Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Haber: Neslihan Ayakta

Feminizmden Korkmayın!

TBMM Kadının Sorunları ve Statüsü Araştırma Komisyonu raporundan:

Evliliğin ilk üç yılı: Üniversiteli kadınların yüzde 73,6’sının evliliğinin ilk üç yılında koca dayağı yediği, gecekondulu kadınlarda bu oranın yüzde 90'a yükseldiği belirlendi.

3-5 yılları arası: Üniversite mezunu kadınların yüzde 15,6’si fiziksel şiddete maruz kalırken, gecekondu kadınlarının yüzde 5,6’sı koca dayağı yiyor.

6-10 yılları arası: Üniversiteli kadınları yüzde 7,3’ü, gecekondulu kadınların yüzde 2,5’i koca dayağı yiyor.

10-20 yılları arası: Üniversiteli kadınların yüzde 3,5’i, gecekondulu kadınların yüzde 1,9’u koca dayağı yiyor.

 

Türkiye'nin kadına dayak atma oranında dünya birincisi olduğunu biliyor muydunuz?

Amerika'nın saygın gazetesi Washington Post'ta yer alan bir araştırmaya göre, Türk kadınlarının yüzde 58'i kocalarından dayak yiyor. 2003 yılında, Sağlık ve Cinsiyet Eşitliği Merkezi (Center for Health and Gender Equity) tarafından hazırlanan araştırmada kadınların dayak yediği ülkeler sıralamasında Türkiye birinci sırada yer adı. 50 ülkedeki 140 bin kadın üzerinde gerçekleştirilen araştırmalarda dünya kadınlarının üçte birinin dayak yediği ortaya çıktı.

 

Aile içi şiddet hala kanayan yara

Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Doğan öncülüğünde bir grup öğretim üyesi, polikliniğe başvuran evli kadınlardan 300’ü ile aile içi şiddete ilişkin bir çalışma yaptı. Çalışmada, yaşları 16-59 arasındaki kadınların yüzde 57’sinin fiziksel, yüzde 36’sının duygusal, yüzde 32’sinin ekonomik (kaynak ve paranın kadın üzerinde tehdit ve kontrol aracı olarak kullanılması), yüzde 30,7’sinin cinsel ve yüzde 29,3’nün de sözel şiddete maruz kaldığı tespit edildi. Yüksekokul mezunu kadınlara daha çok sözel, eşinin eğitim düzeyi düşük kadınlara ise sözel, cinsel ve duygusal şiddet uygulandığı ortaya çıktı.

Çalışma ayrıca, aile içi şiddetin gizlenmeye çalışıldığını da ortaya koydu. Katılımcı 300 kadından yüzde 98’i, psikiyatri uzmanı tarafından sorgulanmadıkça, aile içi şiddetten söz etmedi. Konu açıldığında ise gizlemeyi veya sınırlı bilgi vermeyi tercih etti. Aynı zamanda kadınların yüzde 25,3’ünün kendi, yüzde 29,3’ünün de eşinin ailesinde şiddet öyküsü bulunduğu ortaya cıktı.

Ve işte ALKOL!!!

Alkolikliğin arttığı toplumlarda sağlıksızlık, evde şiddet, suç artışı, cinsel çocuk tacizleri başta olmak üzere, aile yuvalarının dağılması, suç işlemek, zihinsel yani davranış bozuklukları hastalıklarında artışlar, işte verimsizlik, üretimde düşme, işsizlik gibi birçok ciddi problemde ciddi artışlar görülür. Alkol bağımlılarının arttığı aile ve toplumlarda evde şiddet, çocukların tacizi ve de ayrıca cinsel taciz edilme risklerinin de çok arttığı yine araştırmalarla varılan bir bilimsel sonuçtur!

ABD'de tıp otoritelerinin yıllardır ve halen süren çeşitli araştırmalarla vardığı sonuçlara göre kan bağı taşınan herhangi bireyde alkoliklik görülen, alkol veya uyuşturucu bağımlılığı problemi yaşanan aile ve toplumlarda, çocukların alkol ve uyuşturucularda, bağımlılıkta, öteki çocuklara göre, % 400 daha yüksek risk grubundadırlar.

