|
Yazar:
Nesrin Dabağlar 
Yüreğimde Bir
Çocuk, Yüreğim de Bir Çocuk!
Bu ay yine Nikola Tesla’nın izini takip
edip başka bir bilim olayının gelişmelerini aktaracak bir röportajımız
olacaktı dergimizde…
Öyle acı bir gündem gelip oturdu ki
Türkiye’nin üzerine, ben önce bir insan sonra da bir anne olarak bilimi
falan bir tarafa atıp bu konuda yazmadan duramazdım. Sanırım konunun ne
olduğunu anladınız. İzmir’de yaşanan insanlık dramının gözyaşı döktürmediği
tek bir yürek olduğunu sanmıyorum. Kayıtsız kalmanın asla mümkün olamayacağı
korkunç gerçeğin bu yazı hazırlanırken geldiği nokta, porno çetesi
aşamasında devam ediyordu. Şu an her kafadan bir ses çıkıyor, lanetler
okunuyor, tespitler yapılıyor, sivil toplum örgütleri açıklamalar yapıyor.
Devlet aşamasında yapılan açıklamalar bile henüz bireysel olmaktan öteye
geçemedi. Hele Çocuktan Sorumlu Devlet Bakanımız'ın sessizliği (yaptığı
talihsiz bir açıklamayı hafızamdan şiddetle silmek istediğimden sessiz kaldı
diye kabul etmek istiyorum!) konuya ne kadar hazırlıksız yakalandığımızın
bir göstergesidir.
Yıllardır
uyuyan ya da yokmuş sayıp üstü örtülen, tabu kabul edilip üç maymunu
oynadığımız bir sorun, tahrip gücü yüksek bir bomba gibi patladı ne yazık
ki… O küçük bebeğin yaşadıklarının Türkiye için yepyeni bir sorunmuş gibi
gündeme gelmesi işin başka bir acı boyutu.
Bugüne kadar Türkiye’de yapılabilmiş
sınırlı sayıda istatistiki araştırmalara göre taciz olaylarının ve de
özellikle çocuk tacizleri verilerine göre tacize uğrayan çocukların % 90’a
yakını aile içi olaylardır. Bu istatistik, değerlerin bir buz dağı olduğunu
sanırım söylemeye, hatırlatmaya gerek yok. Gündemimizdeki konu, şu an para
için yapılmış bir ahlaki çöküşün tablosu gibi görünüyor ve gündem daha çok
internette çocuk pornosunun yaygınlaşması için kullanılan, benliklerini
kaybetmiş insan tablolarını gösteriyor. Yaygın düşünce çok şükür ki
hapishanede bu tür kişilerin yine çeşitli suçlar işlemiş başka hükümlüler
tarafından kısa yoldan “temize havale” edileceğidir. Biz yıllardır bu
sorunu hep böyle halletmedik mi?
(Görmedim,
duymadım, söylemedim). Geçmiş aylarda yaşadığımız benzer başka bir olaya ve
tarihimizde yaşanan diğer başka olaylara bakarak bunu toplumca hep beraber
biliyoruz. Peki bu yöntem ne kadar doğrudur hiç kendimize soruyor muyuz?
Daha ne kadar kafamızı kuma gömüp başka bir yerimizi açıkta bırakacağız? Ve
daha ne kadar sorunu bilimsel ve kanunsal boyuta sokmadan, zaten suç işlemiş
diğer insanların bizim elimiz kirlenmesin diye kısadan “iş”i halletmesine
seyirci kalacağız? Tesadüfen yakalanmış birkaç kişinin “temize havale”
edilmesi daha ne kadar bizi oyalayacak? Vicdanımız ne kadar rahat acaba?
Henüz birkaç sene öncesinde internet
arama motoruna girdiğinizde “PEDOFİLİ” konusunda üç beş sitede birkaç
cümlelik üstü örtülü açıklamadan başka bir şey bulamazken sorun yok muydu
sanıyorsunuz? İnternetle birlikte her türlü sapkınlık arttı, bunun suçlusu
İnternettir mi diyorsunuz? Yanılıyorsunuz, hem de çok… İnternet, sadece bu
sorunun siyah beyaz çekilmiş eski fotoğrafının renklenmesine vesile olmuştur
o kadar…
Aslında
bilgisayar ve internet, bir buzdağının farkına varılmasına vesile olmuş ve
bir hayra sebep olmuştur benim kanımca. Keşke bu facia olmasaydı diye
binlerce kez kahretmeme rağmen, ekmek kavgası denizinin içinde boğulmadan
yüzmeye çalışan, yeterince okuyamayan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın
diyen, cinsel eğitim için aile içinde ya da okulda sağlıklı bir kaynak
bulamadan yaşayan bir toplum; son günlerde yaşanan olaylarla ve internet
sayesinde pedofili kelimesiyle tanışmıştır. Şimdi anlamını kavramaya
çalışmaktadır hep beraber. Oysa yara yıllardır pek çok kişinin içinde
kanayıp durmaktaydı gizlice.
