Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazar: Nesrin Dabağlar

Yüreğimde Bir Çocuk, Yüreğim de Bir Çocuk!

Bu ay yine Nikola Tesla’nın izini takip edip başka bir bilim olayının gelişmelerini aktaracak bir röportajımız olacaktı dergimizde… 

Öyle acı bir gündem gelip oturdu ki Türkiye’nin üzerine, ben önce bir insan sonra da bir anne olarak bilimi falan bir tarafa atıp bu konuda yazmadan duramazdım. Sanırım konunun ne olduğunu anladınız. İzmir’de yaşanan insanlık dramının gözyaşı döktürmediği tek bir yürek olduğunu sanmıyorum. Kayıtsız kalmanın asla mümkün olamayacağı korkunç gerçeğin bu yazı hazırlanırken geldiği nokta, porno çetesi aşamasında devam ediyordu. Şu an her kafadan bir ses çıkıyor, lanetler okunuyor, tespitler yapılıyor, sivil toplum örgütleri açıklamalar yapıyor. Devlet aşamasında yapılan açıklamalar bile henüz bireysel olmaktan öteye geçemedi. Hele Çocuktan Sorumlu Devlet Bakanımız'ın sessizliği (yaptığı talihsiz bir açıklamayı hafızamdan şiddetle silmek istediğimden sessiz kaldı diye kabul etmek istiyorum!) konuya ne kadar hazırlıksız yakalandığımızın bir göstergesidir. 

Yıllardır uyuyan ya da yokmuş sayıp üstü örtülen, tabu kabul edilip üç maymunu oynadığımız bir sorun, tahrip gücü yüksek bir bomba gibi patladı ne yazık ki… O küçük bebeğin yaşadıklarının Türkiye için yepyeni bir sorunmuş gibi gündeme gelmesi işin başka bir acı boyutu.  

Bugüne kadar Türkiye’de yapılabilmiş sınırlı sayıda istatistiki araştırmalara göre taciz olaylarının ve de özellikle çocuk tacizleri verilerine göre tacize uğrayan çocukların % 90’a yakını aile içi olaylardır. Bu istatistik, değerlerin bir buz dağı olduğunu sanırım söylemeye, hatırlatmaya gerek yok.  Gündemimizdeki konu, şu an para için yapılmış bir ahlaki çöküşün tablosu gibi görünüyor ve gündem daha çok internette çocuk pornosunun yaygınlaşması için kullanılan, benliklerini kaybetmiş insan tablolarını gösteriyor. Yaygın düşünce çok şükür ki hapishanede bu tür kişilerin yine çeşitli suçlar işlemiş başka hükümlüler tarafından kısa yoldan “temize havale” edileceğidir.  Biz yıllardır bu sorunu hep böyle halletmedik mi?

(Görmedim, duymadım, söylemedim). Geçmiş aylarda yaşadığımız benzer başka bir olaya ve tarihimizde yaşanan diğer başka olaylara bakarak bunu toplumca hep beraber biliyoruz. Peki bu yöntem ne kadar doğrudur hiç kendimize soruyor muyuz? Daha ne kadar kafamızı kuma gömüp başka bir yerimizi açıkta bırakacağız? Ve daha ne kadar sorunu bilimsel ve kanunsal boyuta sokmadan, zaten suç işlemiş diğer insanların bizim elimiz kirlenmesin diye kısadan “iş”i halletmesine seyirci kalacağız?  Tesadüfen yakalanmış birkaç kişinin “temize havale” edilmesi daha ne kadar bizi oyalayacak?  Vicdanımız ne kadar rahat acaba?

Henüz birkaç sene öncesinde internet arama motoruna girdiğinizde “PEDOFİLİ” konusunda üç beş sitede birkaç cümlelik üstü örtülü açıklamadan başka bir şey bulamazken sorun yok muydu sanıyorsunuz? İnternetle birlikte her türlü sapkınlık arttı, bunun suçlusu İnternettir mi diyorsunuz? Yanılıyorsunuz, hem de çok… İnternet, sadece bu sorunun siyah beyaz çekilmiş eski fotoğrafının renklenmesine vesile olmuştur o kadar… 

Aslında bilgisayar ve internet, bir buzdağının farkına varılmasına vesile olmuş ve bir hayra sebep olmuştur benim kanımca. Keşke bu facia olmasaydı diye binlerce kez kahretmeme rağmen, ekmek kavgası denizinin içinde boğulmadan yüzmeye çalışan, yeterince okuyamayan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen, cinsel eğitim için aile içinde ya da okulda sağlıklı bir kaynak bulamadan yaşayan bir toplum; son günlerde yaşanan olaylarla ve internet sayesinde pedofili kelimesiyle tanışmıştır. Şimdi anlamını kavramaya çalışmaktadır hep beraber. Oysa yara yıllardır pek çok kişinin içinde kanayıp durmaktaydı gizlice. 