 

Neslihan Ayakta

Feminizmden Korkmayın, Biz Kimiz? Sorgulama Zamanı

Tembelliklerimiz için teknolojiyi suçlamak yanlış, biz artık düşünmeye bile erinir hale geldik. Kendi düşüncelerini sese dönüştürmeye üşenenler, "başkaları nasılsa duruyor ve gündemdeki soruları cevaplıyorlar" gibi savunmalar yapıyorlar. Peki, düşünmeye erinenler, çözümleri göz önünde bulundurarak bir adım atıyorlar mı? Sosyal kuklalarız bizler, her kelimeyi ezbere öğrenenleriz. Kalıplara, gelenek, göreneklere uyan, onları hiç sorgulamadan benimseyenleriz. Kendi yangınımızın dumanı altında boğulan, kendi sorunlarımızın çözümlerini aslında kökünden yok etmemiz gerektiğini göremeyen varlıklarız, toplumlarız, insanlarız...

Kadın ve erkek nedir, rollerimiz nelerdir, farklılıklarımız, benzerliklerimiz nelerdir, biz kimiz?

Bizi biz yapan cinsel organlarımız mıdır, hormonlarımız mı, hislerimiz, düşlerimiz mi, yoksa toplum mudur? Biz biyolojik olarak mı böyle yaratıldık yoksa doğar doğmaz pembe ve maviden oluşan battaniyelerle simgelenen kalıplara mı sığdırılmaya çalışıldık? Neden düşünmüyoruz, neden araştırmıyor, neden felsefeden kaçıyoruz?

Çok uzak değil, kadınların toplumda birey sayılması bile 70-80 yıl öncesine dayanıyor. Ve 30 yıl önce insanlar bilime, psikolojiye kadınları da katmak istedi, araştırmak, öğrenmek istedi. 15 yıl önce ise araştırmacılar cevaplar buldu bazı sorularına. Ne hormonları suçlayabildiler farklılıklar için, ne de doğuştan içinde bulunduğumuz bedenleri, organları, beyni... Tek önemli faktör; toplum! Biz yarattık bütün bu iş bölümlerini, görevleri, kuralları… Ve her şeyi adil bir şekilde yoluna koymak da bizim elimizde…

Eğer çözümün bir parçası değilsen, o zaman sorunun bir parçasısın demektir!

 

Kadınlar Ne İster?

Bu soruyu sorup durmuş yıllardır filozoflarımız ve bilim adamlarımız. Ne yazıktır ki bir cevap bulamadan gözü açık gidivermiş her biri öbür diyara. Kadınlar ne mi ister? Kadınlar değerli olduklarını hissetmek isterler ve bunu söylemekten de çekinirler. Çünkü aklından geçeni söylemeye utanır hale getirildiler. En dobra niteliğindeki kadın bile aklından geçenin ancak yüzde 60'ını söylüyordur. Çünkü kadın susturulmuştur, yüreği incitmekten, incinmekten korkar. İlgiyi kaybetmekten korkar ve zamanla gereksiz konuşmaya başlamıştır kadın. Kadının söyledikleri istediğinden çok istediğine giden yolları anlatır.

En başından bakalım olaya isterseniz. Tarihe! Erkeklerin bedensel korunum nitelikleriyle yerleşik hayata geçildikten sonra kendilerini kral, imparator, Tanrı'ya yakın ilanlarıyla kadın ikinci plana itilmesindeki ilk adımı katetmiş oldu. Ne kadar değer verilip yüceltildiği dönemler olsa da bir kere alıkoyulmuştu büyüklük mevkilerinden. Zamanla erkeklerin kendileriyle böbürlenmeleri daha çok dışarı vurdu. Erkek de biliyordu tek yaşanmayacağını, çünkü hayat iki kişilikti, öyle yaratılmıştı! Kadına olan muhtaçlığını örtmek istercesine böbürlenmesi arttı. Kadın kadar hassas ve ince düşünemiyordu, kadınların gözü yüksek mevkilerde değildi, savaşmadı o yüzden! Kadın da insanoğlu elbette ki. Yetinmedi ilgiye ve sevgiye olan açlığını daima vurguladı ve hissetti.

Belki ezildi, yeri geldi bedensel farklılıklarından dolayı dayak da yedi kadın ama yüreği kapanmadı, bir güzel söze boyun eğiverdi. Derinlerde sevgi yoksunluğunu çok hisseden kadın ise para istedi, zenginlik, gösteriş istedi. Yüreğinin kanıtlamaya çalıştığını ise erkekler hiç anlayamadı. Kadın insanlığa kanıt göstermek istiyordu. “Değerliyim, değerim biliniyor, bunlara layık görüldüm” dercesine göstermek, herkese ilan etmek istiyordu.

