|
Haber: Nesrin Dabağlar
Bilim Haberleri, İstanbul
Her Şeyin
Teorisi
Her şeyin teorisi ya da M
teorisinden bahsedeceğimiz satırlar bir romanın (İz)
sayfalarından küçücük bir alıntı ile başlayacak...
Sevgili
M......
Bana demiştin ki; Tanrının
bir bildiği vardı…
Zamanın çok eski bir yerinde,
daha beynimin içindeki kimliğimi keşfedip hatırladığım ve
bilincime kaydettiğim ilk günlerde farkına vardığım bir
duyguydun sen içimde…
Kendime aynada ilk baktığımda
kopkoyu bir karanlık gördüm ve o karanlığın içinde bir ışık
vardı çok uzaklarda… Gözlerin…
O ışığa ulaşmam için çok yol
almam gerektiğini biliyordum. İçinde bulunduğum anın yapılması
ve yaşanması gerekenleri vardı. Çaresizdim, önümde uzanan
yollara şöyle bir baktım ve bir tanesini seçtim. Sadece içimde
hissettiğim eski günlerden kalma duyguları rehber ettim
kendime…
Evet, Tanrı biliyor, beni
seyrediyordu ve ben labirentteki fare gibi köşeden köşeye koşup
senin gözlerini aradıkça bana gülümsüyordu.
İçimde eskiden kalan
duyguların bana anlattığına göre ilk değildi bu oyunu
oynayışım. Nefes aldığımdan emin olduğum kadar emindim,
etrafımdaki her şeyin eski bir oyundan kalma olduğuna… Galiba
Tanrı sonsuz sabrı ile beni bir sınava daha gönderirken bu
seferki rolümün zorluğuna acıyıp, oyunun içine bir takım
şifreler ve kodlar koymuş. Bu aşinalığın başka izahı yok gibi
geliyor küçücük aklıma…
Yaşam denilen oyun bir
tiyatro ve bizler içinde oyuncuyuz. Bu tarafa gelmeden önce
oynamamız için elimize tutuşturulan senaryonun, oyun anında ne
kadar başarı ile oynanacağını da zaman bilinmezi belirliyor.
Bana göre zamanın sonsuz
koridorları içinde, aynı anda birden fazla olan hayat
seçeneklerimizi oynuyoruz aslında. Koridorların içinde dolaşıp
duran, birbirine eş ve birbirinden habersiz sayısız ben;
sadece kendi ben’inin farkındalığını yaşıyor çoğunlukla.
Ama bazen koridorların arasındaki sınırsız incelikteki zar
delinip, bir “ben” in diğer “ben” e gönderdiği
mesajlar öteki koridora ulaşıyor. Bu mesajlar “farkındalık,
dejavu veya altıncı his” denilen duygular adıyla yer buluyor
o anki boyutta. Benim kodlar ve şifreler olarak adlandırdığım
bu mesajları algılama, çözebilme yeteneği ve yorumlama şekli
kişiden kişiye değişiyor ve bir sonraki anın kaderini
değiştiriyor bazen. Ben’lerin koridorlar arası meydana gelebilen
mesajlaşmaları zamanın kanallarında dolaşırken, evrenin sayısız
boyutunu belirliyor ve her farkındalık yeni bir boyutun kapısına
taşıyor aslolan ışık bedeni ve gerçek ben’i.
.jpg)
Mesajları algılamak istemeyip
uyumayı seçenler akıllı çoğunluğu oluştursa da; kimileri benim
gibi her şeye belki de fazla anlam yüklediğinden, şifreleri
çözeceğim diye aklın ve mantığın gösterdiği yoldan çıkıp aşırı
sezgisel bir hayatın içinde bulabiliyor kendini…
Güya zeki, akıllı ve mantıklı
diye değerlendirilen ben, belki bu yüzdendir ki, geriye
baktığımda baştan sona enteresan bir hayat yaşadım. Ben,
hayatıma ait acıların mantıksızlığının ruhuma başka şeyler
kattığını düşündüğümden; yaşamımı akıl dışı bulmuyorum.
Yaşadıklarıma yüklediğim anlamların farklı olması, aptal
olduğumu düşündürmüyor bana asla.