Sorun
internet çetelerinin ya da porno ticaretinin çerçevesinde değildir sadece.
Gerçek sorun buz dağı gibi denizin içinde duruyor hala… Son olaydaki
sorumluların cezalandırılmasıyla vicdanı rahatlayacak herkese bir sözüm
olacak. Gelin o anneyi ve üç adamı büyük bir meydanda orta yere koyalım ve
olacakları seyredelim, o kişilerin bedenlerinden kopacak her parça
içimizdeki acıyı bir parça olsun hafifletecektir eminim. Ama ne yazık ki
sorun bitmeyecek. Biz basına yansıyacak başka bir olaya kadar yataklarımızda
rahat rahat uyurken, kaç çatının altında kaç çocuğun taciz edildiğinden
haberdar olmayacağız ve meşhur balık hafızamızla kendi yaşam döngümüzün
içine döneceğiz.
Oysa yapılacak çok şey var, bu olaydaki
dört beş kişiyi cezalandırmaktan öte yapılması gereken çok şey var.
Geçtiğimiz
yıllarda yaşanan çok ilginç bir olaya dikkat çekmek istiyorum. Çanakkale
ceza evinde yatan bir genç kızımız var, adı Gönül Işgın. Olay
gerçekleştiğinde adı saklanmış olmasına rağmen bu yıl ilginç bir şekilde
basına yansıdığı için ben de kendisinden ismiyle bahsedebilme cüretini
gösterebiliyorum. Bu kızımız kendisini yıllardır taciz eden babasını
öldürdüğü için 20 yıl kadarcık hapis cezası almış. Kendi ifadesiyle hakimin
“Aferin kızım” demesini beklerken çökmüş bir anda ama sonra toparlanmış ve
bir sürü zorluğu aşarak 2006 yılı üniversite sınavında Türkiye 33'üncüsü
olmuş, gazetelerde burs yağıyor haberlerine rağmen tek bir yardım alamamış
çünkü sabıkalılar burs alamıyormuş. Kaldığı cezaevinin müdürü tarafından
Sayın Cumhurbaşkanımıza affedilmesi için başvurulmuş. Ne var ki konu
anayasanın 104. maddesi kapsamına girmediğinden affedilememiş ve burs
alamadığı için hakkı olan okula gidemiyormuş.
Size
sayfalar dolusu örnek olay yazabilirim ama ne satırlar yeter, ne yürekler
dayanır.
6 yıldır Türkiye’de devam eden ve bir
türlü bitmeyip yılan hikayesine dönen bir davada, 6 yaşındaki bir erkek
çocuğu, paranoid nevroz tanılı öz babasının kendisine yaptıklarını
anlatması için annenin duruşmada bir uzman bulunması talebine ve dosyada iki
ayrı hastanenin Adli Tıp raporları bulunmasına rağmen, boyu iki metreyi
geçen bir kürsünün karşısında, 6 yaşında travma geçirmiş bir çocuğu değil de
sanki 30 yaşında suçlu bir adamı sorgulayan tavırdaki hakime cevap vermek
durumunda bırakılmış ve babası yargılandığı ceza davasında delil
yetersizliğinden beraat etmiştir. İstanbul Adli Tıp Kurumunun ve Şişli Etfal
Hastanesinin ayrıntılı taciz raporuna rağmen baba serbestçe ve tedavisi
yapılmadan sokaklarda dolaşmaktadır. Üstelik işin ilginç tarafı sözü edilen
bu baba, geçtiğimiz bir dönem eskiden bulunduğu bir devlet kadrosunun
karşılığı olarak MEB’e bağlı bir okula sözleşmeli görevli olarak atanmıştır.