Yeri geldi sözü söz sayılmadı, yeri geldi sadece bedeni kullanıldı; yüreği incindi, sevgisiz kaldı kadın. Kadınlar ne ister diye sorup duruyorlar, belki kadınlar bile sordu yeri gelip kendilerine. Çünkü düşünmesinin bile yasaklandığı dönemleri gördü kadın. İlgi istedi kadın, değerli olduğunu hissetmek istedi, saygı istedi. Kadının gözü hiçbir zaman erkekten ileri olmak değildi. Tek istediği birey sayılmaktı!

Dayak, Alkol ve Kadın Hakları

Üniversite mezunu olmak yetmiyor, kimse bana karışamaz sözleri gerilerde kalıyor ve mahkûm kalıyor kadınlarımız, teyzelerimiz, annelerimiz, arkadaşlarımız… Belki de haberimiz bile yok dayak yiyen halamızdan, içki içip kuzenlerimize sataşan amcalarımızdan, eniştelerimizden… Artık bir şeyler yapmalı ve bilinçli olmalıyız!

Sadece yazılarda okuduğumuz insanların başlarına gelmiyor şiddet uygulanması! Kadınlarımız özellikle evlilik hayatlarında şiddetle karşılaştıklarında olayı onların gözünden görmeyenlerin tabiriyle “garip ya da anlamsız” tepkiler vererek yaşamlarına devam ediyorlar. Kocamdır, döver demeyi tercih ediyorlar çünkü boşanmak, bu toplumda dul bir kadın olarak yaşamak, yalnızlık, tek başına çocuk sorumluluğunu hem maddi hem de manevi açıdan üstlenmek, koca dayağından daha korkutucu! “Dayak dediğinin acısı bir-iki gün içinde geçip gider. Ya kırılan insanlık onuru? Olsun, bu da sineye çekilir. Çünkü evin içi her şeye rağmen evin dışından daha güvenli…” düşüncelerini taşıyorlar.

Bir de başka bir acı var ki, dayak yiyen kadına yapılan tehditler hiç de hafife alınacak gibi değil! Baskı altında olmak insanın tüm düşüncelerini etkisi altına alıyor ve karamsarlaştırıyor. Birçok kadın kocasından korkuyor, çevresindeki gözlerden, sözlerden ve finansal gelecekten korkuyor, çocuklarını düşünüyor… Sonuçta yaşamlarına her şeye katlanarak devam etmeyi tercih ediyorlar. Zamanla anlıyorlar belki de gerçekleri, tabi kanatları kırıldıktan sonra… Ve hala korkarak, kendine güveni olmadan!

Çözümler üretebiliriz, en basiti şiddet uygulanan kadınlar için hazırlanan sığınma evleri! Bunun için yapılan tüm girişimler sadece üç dört büyük kentte başlatıldı ama yeterli kaynak ve güvenlik tedbirlerinin sağlanamaması yüzünden kapatıldı. Hatırlarsınız “Mor Çatı” ismi altında yapılan çalışmaların toplumun ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ düşünceleriyle son buluşunu. Buralara yönelmek isteyen kadınlar erkek arkadaşları ya da eşlerinden korkuyorlar çünkü güvenliği sağlamakla yükümlü insanlarımız da olayları objektif olarak ele alamıyor, çünkü eğitilmeyen toplumumuzda ‘ne olursa olsun evlilik devam etmeli’ görüşünü savunan, ‘kocandır döver’ diye öğütler veren insanlar var.

Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Doğan, “Çok yönlü bir halk sağlığı sorunu olan aile içi şiddet konusunda ailelere ve toplum liderlerine büyük görevler düşüyor. Topluma mesaj verirken çok dikkatli olmak gerekiyor. Dizilerde, filmlerde bu tür sahnelerden kaçınmak lazım. Ayrıca tüm sağlık çalışanlarının da bu konuda dikkatli olması gerekir” diyor yaptığı açıklamalarında. Oysa biz, magazin dergilerinde ya da programlarında insanların yaptığı hataları gururlanacak davranışlar gibi sergiliyoruz ve eğitim aracı olarak “kadınlar dövülebilir” diyen kitapların yayımlanmasına göz yumuyoruz.

İnsanları bilgilendirmeli ve yönlendirmeliyiz. Bu başlıklar altında internette bile yüzlerce sayfa ile karşılaşabilirsiniz, böylesine duyarsız bir toplum…! Ülkemizde varlığını zar zor sürdürebilen bu kuruluşlara yardımda bulunmalı, kapatılmalarını önlemeliyiz. Artık cebimizden çıkan paranın nereye gittiğine dikkat etmeli, internette dolaştığımız sayfaların ne gibi içeriklere sahip olduğunu göz önünde bulundurmalı, ne gibi programlar izliyor ve kitaplar okuyoruz diye kendimize sormalıyız… Bu toplumu oluşturan ve ayakta tutması için çabalaması gereken bizleriz!

