|
Haber: Nihan Feyman -
ANKARA
“Benim bilmeyi
istediğim şeyi bana öğrettiğine emin
misin?”
Ankara
Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Eğitim Reformu Girişimi ve
British Council Türkiye’nin katkılarıyla
Uluslararası 21.Yüzyıl Öğrenme
Girişimi’nin başkanı John Abbott
17 Şubat’ta Ankara’daydı. Abbott öğrenme, genetik ve eğitim
sistemleri hakkında vakfın bakış açısını Türk akademisyenler,
eğitimciler ve öğrencilerden oluşan bir gruba anlattı.
Uluslararası 21.Yüzyıl Öğrenme Girişimi, eğitim araştırmacılarını ve
uygulayıcılarını bir araya getiren ve insan beynine ilişkin yeni
anlayışlar geliştirmeyi ilke edinen bir kuruluş. Varolan eğitim
yapılarını sorgulamayı ve eğitim politikalarına yol göstermeyi
amaçlayan bir vakıf olarak tüm dünyada çeşitli organizasyonlarla
öğrenme süreçleri ve beynin içinde neler olduğuna dair
bildiklerimizi eğitim sistemine dahil etmeyi hedefliyor. Abbott
varolan eğitim sistemlerinin öğreniminin fazla, eğitiminin az
olduğunu söyleyerek ölçüyü nerede kaçırdığımızı sorguluyor.
John
Abbott’a göre gelecekle ilgili söz söyleyenler, gençlerle en
yakından ilgili olanlar değil, politikacılar ve danışmanları... Ve
bu çok tehlikeli.
Öğrenmelerin
%80'i sınıf dışında gerçekleşiyor
Öğrenme süreci siyasi konulardan
önceliklidir. Eğer dünyayı yok etmezsek 100 yaşına dek yaşama
şansımız var, ancak çok okula gitmiş ve yeterli eğitim alamamış
kişiler olarak sınıfta öğrendiklerimizi unutuyoruz. Çünkü
öğrenmelerimizin % 80’i sınıf dışında gerçekleşiyor. Bu nedenle
öğrenme yaşantımızı sınıfta bırakmamalıyız. Öğrenme üzerine öyle bir
aşk yaratmalıyız ki bu ömür boyu sürsün. Üniversiteye gelip düşünme
ve eleştirme yeteneği olmayan, okumayan, bilgileri internetten
indiren bir nesil var karşımızda.
Öğrenme
ve Aile
İnsan öğrenen bir türdür ve yaşam
başarımızın temeli ailede atılır. Anne-çocuk arasında ilk birkaç ay
içinde oluşan iyi bir diyalog, annenin bebeği emzirirken onunla 7
cm. yakınlıkla göz kontağı kurarak emzirmesi, çocuğun zeka
kapasitesini artırır. Medeniyet, günümüzde zenginlikle eşdeğer
görülür; bu nedenle bebek doğduktan sonra anne hemen işinin başına
döner. Ancak araştırmalar kendisiyle konuşulan bebeklerin çok daha
iyi bir zeka kapasitesine sahip olduğunu gösteriyor. Baba, doğumun
son üç ayında annenin karın duvarından bebekle konuşursa bebek doğar
doğmaz 10 dakika içinde babasının sesini %100 oranında ayırt eder,
babasını tanır. Baba çocuğa biberon verirken göz teması kurarsa bu
onun gelecekte çocuğuyla iyi iletişim kuracağını gösterir. 3 ile 4
yaşlarında insan beyni bir sünger gibi sıvıları çekme eğilimindedir.
Ancak bu çekim gücü yaş ilerledikçe azalır. Çocuklarının sorularına
cevap aramakla cebelleşen ebeveynler, bu cevapları çocuklar ancak
keşfederek kendileri bulduklarında onların gelecekteki yaşamda
başarılı olabileceklerini unutmamalılar. Çocuklar yanında oldukları
yetişkinlerin hareketlerini izleyerek daha kalıcı öğrenmeler meydana
getirirler ve çocuklar sizin başarılarınız kadar hatalarınızı da
tekrarlarlar. Bugünün gençleri, ailelerini aşmış durumdalar çünkü
onlar 21.yüzyılda varolmak zorundalar.
Onların
çocukları da kendilerini aşarak bulundukları çağda ayakta kalma
savaşı verecekler.
“Aldığım
eğitim ne işe yarayacak? Okuldan nefret ediyorum. Öğrendiklerimin
çoğu, bana öğretilenler değil; öğrendiklerim, benimle
konuşulanlar...”
Bu
sözler Roma’da 230 yılında bulunan bir yazıdır. Roma’nın en iyi
okullarından biri olan Saint Augustin’e giden bir filozofun eğitim
sisteminden şikayetini yansıtıyor. Bu sözün anlamını düşününce bugün
çok da yol alamadığımızı anlıyoruz. Derslerden nefret ediyoruz,
öğretmenin tahtaya yazdıklarını deftere kopyalıyoruz,
öğretmenlerimiz bizi dondurulmuş bir mikro dalga yemekle
karıştırıyorlar. Sınıfı geçip geçmemeye ve aldığımız notlara o kadar
saplandık ki sınıfı neden geçtiğimizi sorgulamaya vakit
bulamıyoruz.
