|
Yazar: Nesrin Dabağlar
Aşkın ve İhanetin
Kimyası
Kadın
ve erkek diye isimlendirilen iki insan, dünya üzerindeki beşeri hayatı yan
yana birlikte yaratmış ve yürütmüş binlerce yıldır. Binlerce yıldır sözün,
sazın, resmin, romanın, sinemanın temaları hep bu ikilinin paylaştıklarını
ya da paylaşamadıklarını anlatmaya, yansıtmaya, tarif etmeye çalışmış.
Gerçek sevgi ve bağlılıkla, tam uyum ve doyumla, omuz omuza birlikte
yürümenin yolları aranmış türlü yöntemlerle.
İnsan, kendi varlığını
devam ettirtmek için doğanın verdiği güdülerle eş seçerek ve üreyerek
yaşamını sürdürürken bir yandan en küçük sosyal birim aileyi oluşturmuş, bir
yandan diğer toplumsal kurumları geliştirmiş. Bugünkü modern dünyaya gelene
kadar geçilen tüm aşamalarda hayat biraz daha değişmiş. Koşullar değişse de
kadın ve erkek her yerde yan yana hayata devam etmiş acısıyla tatlısıyla…
Kadın
ve erkeği bir sürü zıtlık ve farklılığa rağmen binlerce yıl bir arada
tutabilen bu büyük gücün adı aşk. Eş olma, aile kurma, bir toplumun ferdi
olma gibi sıralanan ilişki kurma ve sosyalleşme merdivenlerinin ilk
basamağında aşk duruyor ve yaşam onunla başlıyor.
Teknoloji ve modern insan
modeli, hayatını artık elle tutulur, gözle görülür şeyler ile yaşamayı
sürdürse de aşk gizli bir özlem ile herkesin bedeninde yanmaya devam ediyor
hala. Arayışlar başka isimlerle adlandırılsa bile psikolojisi aşkla
beslenmediği sürece insan mekanik bir canlıdan öteye geçemiyor. Kanımızdan,
damarlarımızdan, hücrelerimizden, genlerimizden silip atamayız aşkı…
Bizler
binlerce yıldır aşk ile kalbimizi ilişkilendirsek de aslında aşk; beynin
yarattığı ve belirlediği bir olaymış. Bilimin yaptığı çalışmalar son
yıllarda “aşkın kimyası” olduğunu keşfetmiş. Artık kadın ve erkek
arasında yaşanan pek çok şeyin, özellikle de ihanetin, birtakım kimyasal
olaylar nedeniyle meydana geldiği laboratuar delilleriyle ispat edilmiş!
Beynimiz aşkın
hormonlarını üretmeden önce çevre ve doğa vazifesini yapar ve bizi “aşk”a
hazırlar. Aşkımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen hormonlarımız dışındaki
nedenler; dünyaya gözümüzü açtığımız ailenin özelliklerinden, ait olduğumuz
toplumun kültür, bilinç, sosyal, etik, siyasi bütün yapılarından dolaylı ve
dolaysız bir sürü etki alır.
Öncelikle
çocuk yaşlarda her birey için, bilinçaltında mükemmel kadın ve mükemmel
erkek imajı oluşur. Bu imaj, anne- baba- arkadaş- olaylar- çevre ve bizde iz
bırakmış pek çok karakterin bileşiminin kendi süzgecimizden geçmesiyle
oluşur. Sözel tarifini her zaman yapamasak da hepimiz için hayal edilen
mükemmel bir model mevcuttur. Vakti geldiğinde artık bilinçaltımızda tamamen
modellenmiş olan tipe en yakın olan ile karşılaştığımızda dünya duruverir
birden. Kalbimiz normalden hızlı atmaya, sesimiz titremeye, ağzımız
kurumaya, her yerimiz titremeye başlar ve bulutlarla beraber gökyüzünde
dolaşmaya çıkarız. Aklımız başımızda değildir artık ve bizi neredeyse
çıldırtan duygular yaşarız.
Bu
tür duygular bir takım uyuşturucular alındığında da yaşanır ve yapay olarak
dışarıdan verilen bu maddelerin yaşattığı bu duruma “upper” denir. Beyin,
upper denilen bu hali yaşatacak neurotransmitter maddelerden otuz tanesini
kendi başına da üretecek durumdadır. Dopamin ve neuropinefrin bunlardan
ikisidir ve o en mükemmelimizle karşılaştığımızda, beynin salgıladığı bu
neurotransmitterler artık Aşk olarak damarlarımızda dolaşmaya
başlamıştır.
Bazı aşklar öylesine
yoğun yaşanır ki, aşıklar için zaman-mekan kavramları yok olup, var olmanın
ötesine geçilir neredeyse. Güneşin batışı, bir şarkının söyledikleri,
sevgilinin dokunuşu, gözlerinin bize bakışı, dudağının sıcaklığı;
kendiliğimizi bize unutturur ve “O “ oluruz birden bire. Aslında
beyin seratonin salgılamaya başlamıştır ve bu salgı bizi pembe dünyaya
uçurmuştur damarlarımızda dolaşırken. Cazibenin yaratt ığı
bu ilk durum heyecan, gerginlik, anksiyete ve depresyon benzeri belirtiler
verir vücudumuzda. Yemek yiyemez, uyuyamaz, onu görmeden duramayan
saplantılı bir hale geliriz.