Sorun internet çetelerinin ya da porno ticaretinin çerçevesinde değildir sadece. Gerçek sorun buz dağı gibi denizin içinde duruyor hala… Son olaydaki sorumluların cezalandırılmasıyla vicdanı rahatlayacak herkese bir sözüm olacak. Gelin o anneyi ve üç adamı büyük bir meydanda orta yere koyalım ve olacakları seyredelim, o kişilerin bedenlerinden kopacak her parça içimizdeki acıyı bir parça olsun hafifletecektir eminim. Ama ne yazık ki sorun bitmeyecek. Biz basına yansıyacak başka bir olaya kadar yataklarımızda rahat rahat uyurken, kaç çatının altında kaç çocuğun taciz edildiğinden haberdar olmayacağız ve meşhur balık hafızamızla kendi yaşam döngümüzün içine döneceğiz.  

Oysa yapılacak çok şey var, bu olaydaki dört beş kişiyi cezalandırmaktan öte yapılması gereken çok şey var. 

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan çok ilginç bir olaya dikkat çekmek istiyorum. Çanakkale ceza evinde yatan bir genç kızımız var, adı Gönül Işgın. Olay gerçekleştiğinde adı saklanmış olmasına rağmen bu yıl ilginç bir şekilde basına yansıdığı için ben de kendisinden ismiyle bahsedebilme cüretini gösterebiliyorum. Bu kızımız kendisini yıllardır taciz eden babasını öldürdüğü için 20 yıl kadarcık hapis cezası almış. Kendi ifadesiyle hakimin “Aferin kızım” demesini beklerken çökmüş bir anda ama sonra toparlanmış ve bir sürü zorluğu aşarak 2006 yılı üniversite sınavında Türkiye 33'üncüsü olmuş, gazetelerde burs yağıyor haberlerine rağmen tek bir yardım alamamış çünkü sabıkalılar burs alamıyormuş. Kaldığı cezaevinin müdürü tarafından Sayın Cumhurbaşkanımıza affedilmesi için başvurulmuş. Ne var ki konu anayasanın 104. maddesi kapsamına girmediğinden affedilememiş ve burs alamadığı için hakkı olan okula gidemiyormuş. 

Size sayfalar dolusu örnek olay yazabilirim ama ne satırlar yeter, ne yürekler dayanır.

6 yıldır Türkiye’de devam eden ve bir türlü bitmeyip yılan hikayesine dönen bir davada, 6 yaşındaki bir erkek çocuğu,  paranoid nevroz tanılı öz babasının kendisine yaptıklarını anlatması için annenin duruşmada bir uzman bulunması talebine ve dosyada iki ayrı hastanenin Adli Tıp raporları bulunmasına rağmen, boyu iki metreyi geçen bir kürsünün karşısında, 6 yaşında travma geçirmiş bir çocuğu değil de sanki 30 yaşında suçlu bir adamı sorgulayan tavırdaki hakime cevap vermek durumunda bırakılmış ve babası yargılandığı ceza davasında delil yetersizliğinden beraat etmiştir. İstanbul Adli Tıp Kurumunun ve Şişli Etfal Hastanesinin ayrıntılı taciz raporuna rağmen baba serbestçe ve tedavisi yapılmadan sokaklarda dolaşmaktadır. Üstelik işin ilginç tarafı sözü edilen bu baba, geçtiğimiz bir dönem eskiden bulunduğu bir devlet kadrosunun karşılığı olarak MEB’e bağlı bir okula sözleşmeli görevli olarak atanmıştır. Konuyu tesadüfen öğrenen anne kimliğini gizleyerek okulu arayıp tayini teyit etmiş ve şans mı demek gerek bilmiyorum, baba o göreve başlamayınca anne yine çocuğu korumak adına sessiz kalmayı tercih etmiştir. Adı bende saklı bu anne, bütün çaresizliklere rağmen hiç değilse mücadele edecek gücü bulabilmiş ama kolunu kırıp yeninin içinde bırakan annelerin sayısı korkunç bir boyutta. Anneler anlatsa, kaba tabirle rezil olacak, çocuğu toplum dışına itilecek, ispat etmesi için bin bir hendekten atlaması gerekecek vs vs.  Faciayı ortaya ifşa etmeye ne konunun uzmanı yeterli, ne hukukun kanunları, ne de toplumun bilinci… 

Türkiye’de bu konunun ulaşılamazlığı beni bitirdi deyip, Avrupa ve Amerika’ya yerleşen doktorlarımızın sayısı azımsanmayacak kadar çok. Bu konuyla ilgili çocuğu tedavi edebilecek ve geleceğe sağlıklı hazırlanmasını sağlayacak birimler yetersiz. Hele parası ve sosyal güvencesi olmayan aileler için ne yasal, ne maddi, ne tıbbi tek bir yardım kaynağı yok.