Öğrenme
ve Genetik
İnsan tabiatı gen şifreleri,
kodlar, gizlerdir. Genlerimizi 10 nesil önce 1200 farklı dünyalı
akrabamızdan ve %50 anne, %50 babadan alıyoruz. Genler fiziğimizi
belirler ve her şey için belli bir kapasiteyle doğarız. Çevremizdeki
uyaranlarla kapasitemizin uyaranları ya açılır, ya kapanır. Öğrenme
için de aynı şey söz konusudur. Genetiği çok iyi anlamadığımız için
eğitimi yapılandıramıyoruz. Genetiğimiz 30 bin yıl içinde mutasyona
uğruyor. Yani beynimiz en son 30 bin yıl önce güncellendi. Taş
devrindeki bir insanı 2006 yılına getirsek taş devrinde gösterdiği
davranışları göstermeye devam eder. Darwin, 50 yıl önce türlerin
temeli olarak evrimimizin tamamlanmadığını söyledi. İnsanlar 2
milyon yıl önce beyinlerini kullanmaya başladı. Böylece beynin
büyümesi de başlamış oldu. İnsan dışındaki memelilerin her biri
beyinlerinin %95’i gelişmiş olarak doğar. İnsan da böyle olsaydı
fetüsün büyümesi 37 ay sürerdi ve doğum kanalından dışarı çıkamazdı.
Beynimiz % 40 oranında gelişerek dünyaya geliyoruz, Einstein'lar
oluyoruz. İnsan, merak mekanizmasıyla doğar, varolma savaşı merakla
gelir. Gözlerimiz çevrede görecek bir şey bulamazsa gelişemeyiz.
Ancak ön şartlanmalarla doğarız. Beynimizde önceden oyulmuş hatlar
var ve biz bu hatların tersine yol alamıyoruz. Bu hatlar 7 milyon
yıllık sürede evrimleşmiş ve bugünkü haline ulaşmıştır. 2,5 yaşında
bir çocuğu düşünün, ona hiç Türkçe öğretmediğiniz halde günde 27
kelime öğrenerek bu dili kusursuz konuşmaya başlar. Çok dilli
ailelerde 5 yaşına geldiğinde bir çocuk 2–3 dili bir arada konuşmaya
başlar. 7 yaşın altındaki çocuklar dili çok hızlı öğrenirler.
Beynimiz, dili işleme süreciyle doğar ve bunu çok hızlı yapmak
zorundadır.
“Benim bilmeyi
istediğim şeyi öğrettiğine emin misin?
Bana
öğrettiklerini kendi başıma anlarsam daha anlamlı olur. Ya papağan
olur, fonetik kodları tekrarlarım; ya da öğrenirim”
Eğitimciler
olarak çocukların keşfetmeye, öğrenmeye, sorgulamaya açık gözlerine
odaklanmıyoruz. O gözler bize şu soruyu soruyor:
Benim bilmeyi istediğim şeyi bana
öğrettiğine EMİN MİSİN?
Bana öğrettiklerini kendi başıma
anlarsam daha anlamlı olur. Ya papağan olur, fonetik kodları
tekrarlarım; ya da öğrenirim. Öğrenme ile ilgili hala geçerli olan
en çarpıcı söz Konfüçyüs’ündür: “Duyarsam unuturum, görürsem
hatırlarım, yaparsam öğrenirim”. İnsanları neden eğittiğimizin
farkında olmalıyız. Eğitimciler bir karar vermeli; entegre
tesislerde başını sağa sola kaldırmadan belli yemler yiyerek
büyüyen, tesisten dışarı adımını attığı anda ayakları üzerinde
duramayan tavuklar yetiştirmek mi istiyorsunuz, yoksa yemyeşil
tarlaları, yaylaları keşfederek çeşit çeşit otları yiyerek büyüyen,
kuvvetli bir tavuk yetiştirmek mi istiyorsunuz? Benzetme tuhaf gibi
gözükse de umarım anladınız. Parmak izlerimiz gibi kimse kimseye
benzemiyor. Farklı olduğumuz için ilginciz.
Hiç kimse
her konuda başarılı değil, Gardner’ın çoklu zeka kuramındaki gibi
görsel zekası zayıf olan birinin eline harita da verseniz 1 km yol
gidemeyebilir, ama çok iyi bir hafızaya sahip olabilir. Bugün batılı eğitim modeli okul dışı eğitimin
önemini vurgulamak için ters yüz edilmiş, içi dışına çıkarılmış yeni
eğitim sistemleri yaratıyor.
Gençleri
huzursuz, asi diye tabir ettiğimiz ama risk alma tutkuları olan
döneme “adölesan dönemine” gereken önemi vermeliyiz. Eğitimin erken
yaşlarda başlamasını sağlamalıyız. İyi sistemler iyi öğretmenler
gerektirir. Öğretmenlerimizi
donanımlı
yetiştiremiyorsak
öğretmenden az etkilenecek bir sistem yaratmalıyız.
Gelişim bir göçtür, bir risktir,
bir ilerlemedir. Tarihte dağın ardındaki yerleşim yerini merak eden
risk almaya hazır gençler olmasaydı, bugün dünya keşfedilmemiş
olurdu.
“İyi not alma kaygısı, risk alma
tutkularını, deneyleme arzularınızı öldürmesin!”
Daha fazla bilgi
için:
21st Century
Learning Initiative
http://www.21learn.org
mail@21learn.org
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Nihan Feyman
1981, Ankara doğumlu.
Hacettepe Üniversitesi Okul Öncesi Eğitimi mezunu. Aynı bölümde
yüksek lisans yapıyor. Okul öncesi eğitimde kalite üstünde
çalışıyor. Milli Eğitim Bakanlığı - Avrupa Birliği Temel
Eğitime Destek Projesi'nde çalışmalar yapıyor.
Detaylı bilgi için tıklayın
|