Ne var ki beyin bu
salgıyı sürekli ve ömür boyu salgılayamaz. Bu aşk evliliğe ya da sürekli
beraberliğe dönüşüp, cazibe temelinden çıkıp dostluk ve bağlılık temeline
oturduysa, artık beyin endorfin salgılamaya başlamıştır. Bu salgının verdiği
duygu daha sakin, rahatlatıcıdır ve panik, anksiyete, depresyon durumundan
çıkmıştır artık aşk.
Aşk
çeşitli evrelerle yaşanır ve cazibe, ilişki, bağlılık aşkın ilk
evreleridir.
Hem cazibe hem bağlılık
insan ırkının devamı için gerekli koşulların oluşmasını sağlar. Cazibe;
çiftleşme ile çocuğun doğmasını sağlar, bağlılık ise babanın ortadan toz
olmasını engeller. Böylece aciz çocuğun hayatta kalması için anne ve babanın
işbirliği yapmasına yardımcı olur.
Kadın ve erkeğin aşkının
hikâyesi tabii ki bu şekliyle sona ermez genellikle. Özellikle de sonraki
yıllarda o mutlu sonların devamı başka türlü bir kimyaya dönüşür:
İhanetin kimyası…
Çiftleşme gerçekleşip
yeni canlı doğunca, bilim her şey buraya kadar deyip araştırmayı bırakmamış;
aşk ve ihanetle ilgili bakın nasıl bir araştırma sonucuna da ulaşmış!
Bazı hayvanların ve tabiî
insanın neden çok eşliliğe yöneldiği sorusunun cevabı bir tarla faresinde
bulunmuş. Garip gelecek ama evet, bir tarla faresi ihanete ışık olmuş.
Kahramanımız
olan fare, geniş çayırlık alanda yaşayan sadakatiyle ünlü bir tür ve
ergenliğe ulaştığı ilk zamanlarda çiftleştiği eşinden asla vazgeçmiyor,
ömrünün sonuna kadar asla başka bir fare ile çiftleşmiyor. Yapılan
deneylerde eşi öldükten sonra bile diğer başka bir farenin bütün cilve ve
oyunlarına başını çevirip bakmıyor. Bunu sağlayan şey ise iki hormon sadece,
birisi oxcytocin, diğeri vasopressin… Oxcytocin’in sosyal davranışları,
vasopressin’in hafızayı etkilediği biliniyor.
İlk çiftleşmeleri
sırasında bu farelerin beynindeki oxcytocin ve vasopressin hormonu üretimi
rekor seviyeye ulaşıyor ve yapay olarak bu hormonların seviyesi
düşürüldüğünde davranışları da değişip ihanetler başlıyor. Sadakati olmayan
diğer fare türlerine yine yapay olarak verildiğinde ise en çapkın fareler
bile eşlerine son derece sadık hale geliyor.
Bu deneyin sonuçları,
insanın sadakatini sağlamak için değil otistik çocukların aileleriyle
sağlıklı ilişki kurmasını sağlamak için kullanılacakmış sadece. İnsan
üzerinde zorla sadakat yaratmak, evrensel kişilik haklarının ihlali sayılır
çünkü…
Bırakalım sadakat kendi
istemiyle ve özgür iradesiyle oluşsun insanda, ötesi kölelik olur değil mi?
Aşk
sadece kimya ile açıklanabilir mi?
Kimyasal olaylar
vücudumuzda bu kadar etken olmasına rağmen aşkı ve ihaneti anlatmak için tek
başına yeterli değil. Hormonların dışında yüzlerce faktör, nasıl aşık
olacağımıza ve aşkı nasıl yaşayacağımıza, hangi tercihlerle hayatımızı
cennet ya da cehennem haline getireceğimize birlikte karar veriyor aslında.
Hayatın tamamı sadece
basit birkaç hormonla belirlenseydi bu kadar karmaşa ve mutsuzluk olur muydu
ikili ilişkilerde ve ilişkilerden topluma yansıyan tüm acılarda?
Kadın
ve erkeğin birlikte olma koşullarını belirleyen, ilişkinin kaderini ve
ömrünü etkileyen ciddi farklılıklar yaratan hormonlar daha anne karnında
iken kaderimizi yazmaya başlıyor. Döllenme anında x ve y kromozomlarıyla
belirlenen cinsiyetimiz, sonraki aylarda annenin hormon salgılarıyla
bombardımana uğruyor ve dünyaya gelmeden fizik ve beyin yapısı üzerindeki
farklar belirginleşiyor. Dişi ya da erkek olarak nefes almaya başladığımızda
ise bu ayırımı pekiştirecek binlerce faktör ve koşul dünyada bizi hazır ve
nazır olarak bekliyor.