Konuyu tesadüfen öğrenen anne kimliğini gizleyerek okulu arayıp tayini teyit
etmiş ve şans mı demek gerek bilmiyorum, baba o göreve başlamayınca anne
yine çocuğu korumak adına sessiz kalmayı tercih etmiştir. Adı bende saklı bu
anne, bütün çaresizliklere rağmen hiç değilse mücadele edecek gücü
bulabilmiş ama kolunu kırıp yeninin içinde bırakan annelerin sayısı korkunç
bir boyutta. Anneler anlatsa, kaba tabirle rezil olacak, çocuğu toplum
dışına itilecek, ispat etmesi için bin bir hendekten atlaması gerekecek vs
vs. Faciayı ortaya ifşa etmeye ne konunun uzmanı yeterli, ne hukukun
kanunları, ne de toplumun bilinci…
Türkiye’de
bu konunun ulaşılamazlığı beni bitirdi deyip, Avrupa ve Amerika’ya yerleşen
doktorlarımızın sayısı azımsanmayacak kadar çok. Bu konuyla ilgili çocuğu
tedavi edebilecek ve geleceğe sağlıklı hazırlanmasını sağlayacak birimler
yetersiz. Hele parası ve sosyal güvencesi olmayan aileler için ne yasal, ne
maddi, ne tıbbi tek bir yardım kaynağı yok.
Var olan kaynaklara ulaşabilen ve yardım
alabilen vaka sayısı okyanusta bir damla gibi… Sayısı çok az olan sivil
toplum kuruluşlarının gücü yeterli değil.
Uzman değilim ama bu konuda yapabileceğim
tespitleri daha sayfalar dolusu yazabilirim. Biraz sağduyusu olan pek çok
insanın benim yazdıklarıma pek çok şey ekleyeceklerinden eminim. Bu konuda
ne ben, ne de başka birisi tek
başına
fazla bir şey yapamaz. Konu toplumsal, cinsel, eğitimsel, hukuksal,
ekonomik ve psikolojik pek çok alanı içerdiğinden kollektif çalışma
gerektiriyor ve artık silkelenip bir şeyler yapmalı…
Ulusal medyamızda yer alan televole
kültürü dediğimiz reytingsel programlarda sanatçı denilen bir takım
şahısların sevgilisine kavuşması ya da ayrılması kararını belirlemek için
cep telefonlarımızla gönderdiğimiz mesajların parasının kaç cocuğun ve
ailenin faciasına engel olabileceğini bir düşünün ve o programlara bilir
kişiymiş gibi katılıp hakemlik yapmak üzere ekrana çıkıp “ünlü” olan ev
kadını anneler; sizler bir kere daha düşünün nereye doğru gidiyoruz diye? O
stüdyolarda harcadığınız efor hangi hayırlara vesile oluyor sizce!
Ülkemizin pek çok sorunu var ve sivil
toplum farkındalık yaratıp talepte bulunmadıkça var olan sorunlar hiçbir
zaman azalmaz, aksine artar.
Dergimiz adı ve amacı nedeniyle dünya
barışı için, hele söz konusu çocuklar olduğunda farkındalık yaratma
konusunda sorumluluk altındadır, bu olaya lanet okuyan duyarlı her bir insan
gibi…
Konuyu
bir kerelik ele alıp standart kalıplarda “vah vah” edebiyatında kalmayacağız
ve pedofili ile ilgili yazılarımız devam edecek. Gelecek günlere sağlıklı
çocuklar yetiştirmek ve sağlıklı toplum oluşturmak için bu satırları okuyan
herkese el ele vermeyi teklif ediyoruz. Konuyu takibimizle gündemden
düşürmeyelim ve değişmesi gereken her şeyi hep birlikte değiştirelim…
Bu acı sorunun hangi sebeplerden
kaynaklandığını gerek yaşanmış olaylarla, gerek uzman açıklamalarıyla
sizlere sunmaya devam edeceğiz.
Ben etrafımda gözlerinin içi gülen
çocuklar görmek istiyorum, YA SİZ?
Ve çocuk,
Umuttur her daim yüreklerde.
İşte ben de böyle
Çoğalmakla çocukluk arasında
Med-cezirler yaşamakla
İhanet etmekteyim insanlığa.!
Yüreğimde bir çocuk,
Yüreğim de bir çocuk...
( Bülent Pınarbaşı)
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Nesrin Dabağlar
1964, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi
mezunu. 12 yıl devlet memurluğu yaptı. Özel sağlık
kuruluşlarında muhasebe, halkla ilişkiler ve yöneticilik
görevleri yaptı. Reiki, Karuna Ki, yoga, şiir, müzik, tiyatro,
resim, kitaplar ve yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam sürüyor.
Detaylı bilgi
|