|

Haber: Neslihan Ayakta
Feminizmden
Korkmayın!
TBMM Kadının Sorunları ve Statüsü Araştırma Komisyonu raporundan:
Evliliğin ilk
üç yılı: Üniversiteli kadınların yüzde 73,6’sının evliliğinin ilk üç yılında
koca dayağı yediği, gecekondulu kadınlarda bu oranın yüzde 90'a
yükseldiği belirlendi.
3-5 yılları
arası: Üniversite mezunu kadınların yüzde 15,6’si fiziksel şiddete maruz
kalırken, gecekondu kadınlarının yüzde 5,6’sı koca dayağı yiyor.
6-10 yılları
arası: Üniversiteli kadınları yüzde 7,3’ü, gecekondulu kadınların yüzde
2,5’i koca dayağı yiyor.
10-20 yılları arası:
Üniversiteli kadınların yüzde 3,5’i, gecekondulu kadınların yüzde
1,9’u koca dayağı yiyor.
Türkiye'nin
kadına dayak atma oranında dünya birincisi
olduğunu biliyor muydunuz?
Amerika'nın
saygın gazetesi Washington Post'ta yer alan bir araştırmaya
göre, Türk kadınlarının yüzde 58'i kocalarından dayak yiyor. 2003
yılında, Sağlık ve Cinsiyet
Eşitliği Merkezi (Center for Health and Gender Equity) tarafından hazırlanan araştırmada kadınların dayak
yediği ülkeler sıralamasında Türkiye birinci sırada yer adı. 50
ülkedeki 140 bin kadın üzerinde gerçekleştirilen araştırmalarda
dünya kadınlarının üçte birinin dayak yediği ortaya çıktı.
Aile içi şiddet
hala kanayan yara
Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Doğan öncülüğünde
bir grup öğretim üyesi, polikliniğe başvuran evli kadınlardan 300’ü
ile aile içi şiddete ilişkin bir çalışma yaptı. Çalışmada, yaşları
16-59 arasındaki kadınların yüzde 57’sinin fiziksel, yüzde 36’sının
duygusal, yüzde 32’sinin ekonomik (kaynak ve paranın kadın üzerinde
tehdit ve kontrol aracı olarak kullanılması), yüzde 30,7’sinin
cinsel ve yüzde 29,3’nün de sözel şiddete maruz kaldığı tespit
edildi. Yüksekokul mezunu kadınlara daha çok sözel, eşinin eğitim
düzeyi düşük kadınlara ise sözel, cinsel ve duygusal şiddet
uygulandığı ortaya çıktı.
Çalışma
ayrıca, aile içi şiddetin gizlenmeye çalışıldığını da ortaya koydu.
Katılımcı 300 kadından yüzde 98’i, psikiyatri uzmanı tarafından
sorgulanmadıkça, aile içi şiddetten söz etmedi. Konu açıldığında ise
gizlemeyi veya sınırlı bilgi vermeyi tercih etti. Aynı zamanda
kadınların yüzde 25,3’ünün kendi, yüzde 29,3’ünün de eşinin
ailesinde şiddet öyküsü bulunduğu ortaya cıktı.
Ve
işte ALKOL!!!
Alkolikliğin
arttığı toplumlarda sağlıksızlık, evde şiddet, suç artışı, cinsel
çocuk tacizleri başta olmak üzere, aile yuvalarının dağılması, suç
işlemek, zihinsel yani davranış bozuklukları hastalıklarında
artışlar, işte verimsizlik, üretimde düşme, işsizlik gibi birçok
ciddi problemde ciddi artışlar görülür. Alkol bağımlılarının arttığı
aile ve toplumlarda evde şiddet, çocukların tacizi ve de ayrıca
cinsel taciz edilme risklerinin de çok arttığı yine araştırmalarla
varılan bir bilimsel sonuçtur!
ABD'de tıp
otoritelerinin yıllardır ve halen süren çeşitli araştırmalarla
vardığı sonuçlara göre kan bağı taşınan herhangi bireyde alkoliklik
görülen, alkol veya uyuşturucu bağımlılığı problemi yaşanan aile ve
toplumlarda, çocukların alkol ve uyuşturucularda, bağımlılıkta,
öteki çocuklara göre, % 400 daha yüksek risk grubundadırlar.
