi’nde edebiyat dersleri veren sevgili Fatih Altuğ. Altuğ bu
dönem, üniversitede, ‘Türk Edebiyatında Toplumsal Cinsiyet ve Modernleşme’
dersini açtı.
Kendisi ile Türk
edebiyatında kadının yerine kısaca göz attık.
Röportaj:
Özge Esirgen
Tarihsel
süreç içinde karşılaştırmalar yaparak Türk edebiyatında kadının yerinden
bahsedelim isterseniz önce...
Fatih Altuğ:
Şu soruyu sorabiliriz
en başta: Türk edebiyatında kadına bakmak neden önemli? Baktığımızda şunu
görüyoruz ki edebiyatı üreten kişiler daha çok erkek yazarlar.
Modernleşme ile birlikte
erkek yazarların yaşadığı bir deneyim var; yeni bir kadın ortaya çıkıyor.
Geleneksel olarak içine doğulan, geleneksel olarak düşünülen kadın tipi
19.yy ortasından itibaren değişmeye başlıyor. Bu, Cumhuriyet ile birlikte
büyük bir kırılma yaşarken, 1960 sonrasında Cumhuriyet’in çizdiği kırılmadan
da farklı, çok daha çeşitli kadın biçimleri ortaya çıkıyor.
Erkek yazarın daima bu
yenilikle baş etme derdi var. Erkek yazarın toplumla, kendisiyle ilgili
görüşlerini anlatmak için kadınla kurduğu ilişki önemli.

Cumhuriyet
sonrası kadının geçirdiği değişimler daha çok kadının yönlendirdiği süreçler
mi, yoksa erkek tarafından yön verilen süreçler mi oldu?
Fatih Altuğ:
Resmi anlatı bize bir
takım hakların kadınlara verildiğinden bahsediyor ve sanki feminist
hareketlerin ortaya çıkışının bu hakların ortaya çıkışı ile gelen bir şey
olduğu gösteriliyor. Halbuki Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren
Türkiye’de önemli bir kadın hareketi var. Örneğin 1880’lerden itibaren
kadınlara özel, nasıl modern bir kadın olunur konusuna değinen dergiler
çıkmaya başlıyor. II. Meşrutiyet sonrası ise bunların gösteriler, temel hak
talepleri olarak ortaya çıkışını görüyoruz.
Onun
öncesinde Osmanlı’da edebiyatta kadının yerinden bahsedecek olursak neler
diyebiliriz?
Fatih Altuğ:
Okuldaki ders
kitaplarında bize sunulan tarihte erkek merkezli bir izlenim var. Oysa çok
hatırı sayılır kadın şair var Osmanlı’da. Diğer erkek şairler kadar kadın
şairler de var. Örneğin nazire yazmak Osmanlı’da bir gelenektir; birisi bir
şiir yazar, siz ondan ilham alarak aynı vezinde, aynı özellikleri taşıyan
yeni bir şiir yazarsınız ve bu bir saygı göstergesidir. Hem kadınların
nazire yazdığını, hem de kadınların şiirlerine nazire yazıldığını görüyoruz.
Aslında hayatın her
alanında kadının olduğunu görüyoruz, ama bunun şu an bizim modern olarak
algıladığımızdan farklı bir kadın-erkek ilişkisi olmasını o zaman kadınların
olmaması şeklinde algılıyoruz.
Osmanlı
toplumu katmanlara dayanan bir toplum. Bu, kadın erkek ilişkilerinde de var.
Kadınlara ait ve erkeklere ait bir alan var, aynı zamanda yan yana
gelebildikleri bir alan var ve bu alanın da kuralları belirlenmiş durumda.
Modern toplumda ise bu sınırlar çok daha muğlak bir şekilde çizilmiş. Bu
yüzden, bu, kadınların o dönemde hiç bir hayatı yok anlamına gelmiyor. O
hayatın içinde, tıpkı erkeklerin sınırları gibi, onların da sınırları var.
Günümüzde bu
sınırların daha flulaşması kadına ne gibi avantajlar ve dezavantajlar
getiriyor sizce?