İçkinin şiddet üzerindeki artırıcı etkileri de göz ardı edilecek gibi değil. Yazıktır ki her geçen gün bağımlı ve zihinsel hasta sayımız hızla artıyor, özelikle de gençlerimiz arasında önce bira ile başlayan alkolizm sorunu... Ama, kimse yüksek sesle gerçekleri duymak istemiyor; tahammül bile edemiyor! Bu konulara değinen ve yardımcı olmaya çalışanlara ise kızıyor ve hatta onlara da içki teklifi yapıyoruz! Oysa içki gibi bağımlılıklar her gün binlerce insanın hayatını karartmaya devam ediyor. Alkollüyken yapılan saldırılardan tutun da intiharlara, tecavüzlere, trafik kazalarına kadar her şekilde günlük hayatımızda bunun etkisini görüyoruz. Artık inkâr etmeyi bırakmalıyız, toplumumuzda bunalım yaşayan insan oranı sınıra yaklaşmış durumda. Sadece evliliklerde değil iş hayatlarımızda, sokakta yürürken, trafikte ilerlerken, oturup sohbet ettiğimiz, güvendiğimiz insanlar mantıksız seçimler ile hem kendilerinin, hem de bizlerin hayatlarını tehlikeye atıyorlar ve toplumu büyük ölçüde etkisi altına alıyorlar.

Ciddi problemlerimizin ya da kısaca mutsuzluğumuzun arkasındaki gerçek nedenleri göz ardı etmemeliyiz! Bilgilenmeli ve bilgilendirmeliyiz. Alkolizmin ne anlama geldiğini önce kendimiz daha sonra da çocuklarımıza öğretmeliyiz. Çocuklara bir tek biraya dahi ellerini niye sürmemeleri gerektiğini eğitim kuruluşlarında anlatmalılar çünkü tek çözüm eğitmek, engellemek ve tedavi olmaktır! Dilerdim ki benim de ülkemde içki satın alma sınır yaşı 21 olsun ve tüm satıcı görevlileri bu kurala harfiyen uysun çünkü tıbbi araştırmalara göre, ilk içkisini 21 yaşın üstünde içenlerin, 21 yaş altında içki içmeye başlayanlara göre alkolik olma riskleri çok daha düşük!

Bitmeyen, tükenmeyen yazılar yazıldı, çizildi, tartışıldı bugüne kadar. Buna rağmen, yapılan ve değişen somut pek bir şey bulmak mümkün değil. İçki ile iç içe yaşayan bir toplumuz ve bununla da övünmeye devam ediyoruz. Alkolizm bir hastalıktır ve tıbbi detayları ile her bireyin alkolle ilgili gerçekleri bilmesi gerekir! Olumlu tarafı olmayan bu bağımlılık ile kendimize verdiğimiz yüzlerce zarar ve çevreye yaydığımız şiddet zincirine eğitim ile dur demenin zamanı geldi de geçiyor bile…

 

Kadınlar Gününün Tarihi

Kadınların toplumda erkeklerle eşit haklar elde etme istemi ve mücadelesi yaklaşık insanlık tarihi kadar eskidir. Bu mücadele 1789 Fransız İhtilali ile doruk noktasına ulaşmıştır. Birleşmiş Milletlerin 1975 yılını, Uluslararası Kadın Yılı ilan etmesiyle başlayan ortak mücadeleye 154 ülkenin kadınları katılmıştır. Birleşmiş Milletler 16 Aralık 1977'de, 8 Mart gününü Kadın Hakları için Birleşmiş Milletler Günü olarak kabul etti. Böylelikle Birleşmiş Milletlere üye olan tüm ülkelerde 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlandı.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde kadınların oy hakkı var ve kadınlar eşit haklar savaşımında pek çok ileri adım attılar. Yüzyılın başına oranla, özellikle gelişmiş ülkelerde somut başarılar elde edildi. Ama dünya geneline bakıldığında karşımıza çıkan zehirli veriler, henüz sorunların çözümlenmekten çok uzak olduğunu gösteriyor. Kadınların yaşamdan aldıkları pay ne yazık ki çok az...

 

  • Aile içi suçların yüzde 87'si kadınlara karşı işlendi.

  • Gecekondu semtlerindeki kadınlar arasında yapılan araştırmada, kadınların yüzde 97'sinin aile içi şiddete maruz kaldığı belirlendi.