Kendimizi bedensel olarak
keşfetmeye başladığımız ilk anlardan itibaren sorsak da sormasak da
cinsiyetimiz ilgili bilgiler üzerimize yağmaya başlıyor.
“Sen kız çocuğusun, etek
giyeceksin, tuvaletini ayakta yapamazsın, bebeğinle oyna, asi olmamalısın,
etrafı temiz tut, yemek yapmayı ve ev işlerini öğrenmelisin, gece sokağa
yalnız çıkamazsın, aman erkek çocuklardan uzak dur yoksa maazallah,
gelinliğini hak ederek tertemiz giyeceksin, bir mesleğin olsa ne olacak,
nasılsa evlenip kendine baktıracak bir koca bulacaksın, bak gördün mü evde
kaldın, biraz kırıtıp sırıtmadın, kocan gelmeden evde olmak senin görevin,
çocuklarına iyi anne olamıyorsun, benimle yeterince ilgilenmiyorsun bu
yüzden ihaneti hak ettin…”
“Aman
oğlum ne kadar uzağa i...miş, ne de büyük tabancası varmış, göster bakalım
amcana p…’ni, erkek adam ağlamaz, kız gibi sırıtmasana, adam ol adam çok
para kazan, erkek adam bulaşık mı yıkarmış, vurdun mu devireceksin, adam kız
kardeşine sarkmış sen ayakta uyuyorsun, evine ve karına bakmak zorundasın,
küfür bilmeyen adam adam değildir, bir çiçekle ömür bitmez.”
Bütün bu güzel(!)
motivasyonların yardımıyla cinsin iyice tescillenmiş olur ve ömür boyu
çıkmayacak bir elbise olarak üzerine giydirilir.
İnsanın hormonları
doğasının ve yapısının temel belirleyicisi olsa da, çevre, aile, toplum
koşulları davranış biçimlerine negatif yönlendirme ve koşullama yapsa da,
düşünerek, tercih ederek, ölçme, değerlendirme yaparak hareket etmesini
sağlayan önemli bir farklılığı vardır oysa ki…
İnsanı
hayvandan ayıran, salt kimyadan biraz uzaklaştıran yine beyninde yer alan
farklı bir bölüm vardır ki o da beynin dış yüzeyini kaplayan kortekstir.
Serebral korteks,
düşünce, teorik öğrenme, yaratıcılık, beş duyu, bellek ve hisler, problem
çözme ve karar verme yetilerini düzenler. Bu bölüm öğrenmeleri ve
duyguları biriktirir, içgüdüleri organize eder. Bütün motivasyonları
değerlendirmede ve kendi davranışlarımızın şeklini belirlemede etkindir.
Beynin kimyasalları üreten kısımlarına uyarılar gönderir, yaşanmış bir hayal
kırıklığı nedeniyle aşkın kimyasını oluşturmada baskı yaratabilir. Bu
baskılarla irade ve kontrol denilen davranış biçimlerimizi düşünce yoluyla
kendimiz belirleyip, hayatımızı içgüdülerimizden ve hormonların direk
etkisinden yalıtabiliriz.
Aşk ve ihanet
kimyasaldır, aldatmak doğanın gereğidir savının arkasına saklanmaya
çalışanlar bir de korteks denilen ve beyni çevreleyen bu yapının niye var
olduğunu kendilerine bir sorsunlar.
Yaratılış temelimizin
üzerine binlerce yılın kültürünü, sosyopsikolojiyi, bireysel psikolojimizi,
örfü ve kanunları oturtarak yıkılmaz tuğlalarla örülmüş ayrı iki tapınak
haline gelmişiz kadın ve erkek olarak. Bir tapınaktan diğerine yol yok ve
herkes kendi mihrabının önünde ellerini açmış dua ediyor sadece ve sadece
kendi öz mutluluğu için.
Tapınak
deyince Halil Cibran’ı anmadan olmaz…
Şarkı
söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu
unutmayın…
Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak
kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın
suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama
bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve
Tanrısal âlemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun
Sevgi.
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehi eğilip içmeyin.
Ekmeğinizi
bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız
olduğunu unutmayın,
Çünkü
udtan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır.
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü
tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir
selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez…
***
Mesele aynı tapınağın
ayrı sütunları, aynı lavtanın ayrı telleri olmakta…
Mesele Selvi ile Meşe
olmakta…
Mesele; Ol’manın
sırrını birbirinde bulmakta…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Nesrin Dabağlar
1964, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi
mezunu. 12 yıl devlet memurluğu yaptı. Özel sağlık
kuruluşlarında muhasebe, halkla ilişkiler ve yöneticilik
görevleri yaptı. Reiki, Karuna Ki, yoga, şiir, müzik,
tiyatro, resim, kitaplar ve yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam
sürüyor.
Detaylı bilgi
|