Benim de bir sonraki anlarım
değişti kimi zaman diğer ben’lerimden aldığım
mesajlarla…
Elime verilen senaryoyu
oynayışım sırasında büyük suflörü dikkate almayıp o mesajları
dinlediğim anlarda, koridorların da dışına taşarak sonsuzluğu
yakaladım belki de kim bilir?
M Teorisi
Bu küçük anlatımın içindeki
yalın ve romantik ifadelerden fiziksel ve matematiksel
gerçeklere geçelim mi birden bire? Her şeyin teorisi denilen M
teorisiyle, yukarıdaki bu satırlar arasındaki bilimsel alaka ne
olabilir ki?
Hemen cevap vereyim; Stephen
Hawking’in sonsuz sayıda eşiz evren teorisinin belki de
hissedilişi, yaşanmışlığı ve hiç fizik bilmeden tarif edilişidir
o satırlar. Belki de Hawking’in M teorisinde anlatmak istediği
şeyin küçücük bir modelidir. O yüzden yazıma konuk ettim İz adlı
romanı, yoksa asıl amacım M teorisini hem anlamak hem de
anlatmaya çalışmak…
Teoriye göre; içinde bizim
eşizlerimizin de bulunduğu sonsuz sayıda evrenden oluşan çok
boyutlu bir labirente benzer Kobold Evren’de yaşayan
gölge insanlarız biz sadece…
İç içe geçmiş, birbirini
şekillendiren, hatta birbiriyle iletişim halinde olan, adeta
solucan yumağı gibi bir oluşum Kobold evren. Koskoca evrenimizin
yağmur ormanlarındaki tek bir karıncadan farkı yokmuş meğer…
Stephen Hawking'in
geliştirdiği evren teorisi, var oluşumuz hakkında hesaplamalara
dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal
olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız
gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Hiçbir neden ya da bulgu
olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o
anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk
kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz
duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir
tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey
belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an
için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu
senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl
ulaşmıştı acaba?
Bilim adamı, böyle bir evren
teorisine nasıl ulaştığını, "Ceviz Kabuğundaki Evren" adını
verdiği son kitabında açıklamış.
İngiliz oyun yazarı William
Shakespeare'in "Hamlet"i, "Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine
hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim,
keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı..." diyordu. Hamlet'in bu
deyişi sanki düşünür Hawking'i tarif ediyor.
Hastalığı onu, ceviz kabuğu
olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapse de,
o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hâkim olmak istiyor. Hawking,
Hamlet'in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere
karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik
açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç
bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.
Hawking'in geliştirdiği
formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik
dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük Patlama" ve onunla
birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da
hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük
gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var
olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen
bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?
Büyük
patlamanın ardından
Zamanın sonsuz bir geçmişten
sonsuz bir geleceğe uzandığını söyleyen Newton’dan sonra
Einstein’ın görelilik teorisi, zaman, uzay ve maddeyi bir
birinden ayrılmaz bir bütün olarak tanımladı. Hawking’in büyük
patlamayı (Big Bang) ispat etmesiyle de çekim kuvvetine dayalı
teori perçinlenmiş oldu.
Patlama esnasında etrafa
yayılan korkunç boyuttaki enerji, temel parçacıklara ve maddenin
kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü:
* Elektro manyetik kuvvet
(elektronları atom çekirdeğine bağlıyor)
* Güçlü kuvvet (atom
çekirdeğini bir arada tutuyor)
* Zayıf kuvvet (radyo aktif
parçalanmayı sağlıyor)
* Kütle çekimi
Bu noktada bir problem ya da
bilinmeyen ortaya çıktı ki, o da dördüncü kuvvetin bütün her
şeye formüle edilemiyor olmasıydı. Kütle çekiminin sadece
maddelerde bulunuyor olması, başlangıç noktasındaki “ hiçlik”
tanımıyla örtüşmeyince dördüncü kuvvet, özellikle atomlarda bir
türlü tanımın içine formüle edilemedi yıllardır.
Seksenli yıllarda fizik
uzmanları John Schwarz ve Michael Green'in çalışmalarıyla
atomaltı parçacıkları, nokta yerine esnek sicimler olarak
düşünülmeye başlandı. Sicim teorisi Hawking’in bu noktada
dördüncü kuvveti açıklamasına yardımcı oldu ve kütle
çekiminin kuantum teorisi ortaya çıktı.