  • Ailelerin yüzde 34'ünde fiziksel, yüzde 53'ünde ise sözlü şiddet görülmekte.

  • Türkiye genelinde lise ve daha üstü eğitimli kadınların yüzde 39,6’sı işsiz. Kentli kadınlarda bu oran yüzde 37,4 iken kırsal alandaki kadınlar için yüzde 45,3’e ulaşıyor.

  • Kadınların yüzde 20'si okuma-yazma bilmiyor, yüzde 97'si şiddetle iç içe yaşarken, yüzde 39'u da işsiz.

  • Üniversite ve diğer yüksek eğitim kurumlarında toplam 53 bin 805 öğretim elemanının 17 bin 828'i kadın, 35 bin 997'si erkek. Yani kadın öğretim elemanlarının tüm öğretim elemanlarına oranı yüzde 33,1 Kadın öğretim elemanlarının yüzde 8,5’i profesör, yüzde 6,5’i doçent, yüzde 10,7’si yardımcı doçent, yüzde 12,4’ü öğretim görevlisi. Diğer kademelerde görevli kadınlar ise toplam öğretim elemanlarının yüzde 61,9’unu oluşturmakta. Akademik personelin yüzde 33'ünü oluşturan kadınlar; dekan, rektör, bölüm başkanlığı gibi yönetici kadrolarda son derece düşük düzeyde temsil ediliyor.

  • Kadınlar, yüzde 65,6 ile sağlık, yüzde 65,4 ile avukatlık, yüzde 43,4 ile de eğitim ve öğretim hizmetlerinde görev alıyorlar.

  • Kamudaki kadınların yüzde 37,2’si ise genel idari hizmetler sınıfında çalışıyor.
    Kamuda çalışan 100 kadından 57'si, 24-35 yaş grubunda yoğunlaşıyor. Yüzde 44 ile sırayı lise mezunları oluşturuyor. İkinci sırayı yüzde 15,2 oranı ile iki yıllık yüksek öğrenim mezunları alıyor.

  • 1993 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı alan kadınlar 1935 ara seçimlerine ilk kez katılmışlar. Bu dönemde, 18 kadın TBMM 'ye girmiş.
    1939'daki seçimlerde, 400 milletvekili arasında 15 de kadın yer almış. 18 Nisan 1999'daki seçimlerde ise 550 milletvekilli Meclis'e sadece 22 kadın girebildiğini görüyoruz.

  • TBMM'deki yüzde 2,4’lük kadın milletvekili oranı Uganda'da yüzde 17,4 Güney Afrika'da yüzde 25, Meksika'da yüzde 14, İsveç’te 40,4.
     


8 Mart Kadınlar gününüz kutlu olsun…

 


EDİTÖR HAKKINDA BİLGİ

Neslihan Ayakta 1982, İstanbul doğumlu. 2001 yılından beri Amerika'da yaşamına devam ediyor. 2004 yılında Gazetecilik ve Fotoğrafçılık bölümünden mezun oldu ve şu anda California'da fotoğrafçılık üzerine  ögrenimine devam ediyor. Detaylı bilgi için tıklayın


HABERLER

 

 

Feminizmden Korkmayın


"Kazanma Gücü" ile Kadın Erkek Eşitliği


Sözün Bittiği Yerde


Dolunay ve Gündeme Dair Bilinç Akışı


“Benim bilmeyi istediğim şeyi bana öğrettiğine emin misin?”


Bu Çocuklar Bizim!


Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye: Eğitim


Kulak Çınlaması Yaşaması Olumsuz Etkiliyor


Kadınlık Halleri Erkeklik Durumları


Sussan Deyhim

Doğu'dan Batı'ya Uzanan Bir Ses


Maya Takvimi kitabının yazarı Johan Calleman İstanbul’da


Dr.Eric Pearl Yeniden Türkiye'de


Ben Dilekler Üssüymüşüm...

 

KÖŞE YAZARLARI

Haluk Tunç İlker

Ararsak, Gözbebeklerimizin İçindeki Pi Değerini Bulabiliriz


Rüya Yüksel

Net ve açık olmayan iletişimde her zaman yanlış anlaşılmalar söz konusudur 


Beyaz Özbalçık

Rehber Çocuklar


Funda Umut Pakkal

Müziğin Sihri


Uzay Gökerman

Kar Zamanında Yalnızlaşabilmek...


Burak Kaan Kızılkan

Rehberler ve Farkındalığın Huzuru


Beyaz Özbalçık

Ayna Ayna Söyle Bana


Meltem Bingöl


Gürhan Faik Yeğit


Banu Kangal


Uzay Gökerman

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00