Neslihan
Ayakta
Feminizmden Korkmayın, Biz Kimiz? Sorgulama Zamanı
Tembelliklerimiz için teknolojiyi suçlamak yanlış, biz artık
düşünmeye bile erinir hale geldik. Kendi düşüncelerini sese
dönüştürmeye üşenenler, "başkaları nasılsa duruyor ve gündemdeki
soruları cevaplıyorlar" gibi savunmalar yapıyorlar. Peki, düşünmeye
erinenler, çözümleri göz önünde bulundurarak bir adım atıyorlar mı?
Sosyal kuklalarız bizler, her kelimeyi ezbere öğrenenleriz.
Kalıplara, gelenek, göreneklere uyan, onları hiç sorgulamadan
benimseyenleriz. Kendi yangınımızın dumanı altında boğulan, kendi
sorunlarımızın çözümlerini aslında kökünden yok etmemiz gerektiğini
göremeyen varlıklarız, toplumlarız, insanlarız...
Kadın ve erkek nedir, rollerimiz nelerdir, farklılıklarımız,
benzerliklerimiz nelerdir, biz kimiz?
Bizi biz yapan cinsel organlarımız mıdır, hormonlarımız mı,
hislerimiz, düşlerimiz mi, yoksa toplum mudur? Biz biyolojik
olarak mı böyle yaratıldık yoksa doğar doğmaz pembe ve maviden
oluşan battaniyelerle simgelenen kalıplara mı sığdırılmaya
çalışıldık? Neden düşünmüyoruz, neden araştırmıyor, neden felsefeden
kaçıyoruz?
Çok uzak değil, kadınların toplumda birey sayılması bile 70-80 yıl
öncesine dayanıyor. Ve 30 yıl önce insanlar bilime,
psikolojiye kadınları da katmak istedi, araştırmak, öğrenmek istedi.
15 yıl önce ise araştırmacılar cevaplar buldu bazı sorularına. Ne
hormonları suçlayabildiler farklılıklar için, ne de doğuştan içinde
bulunduğumuz bedenleri, organları, beyni... Tek önemli faktör; toplum!
Biz yarattık bütün bu iş bölümlerini, görevleri, kuralları… Ve her
şeyi adil bir şekilde yoluna koymak da bizim elimizde…
Eğer
çözümün bir parçası değilsen, o zaman sorunun bir parçasısın
demektir!
Kadınlar Ne İster?
Bu soruyu
sorup durmuş yıllardır filozoflarımız ve bilim adamlarımız. Ne
yazıktır ki bir cevap bulamadan gözü açık gidivermiş her biri öbür
diyara. Kadınlar ne mi ister? Kadınlar değerli olduklarını hissetmek
isterler ve bunu söylemekten de çekinirler. Çünkü aklından geçeni
söylemeye utanır hale getirildiler. En dobra niteliğindeki kadın
bile aklından geçenin ancak yüzde 60'ını söylüyordur. Çünkü kadın
susturulmuştur, yüreği incitmekten, incinmekten korkar. İlgiyi
kaybetmekten korkar ve zamanla gereksiz konuşmaya başlamıştır kadın.
Kadının söyledikleri istediğinden çok istediğine giden yolları
anlatır.
En başından
bakalım olaya isterseniz. Tarihe! Erkeklerin bedensel korunum
nitelikleriyle yerleşik hayata geçildikten sonra kendilerini kral,
imparator, Tanrı'ya yakın ilanlarıyla kadın ikinci plana
itilmesindeki ilk adımı katetmiş oldu. Ne kadar değer verilip
yüceltildiği dönemler olsa da bir kere alıkoyulmuştu büyüklük
mevkilerinden. Zamanla erkeklerin kendileriyle böbürlenmeleri daha
çok dışarı vurdu. Erkek de biliyordu tek yaşanmayacağını, çünkü
hayat iki kişilikti, öyle yaratılmıştı! Kadına olan muhtaçlığını
örtmek istercesine böbürlenmesi arttı. Kadın kadar hassas ve ince
düşünemiyordu, kadınların gözü yüksek mevkilerde değildi, savaşmadı
o yüzden! Kadın da insanoğlu elbette ki. Yetinmedi ilgiye ve sevgiye
olan açlığını daima vurguladı ve hissetti.
Belki
ezildi, yeri geldi bedensel farklılıklarından dolayı dayak da yedi
kadın ama yüreği kapanmadı, bir güzel söze boyun eğiverdi.