Var olan kaynaklara ulaşabilen ve yardım alabilen vaka sayısı okyanusta bir damla gibi… Sayısı çok az olan sivil toplum kuruluşlarının gücü yeterli değil.

Uzman değilim ama bu konuda yapabileceğim tespitleri daha sayfalar dolusu yazabilirim. Biraz sağduyusu olan pek çok insanın benim yazdıklarıma pek çok şey ekleyeceklerinden eminim. Bu konuda ne ben, ne de başka birisi tek başına fazla bir şey yapamaz. Konu toplumsal, cinsel, eğitimsel,  hukuksal, ekonomik ve psikolojik pek çok alanı içerdiğinden kollektif çalışma gerektiriyor ve artık silkelenip bir şeyler yapmalı…

Ulusal medyamızda yer alan televole kültürü dediğimiz reytingsel programlarda sanatçı denilen bir takım şahısların sevgilisine kavuşması ya da ayrılması kararını belirlemek için cep telefonlarımızla gönderdiğimiz mesajların parasının kaç cocuğun ve ailenin faciasına engel olabileceğini bir düşünün ve o programlara bilir kişiymiş gibi katılıp hakemlik yapmak üzere ekrana çıkıp “ünlü” olan  ev kadını anneler; sizler bir kere daha düşünün nereye doğru gidiyoruz diye? O stüdyolarda harcadığınız efor hangi hayırlara vesile oluyor sizce!

Ülkemizin pek çok sorunu var ve sivil toplum farkındalık yaratıp talepte bulunmadıkça var olan sorunlar hiçbir zaman azalmaz, aksine artar. 

Dergimiz adı ve amacı nedeniyle dünya barışı için, hele söz konusu çocuklar olduğunda farkındalık yaratma konusunda sorumluluk altındadır, bu olaya lanet okuyan duyarlı her bir insan gibi…

Konuyu bir kerelik ele alıp standart kalıplarda “vah vah” edebiyatında kalmayacağız ve pedofili ile ilgili yazılarımız devam edecek. Gelecek günlere sağlıklı çocuklar yetiştirmek ve sağlıklı toplum oluşturmak için bu satırları okuyan herkese el ele vermeyi teklif ediyoruz.  Konuyu takibimizle gündemden düşürmeyelim ve değişmesi gereken her şeyi hep birlikte değiştirelim… 

Bu acı sorunun hangi sebeplerden kaynaklandığını gerek yaşanmış olaylarla, gerek uzman açıklamalarıyla sizlere sunmaya devam edeceğiz.

Ben etrafımda gözlerinin içi gülen çocuklar görmek istiyorum, YA SİZ? 

Ve çocuk,
Umuttur her daim yüreklerde.
İşte ben de böyle
Çoğalmakla çocukluk arasında
Med-cezirler yaşamakla
İhanet etmekteyim insanlığa.!
Yüreğimde bir çocuk,
Yüreğim  de bir çocuk...
 ( Bülent Pınarbaşı)


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Nesrin Dabağlar 1964, İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. 12 yıl devlet memurluğu yaptı. Özel sağlık kuruluşlarında muhasebe, halkla ilişkiler ve yöneticilik görevleri yaptı. Reiki, Karuna Ki, yoga, şiir, müzik, tiyatro, resim, kitaplar ve yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam sürüyor. Detaylı bilgi


HABERLER

 

 

2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul


Beyin Göçü


Nükleere Hayır!


Uygarlığımızın Vicdanında Yargılanmak!


Yüreğimde Bir Çocuk, Yüreğim de Bir Çocuk!


Doktor Sülükler Hayat Veriyor


Resimlerle Konuşun


Düşler Atölyesi'nde Hedef 80 Bin Çocuk


X-Ray Cihazına Takılan Güvenlik Tutumu


Düşünce İkliminde Serbest Salınımlar


Gençlik Çalışmaları Birimi


Dondurmam Gaymak


Hayatımızdaki Büyüteç (astroloji)


Aralık Numeroskopu


Ayurveda


Maya Takvimi’nin Beşinci Gündüzü Başladı

 

kitap

 

denemeler

neyseo

 

KÖŞE YAZARLARI

Fırat Erdoğan 

Üniversitelerim


Arbil Çelen

Aralık Issızı, Sızı Aralığı...


Rüya Yüksel

Her şey çok güzel olacak


Uzay Gökerman

Aşkın Kuantumunda


Can Duman

Sebepsiz Fırtına


Mahmut Şaylıkay

Mavi Çarşaflı Siverek


Serpil Ata 

İspanya=çok (sıcak×sıcak)


Mahmut Şaylıkay

En Büyük Söz, Sözcüklerde Gizlidir


Didem Çivici

Şimdi ve Burada

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00