Evreni üç veya dört boyutlu
kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuantum
Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmedi. İşte bu noktada
artık Hawking düşünceyi çok boyutlu alanlara taşıdı. Uzun
hesaplamalardan sonra atom altı parçacıkların tanımlanmasında
kullanılan Sicimlerden kuantlar elde etti. Bunlara "membran"
adını verdi ve daha da
kısaltarak "bran" olarak kullandı. Bu
bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı.
Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı:
Evrende on
bir boyut vardı.
Peki bütün o boyutları neden
algılayamıyoruz? Hawking bunun nedenini şöyle açıklıyor:
Büyük Patlama'nın ardından,
zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik)
boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü.
(Zamanın açılan bir membran olup olmadığı ve kozmik büyüklüğünün
ne olduğu hala tartışılır bence…) Kalan yedi boyut konumlarını
değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte,
bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle
yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut. ( Her an
her yerde bizimle olan büyük bir enerji ve farklı boyutlara
çıkış noktası… İlginç!) 
Bizim içinde kendimizi
yaşıyor saydığımız evren ise iki boyutlu branlardan ibaret. Bu
branlar için üçüncü boyut, birer frizbi gibi uçuştukları bir
uzay. İçinde iki boyutlu branların uçuştuğu uzay, yani üç
boyutlu kütlecikler, dört boyutlu uzaya, dört boyutlu
kütlecikler beş boyutlu uzaya fark etmeden ve durmadan atlayıp
gidiyor Hawking’e göre.
Sürekli bir üst boyuta geçen
branlar'la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz
daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor:
Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir
yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka
bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük
boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu
dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir
dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel
dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz?
Hawking'e göre bu soruların
yanıtı evet!
Hawking'in teorisiyle,
kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru
yorumlanabilir: Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu
yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram
levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında
incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin
yine tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye ait üç boyutlu
bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış
bulunuyor. Dünyamız eğer bir hologram ise bütün bilgiler,
yine Dünya'nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı buna
göre...
Bu açıdan bakıldığında, bu
matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen
bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de
kâhinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen
insanlardır.
Metapsişik yetenekleri olduğu söylenen kişilerin
beyinlerinde, bu özelliklerini açıklayabilecek bilimsel bir yapı
olduğu düşünmemek mümkün değil. Ruhsal ya da spritüel hatta
metafizik görülen olguların açıklanmasına bilimsel bir yaklaşım
yaratabilecek bu teori, pek çok insanın yaşamında yer alan
gizemli olayların ve duyguların cevabı olabilir. “İZ” ‘den
okuduğum birkaç paragrafta bunu yakaladığım için paylaştım.
Bu varsayımı geliştirirken
Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, "Uzayda, Al
Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hâlâ yaşadığı
paralel evrenler olabilir" diyor. Yani bir birine eş ‘ben’lerin
var olduğu… 11 evren (şimdilik). İnsan ömrünün, yaşamın ve var
oluşun seçeneklerinin bizim hayal gücümüzün çok ötesinde olduğu
kesin.
Her şeyin teorisi ya da M
teorisi (magic, mysterios,mother) adı verilen bu teorinin henüz
tamamlanmadığını ve 21. yüzyılda belki bütününe ulaşıldığında
insanoğlunun kendi zirvesine ulaşabileceğini söyleyen Hawking’e
ve elele vererek bilimle metafizik denilen bazı şeyleri
kavuşturmayı başaran herkese sonsuz teşekkürler…
Kaynaklar:
http://www.hiperteknoloji.org/ana/makaleler/fizik.asp?id=7
http://www.tenthdimension.com/medialinks.php
http://www.pbs.org/wgbh/nova/elegant/program.html
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Nesrin Dabağlar
1964, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi
mezunu. 12 yıl devlet memurluğu yaptı. Özel sağlık
kuruluşlarında muhasebe, halkla ilişkiler ve yöneticilik
görevleri yaptı. Reiki, Karuna Ki, yoga, şiir, müzik, tiyatro,
resim, kitaplar ve yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam sürüyor.
Detaylı bilgi
|