Derinlerde sevgi yoksunluğunu çok hisseden kadın ise para istedi,
zenginlik, gösteriş istedi. Yüreğinin kanıtlamaya çalıştığını ise
erkekler hiç anlayamadı. Kadın insanlığa kanıt göstermek istiyordu.
“Değerliyim, değerim biliniyor, bunlara layık görüldüm” dercesine
göstermek, herkese ilan etmek istiyordu.
Yeri geldi
sözü söz sayılmadı, yeri geldi sadece bedeni kullanıldı; yüreği
incindi, sevgisiz kaldı kadın. Kadınlar ne ister diye sorup
duruyorlar, belki kadınlar bile sordu yeri gelip kendilerine. Çünkü
düşünmesinin bile yasaklandığı dönemleri gördü kadın. İlgi istedi
kadın, değerli olduğunu hissetmek istedi, saygı istedi. Kadının gözü
hiçbir zaman erkekten ileri olmak değildi. Tek istediği birey
sayılmaktı!
Dayak, Alkol ve Kadın Hakları
Üniversite
mezunu olmak yetmiyor, kimse bana karışamaz sözleri gerilerde
kalıyor ve mahkûm kalıyor kadınlarımız, teyzelerimiz, annelerimiz,
arkadaşlarımız… Belki de haberimiz bile yok dayak yiyen halamızdan,
içki içip kuzenlerimize sataşan amcalarımızdan, eniştelerimizden…
Artık bir şeyler yapmalı ve bilinçli olmalıyız!
Sadece
yazılarda okuduğumuz insanların başlarına gelmiyor şiddet
uygulanması! Kadınlarımız özellikle evlilik hayatlarında şiddetle
karşılaştıklarında olayı onların gözünden görmeyenlerin tabiriyle
“garip ya da anlamsız” tepkiler vererek yaşamlarına devam ediyorlar.
“Kocamdır, döver” demeyi tercih ediyorlar çünkü boşanmak, bu
toplumda dul bir kadın olarak yaşamak, yalnızlık, tek başına çocuk
sorumluluğunu hem maddi hem de manevi açıdan üstlenmek, koca
dayağından daha korkutucu! “Dayak dediğinin acısı bir-iki gün içinde
geçip gider. Ya kırılan insanlık onuru? Olsun, bu da sineye çekilir.
Çünkü evin içi her şeye rağmen evin dışından daha güvenli…”
düşüncelerini taşıyorlar.
Bir de başka
bir acı var ki, dayak yiyen kadına yapılan tehditler hiç de hafife
alınacak gibi değil! Baskı altında olmak insanın tüm düşüncelerini
etkisi altına alıyor ve karamsarlaştırıyor. Birçok kadın kocasından
korkuyor, çevresindeki gözlerden, sözlerden ve finansal gelecekten
korkuyor, çocuklarını düşünüyor… Sonuçta yaşamlarına her şeye
katlanarak devam etmeyi tercih ediyorlar. Zamanla anlıyorlar belki
de gerçekleri, tabi kanatları kırıldıktan sonra… Ve hala korkarak,
kendine güveni olmadan!
Çözümler
üretebiliriz, en basiti şiddet uygulanan kadınlar için hazırlanan
sığınma evleri! Bunun için yapılan tüm girişimler sadece üç dört
büyük kentte başlatıldı ama yeterli kaynak ve güvenlik tedbirlerinin
sağlanamaması yüzünden kapatıldı. Hatırlarsınız “Mor Çatı” ismi
altında yapılan çalışmaların toplumun ‘bana dokunmayan yılan bin yıl
yaşasın’ düşünceleriyle son buluşunu. Buralara yönelmek isteyen
kadınlar erkek arkadaşları ya da eşlerinden korkuyorlar çünkü
güvenliği sağlamakla yükümlü insanlarımız da olayları objektif olarak
ele alamıyor, çünkü eğitilmeyen toplumumuzda ‘ne olursa olsun
evlilik devam etmeli’ görüşünü savunan, ‘kocandır döver’ diye
öğütler veren insanlar var.
Cumhuriyet
Üniversitesi Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Doğan, “Çok yönlü bir halk sağlığı sorunu olan aile içi
şiddet konusunda ailelere ve toplum liderlerine büyük görevler
düşüyor. Topluma mesaj verirken çok dikkatli olmak gerekiyor.