Fatih Altuğ:
Erkek üzerinden
değerlendirecek olursak; erkek için burada olumlu sayılabilecek yanlar var.
Öncesinde çok daha aile merkezli olan kadın-erkek ilişkileri bire bir, yüz
yüze ilişkiye dönüşüyor. Bu dönüşüm bir yandan da erkeğin elinde varolan bir
gücün kaybına yol açıyor ve bu da bir ikilem oluşturuyor erkekte.
Edebiyat
metinlerinde kadın hakkında kolay karar verilemez bir durum olduğunu
görürüz. Kolaylıkla yerin dibine de batırılabilinen, kolaylıkla göklere de
çıkarılabilecek olan, her şeyin kaynağında olan, tüm güzelliklerin de, tüm
kötülüklerin de kaynağında olabilen bir olgu kadın.
Fakat bu toplumda biraz
‘biz bu meseleleri hallettik, çağdaş erkekler ve kadınlar olarak eşit
şekilde, birlikte kolayca yaşıyoruz’ deyip bunun sıkıntısı yokmuş gibi
yapılıyor.
Hâlbuki edebiyat
metinlerinde veya sinema metinlerinde de, güncel metinlerde bu sıkıntının
çok temel bir sıkıntı olduğunu görüyoruz.
2000’li
yıllarda nasıl yorumluyoruz bu durumu?
Fatih Altuğ:
1980’lerle birlikte
kadın olarak yazma ve kadınlığını yazma eğilimi daha güçlü. Bunun popüler
örneği Duygu Asena’dır. Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Tomris Uyar gibi belli
başlı kadın edebiyatçılar ise bunun yüksek edebiyat şeklindeki ürünlerini
1960’lardan beri vermekteydi. Ancak bu eğilim yaygınlaşması, kadın
hareketinin toplumsal yükselişi 1980 sonrasındadır.
Bu dönemde, Kemalizm’in
özgürlük mü verdiği, yoksa aslında özgürlük verme görünüşünde kendi
ideallerine göre kadınları biçimlendirdiği mi meselesi, önemli mevzulardan
biri haline geliyor. Kemalizm’in sunduğu kimliğin kadını kadın yapmaktan
çok, cinsiyetsizleştirdiği gibi eleştiriler geliştirilmeye başlıyor. Hem
kadınlığını koruyabilen, hem de toplumsal meseleler hakkında söz
söyleyebilen, hem erkekle eşit olan, hem de eşit olurken farklılığını da
devam ettirebilen bir söylemdir bu. 2000’lere baktığımızda bunu çok daha
karmaşık bir alanda görüyoruz. Hala kadınlık deneyimlerini merkeze alarak
yazan yazarlar var.
Bir de
tarih boyunca, edebiyatta, kadının yazar olmasının yanı sıra, belirgin
olarak, yazılan şey için ilham alınan veya erkeğe bir şekilde vesile olan
bir olgu olarak karşımıza çıkışı var...
Fatih
Altuğ:
Evet, kadın, erkekliğin tamlığını bulduran, kendisini bir bütün olarak
hissettiren, ya da o bütünlüğü sağlayan vesile olarak yüceltiliyor, ya da
onu bozan, parçalayan bir fitne kaynağı olarak tanımlanıyor. Güzelliğiyle
de, çirkinliğiyle de, iyiliği ve kötülüğü ile de, erkek için var olan bir
varlık olarak algılanıyor. Böyle olunca ya bambaşka bir şey olarak,
olağanüstü, ilahi ilhamın kaynağı olarak anlatılıyor, ki bu durumda
bedeninden soyutlanıyor. Aksinde ise salt bedene indirgeniyor ve erkek ruhu
temsil ederken o bedeni temsil ediyor. O ruh ve bedenin yan yana gelmesi bir
tamlık oluyor ya da ruhu düşüren birşey oluyor bedenle temas. Her halükarda,
süreç, erkeğin süreci, kadın da vesile oluyor.
Kadınlık ve
cinsellik meselesi de ön plana çıkmaya başlıyor mu modernleşme ile?
