|
Yazar:
Melda Güngül
– Aralık 2007
Meşru Müdafaada Etik İkilemler
Hürriyet gazetesinin 13
Kasım 2007 tarihindeki internet sayfasındaki bir başlık dikkatimi çekti: “
ODTÜ’den Büyük Başarı ”… Başlık olsa olsa insanlığın iyiliği ve gelişimi
için yeni bir keşif veya icatla ilgili bir haberin başlığıdır diye düşünerek
açtım, okudum.
“ODTÜ’den büyük başarı:
ODTÜ'lü araştırmacılar, yerli kaynaklarla, radarda görünmezlik
teknolojisinde kullanılabilecek yeni radar soğurucu kaplamalar geliştirdi.
Yeni malzemeler, gemi, uçak, helikopter, denizaltı gibi askeri araçların
radarda görünürlüğünü binde 1'e kadar düşürüyor.”
Haber bana, küçüklüğümde
rastladığım büyük küçük herkese sormayı adet edindiğim bir anket sorusunu
hatırlattı: “Doğaüstü bir süper gücün olabilseydi, hangisini seçerdin?”.
Aldığım cevapların en başında sıklıkla “Görünmez adam olmak” gelirdi. Bu
cevap, o zamanlar aklıma gelmeyen bir soruyu daha doğurdu birden:
“Görünmezlik ne işine yarayacak?”
“Eğer
görünmüyor olsam, gidip sınavın cevaplarını çalabilirim hocadan…”, “O
sevmediğim biri var ya/Hani beni terkeden arkadaşım var ya/O çok kıskandığım
ve neler yaptığını/başardığını bilmek istediğim kişi var ya/ … işte gizlice
onu gözetleme fırsatım olurdu”, “Gider şu mağazadaki şu kıyafetleri
alırdım”, “Gizli gizli gider şu arabayı yürütürdüm”, “İnsanların evine
girer, onların gizli neleri varsa öğrenirdim”… Liste o andaki ilgi
odağınızdaki nesne doğrultusunda değişik binlerce örnek cevap içerebilir.
Ama hepsinde ortak olan bir şey gözden kaçmaz.
Görünür haldeyken
yapamayacağınız şeylerin listesinde maalesef göze en çok çarpanlar, haneye,
işyerine, mahremiyete tecavüz, intikam, çalma ve bunlar gibi türlü erdemsiz
davranışlardır. Zaten erdemli davranışları sergilerken kim görünmez olmak
ister ki? Belki de erdemli davranışlarından dolayı alkış almak istemeyecek
kadar yücegönüllü bir insan olabilir.
“Savaşta her şey
mubahtır” veya “Amaç aracı haklı çıkarır” düşünceleri etrafında toplanan
herkes bu icada bir başarı olarak bakacaktır. “Ne de olsa ‘onlar’
(düşmanlar) bize zarar verirken biz elimiz kolumuz bağlı oturmamalıyız, biz
de teknolojik olarak onları aşmalı, mümkün mertebe topraklarına tecavüz
edebilme olanağımızı güçlendirmeliyiz. Ancak bir budala bilim ve teknolojiyi
askeri hedefler doğrultusunda kullanmaz. Ancak bir budala her geçen gün daha
güçlü silahlar, gizli enformasyon teknikleri geliştirmez.” diyen çok
olacaktır.
“Eğer
meşru müdafaayı külliyen ahlakî olarak kabul edersek, diyor Nietzche İyi
ile Kötü’nün Ötesinde adlı eserinde, o zaman erdemsizlik olarak
nitelendirdiğimiz egoizmin tüm ifadelerini de kabul etmemiz gerekir: bize
zarar verebileceğini düşündüğümüz bir durumu engellemek için kötülük
yaparız, çalarız, öldürürüz. Bunları kendi varlığımızı muhafaza etmek ve
garantilemek için yaparız. Varlığını sürdürme içgüdüsünü tatmin edebilme
zorunluluğu doğrultusunda yalan ve kurnazlık gerçek birer araç haline gelir.
Kasten, bilerek, bilinçli olarak zarar vermek; kendi varlığımız ve
güvenliğimiz söz konusu olunca meşruiyet kazanır ve ahlakî kisveye bürünür
[…] Ahlaksızlık tabi ki bilmeden, kastetmeden verdiğimiz zararlarda
değildir. O zaman soruyorum: Varlığımızın sürdürülmesi ve iyi durumda
olmamızı sağlama amacının OLMADIĞI bir “kasten zarar verme” örneği var
mıdır?”
Bireysel boyutta
verdiğimiz her kasti zararın gerisinde, esasında bireysel güvenliğimiz ve
refahımız vardır. En hastalıklı zihin olarak kabul edebileceğimiz ve asla
müsamaha gösteremeyeceğimiz seri katillerin dahi öldürürken yaptıklarında,
varoluşsal anlamda bir rahatlama ve iyi hissetme amacı yok mudur? Yokluk
içerisinde olup da bundan bir çıkış kapısı bulamayan bir kişi hırsızlık
yaptığında toplum ve devlet bunu meşru kabul edebilir mi, “ne de olsa
varlığını savunmakta” diyerek?
“İş bulsun o zaman
kendine, çalışsın hepimiz gibi” diye yargıladığımız kişinin karşımıza çıkıp,
“İş bulma çabamda tüm yollar tıkandı, çalmak ve öldürmek dışında başka
çarem kalmadı” demesi herhangi bir kabul görmezken; “Diplomasi açısından tüm
yollarımız tıkandı, savaşmak ve öldürmek dışında başka çaremiz kalmadı”
diyen bir devlet ve toplumu nasıl kabul edebiliriz? Eğer dürüst olmak
istiyorsak; ya bireylerin kendi varoluşlarını sürdürme amaçları yolunda
çaresiz kaldıkları an itibariyle faydalanabilecekleri her türlü araca “nefsi
müdafaa” gözüyle bakabilmeliyiz ya da bunu yapamıyorsak, özünde bir bireyden
hiçbir farkı olmayan devletlerin savaş uğrunda geliştirdikleri her türlü
bahanenin karşısında olmalıyız.
Sürekli
savaş halinde olduğumuz bir yüzyıldayız. Muazzam paraların döndüğü savaş
sanayisinin karşısında durmak, intiharla eş anlamlı. Bunların farkında
olmayan veya bunları kabul etmeyen, doğrusu pembe hayal dünyasında
yaşamaktadır. Ama bu; hiçbir fazileti olmayan, hiçbir ahlaki değeri
içermeyen bir sanayiye hizmet eden keşif ve icatları “başarı” başlığı altına
almaya yeterli midir sorusunu engellememelidir.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Melda Güngül
1979,
İstanbul doğumlu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler
ve Reklam bölümünden mezun oldu. Bir süre bu alanda çalıştı. 25
yaşında eğitimini aldığı kariyerden vazgeçip Felsefe masterı yapmaya
karar verdi. Detaylı Bilgi
|