Dizilerde, filmlerde bu tür sahnelerden kaçınmak lazım. Ayrıca tüm
sağlık çalışanlarının da bu konuda dikkatli olması gerekir” diyor
yaptığı açıklamalarında. Oysa biz, magazin dergilerinde ya da
programlarında insanların yaptığı hataları gururlanacak davranışlar
gibi sergiliyoruz ve eğitim aracı olarak “kadınlar dövülebilir”
diyen kitapların yayımlanmasına göz yumuyoruz.
İnsanları
bilgilendirmeli ve yönlendirmeliyiz. Bu başlıklar altında internette
bile yüzlerce sayfa ile karşılaşabilirsiniz, böylesine duyarsız bir
toplum…! Ülkemizde varlığını zar zor sürdürebilen bu kuruluşlara
yardımda bulunmalı, kapatılmalarını önlemeliyiz. Artık cebimizden
çıkan paranın nereye gittiğine dikkat etmeli, internette
dolaştığımız sayfaların ne gibi içeriklere sahip olduğunu göz önünde
bulundurmalı, ne gibi programlar izliyor ve kitaplar okuyoruz diye
kendimize sormalıyız… Bu toplumu oluşturan ve ayakta tutması için
çabalaması gereken bizleriz!
İçkinin
şiddet üzerindeki artırıcı etkileri de göz ardı edilecek gibi
değil. Yazıktır ki her geçen gün bağımlı ve zihinsel hasta sayımız
hızla artıyor, özelikle de gençlerimiz arasında önce bira ile
başlayan alkolizm sorunu... Ama, kimse yüksek sesle gerçekleri duymak
istemiyor; tahammül bile edemiyor! Bu konulara değinen ve yardımcı
olmaya çalışanlara ise kızıyor ve hatta onlara da içki teklifi
yapıyoruz! Oysa içki gibi bağımlılıklar her gün binlerce insanın
hayatını karartmaya devam ediyor. Alkollüyken yapılan
saldırılardan tutun da intiharlara, tecavüzlere, trafik kazalarına
kadar her şekilde günlük hayatımızda bunun etkisini görüyoruz. Artık
inkâr etmeyi bırakmalıyız, toplumumuzda bunalım yaşayan insan oranı
sınıra yaklaşmış durumda. Sadece evliliklerde değil iş
hayatlarımızda, sokakta yürürken, trafikte ilerlerken, oturup sohbet
ettiğimiz, güvendiğimiz insanlar mantıksız seçimler ile hem kendilerinin,
hem de bizlerin hayatlarını tehlikeye atıyorlar ve toplumu büyük ölçüde
etkisi altına alıyorlar.
Ciddi
problemlerimizin ya da kısaca mutsuzluğumuzun arkasındaki gerçek
nedenleri göz ardı etmemeliyiz! Bilgilenmeli ve bilgilendirmeliyiz.
Alkolizmin ne anlama geldiğini önce kendimiz daha sonra da
çocuklarımıza öğretmeliyiz. Çocuklara bir tek biraya dahi ellerini
niye sürmemeleri gerektiğini eğitim kuruluşlarında anlatmalılar
çünkü tek çözüm eğitmek, engellemek ve tedavi olmaktır! Dilerdim ki
benim de ülkemde içki satın alma sınır yaşı 21 olsun ve tüm satıcı
görevlileri bu kurala harfiyen uysun çünkü tıbbi araştırmalara göre,
ilk içkisini 21 yaşın üstünde içenlerin, 21 yaş altında içki içmeye
başlayanlara göre alkolik olma riskleri çok daha düşük!
Bitmeyen,
tükenmeyen yazılar yazıldı, çizildi, tartışıldı bugüne kadar. Buna
rağmen, yapılan ve değişen somut pek bir şey bulmak mümkün değil.
İçki ile iç içe yaşayan bir toplumuz ve bununla da övünmeye devam
ediyoruz. Alkolizm bir hastalıktır ve tıbbi detayları ile her
bireyin alkolle ilgili gerçekleri bilmesi gerekir! Olumlu tarafı
olmayan bu bağımlılık ile kendimize verdiğimiz yüzlerce zarar ve
çevreye yaydığımız şiddet zincirine eğitim ile dur demenin zamanı
geldi de geçiyor bile…
Kadınlar Gününün Tarihi
Kadınların
toplumda erkeklerle eşit haklar elde etme istemi ve mücadelesi
yaklaşık insanlık tarihi kadar eskidir. Bu mücadele 1789 Fransız
İhtilali ile doruk noktasına ulaşmıştır. Birleşmiş Milletlerin 1975
yılını, Uluslararası Kadın Yılı ilan etmesiyle başlayan ortak
mücadeleye 154 ülkenin kadınları katılmıştır. Birleşmiş Milletler 16
Aralık 1977'de, 8 Mart gününü Kadın Hakları için Birleşmiş Milletler
Günü olarak kabul etti. Böylelikle Birleşmiş Milletlere üye olan tüm
ülkelerde 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü olarak kutlanmaya
başlandı.