Fatih Altuğ:
Erkek edebiyatçılarla
karşılaştırmalı bakarsak, cinselliğin kadın edebiyatçılar tarafından çok
anlatılmadığı görülüyor. Çünkü onun anlatım dilinin eril bir dil olduğu,
kadın için özgür bir şekilde anlatmanın imkânlarının kısıtlı olduğu
düşünülüyor. Bu tür bir anlatım olduğunda toplumdan gelecek baskının
kınayıcı olabileceği inancı var. O yüzden bir oto-sansürün, daha yazmadan
kendini denetlemenin kadın edebiyatçılarda önemli bir mesele olduğu
söylenebilir. Bunu zorlayan şeyler de var; mesela Şebnem İşigüzel’in Hanene
Ay Doğacak isimli kitabı 1993’te Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı. Orda ensest,
tecavüz gibi kadınlara yönelik şiddetin çok nesnel terimlerle anlatılması, o
şiddetin bir şekilde hayatın doğal bir yanı olarak sunulması vaktiyle çok
tartışmalara yol açmıştı ve eserin belli kısımları sansüre uğramıştı.

Yine
ağırlıklı olarak 1980’lerden itibaren başka kimliklerle kadınlık yan yana
gelmeye başladı. Bunun örneklerinden bahsedebilir miyiz?
Fatih
Altuğ:
Evet, farklı kimlik mücadeleleri hayatın içindeki kadın olma durumu ile
kesişerek ortaya çıkmaya başladı. Mesela, İslami edebiyat açısından
düşünürsek, yaygın olarak erkeklerin yazdığı, kötü yola düşmüş kişinin bir
şekilde doğru yola, hidayete varmasını anlatan metinlerle
karşılaşıyorduk. Böyle
klasikleşmiş bir formül varken, 1980
sonrasında daha bireysel
sesler olarak İslami kadın edebiyatçıları görmeye başladık. Cihan Aktaş,
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu bunun örnekleridir.
Başörtülü olmanın,
birbirinden hiçbir farkı olmayan türdeş bir topluluğa dâhil olmak olarak
algılandığı bir kültürel ortamdan kadın yazarların deneyimleri bu
aynılaştırıcı mantığı kırmakta ya da bir nebze de olsa zayıflatmakta etkili
oldu. Bu bakımdan edebiyatın siyasal tartışmayı incelikli hale
getirebilecek, farklı içsellikleri keşfettirebilecek önemli bir fonksiyonu
var.
Toplumsal tartışmaların
gruplar halinde topladığı şeylerin aslında hiçbir zaman o kadar kolay
kategorize edilemeyeceğini, her insanın biricikliğinin çok önemli olduğunu
gösteriyor edebiyat bize. Günümüzde İslami edebiyat denilen alanın önemli
bir yüzdesi kadınlardan oluşuyor, erkek yazardan daha fazla kadın öykücü var
bu alanda. O bakımdan, edebiyat toplumsal cinsiyetteki kimi eşitsizliklerin
yansımasını bulan bir alanken, aynı zamanda bunların dışında yorumların
olduğunu da gösteren bir alan.
Fatih Altuğ, 1977
İstanbul doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Boğaziçi
Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Yüksek lisansını
1950'lerde edebiyat dergiciliği ve modernist edebiyat, doktora tezini ise
Namık Kemal eleştirisi ve modern Osmanlı öznelliği üzerine yaptı. Koç
Üniversitesi'nde Türkçe ve edebiyat dersleri veriyor. Bu dönem "Türk
Edebiyatında Toplumsal Cinsiyet ve Modernleşme" dersini açtı. İlk kadın
romancılarımızdan Fatma Aliye'nin Ahmet Mithat'la birlikte yazdığı "Hayal ve
Hakikat" kitabının editörlüğünü yaptı. (Eylül Yayınları, 2002) Kritik
dergisi genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Varlık, Kitaplık, Mizan, Adam,
Öykü gibi dergilerde yazıları çıktı.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Özge
Esirgen 1984 İstanbul doğumlu. Spiritüalizm ve
şifa teknikleri ile yakından ilgileniyor. Koç Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler bölümünde ögrenimine devam ediyor.
Detaylı Bilgi
|