Bugün
dünyanın pek çok ülkesinde kadınların oy hakkı var ve kadınlar eşit
haklar savaşımında pek çok ileri adım attılar. Yüzyılın başına
oranla, özellikle gelişmiş ülkelerde somut başarılar elde edildi.
Ama dünya geneline bakıldığında karşımıza çıkan zehirli veriler,
henüz sorunların çözümlenmekten çok uzak olduğunu gösteriyor.
Kadınların yaşamdan aldıkları pay ne yazık ki çok
az...
-
Aile içi suçların yüzde 87'si
kadınlara karşı işlendi.
-
Gecekondu semtlerindeki
kadınlar arasında yapılan araştırmada, kadınların yüzde 97'sinin
aile içi şiddete maruz kaldığı belirlendi.
-
Ailelerin yüzde 34'ünde
fiziksel, yüzde 53'ünde ise sözlü şiddet görülmekte.
-
Türkiye genelinde lise ve daha
üstü eğitimli kadınların yüzde 39,6’sı işsiz. Kentli kadınlarda bu
oran yüzde 37,4 iken kırsal alandaki kadınlar için yüzde 45,3’e
ulaşıyor.
-
Kadınların yüzde 20'si
okuma-yazma bilmiyor, yüzde 97'si şiddetle iç içe yaşarken, yüzde
39'u da işsiz.
-
Üniversite ve diğer yüksek
eğitim kurumlarında toplam 53 bin 805 öğretim elemanının 17 bin
828'i kadın, 35 bin 997'si erkek. Yani kadın öğretim elemanlarının
tüm öğretim elemanlarına oranı yüzde 33,1 Kadın öğretim elemanlarının
yüzde 8,5’i profesör, yüzde 6,5’i doçent, yüzde 10,7’si yardımcı
doçent, yüzde 12,4’ü öğretim görevlisi. Diğer kademelerde görevli
kadınlar ise toplam öğretim elemanlarının yüzde 61,9’unu
oluşturmakta. Akademik personelin yüzde
33'ünü oluşturan kadınlar; dekan, rektör, bölüm başkanlığı gibi
yönetici kadrolarda son derece düşük düzeyde temsil ediliyor.
-
Kadınlar, yüzde 65,6 ile
sağlık, yüzde 65,4 ile avukatlık, yüzde 43,4 ile de eğitim ve
öğretim hizmetlerinde görev alıyorlar.
-
Kamudaki kadınların yüzde
37,2’si ise genel idari hizmetler sınıfında çalışıyor. Kamuda çalışan 100 kadından 57'si, 24-35 yaş grubunda
yoğunlaşıyor. Yüzde 44 ile sırayı lise mezunları oluşturuyor.
İkinci sırayı yüzde 15,2 oranı ile iki yıllık yüksek öğrenim
mezunları alıyor.
-
1993 yılında belediye
seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı alan kadınlar 1935 ara
seçimlerine ilk kez katılmışlar. Bu dönemde, 18 kadın TBMM 'ye
girmiş. 1939'daki seçimlerde, 400 milletvekili arasında 15 de kadın yer
almış. 18 Nisan 1999'daki seçimlerde ise 550 milletvekilli
Meclis'e sadece 22 kadın girebildiğini görüyoruz.
-
TBMM'deki yüzde 2,4’lük kadın
milletvekili oranı Uganda'da yüzde 17,4 Güney Afrika'da yüzde 25,
Meksika'da yüzde 14, İsveç’te 40,4.
8 Mart Kadınlar gününüz kutlu olsun…
EDİTÖR HAKKINDA BİLGİ
Neslihan Ayakta 1982, İstanbul doğumlu. 2001 yılından beri
Amerika'da yaşamına devam ediyor. 2004 yılında Gazetecilik ve
Fotoğrafçılık bölümünden mezun oldu ve şu anda California'da
fotoğrafçılık üzerine ögrenimine devam ediyor.
Detaylı bilgi için tıklayın
|