|
Yazar:
Melda Güngül
Ölümün Ardından
“Ex
nihilo nihil fit”,
yani, varolan hiçbir şey hiçten gelmez. Dolayısıyla hiçbir şey hiçe gitmez.
Yüzyıllar boyu felsefede özellikle
ontoloji ve metafizik alanlarında baş sorulardan biri olmuştur “nereden
geldiğimiz” ve “nereye gittiğimiz”. Söz konusu olan; doğumla birlikte can ve
ruh kazanan beden midir, yoksa beden kazanan ruhun kendisi midir? Ve hayati
faaliyetleri duran bedenin ardından ruh dediğimiz, yoluna devam mı
etmektedir? Kısacası ölüm bir son mudur yoksa yeni bir başlangıç mı?
Ölümün kaçınılmazlığı insanı bu trajik
talihsizliğin esrarengiz sırlarını doğaötesinde aramaya ve bir şekilde bunu
felsefenin bir sorunsalı haline getirmeye yönlendirmiştir. Esasında felsefe
ölüme negatif veya hiçlik konseptleri açısından yaklaşmış ve öte taraf
hakkında varsayım ve inançları dinlere
bırakmıştır. Ölümü hayatın içinde kalarak; bir çeşit sonluluk ontolojisi
geliştirmek suretiyle sorgulamaktan başka bir yolu da yoktur.
Konu hakkında, belki de ilk örnekleri
sayılabilecek düşünceler ve önermeler Platon’da görülebilir. Baldıran zehiri
ile idama mahkûm edilen Socrates’in, korkusuzca ve dingin bir şekilde (hatta
belki de hevesli) ölümü karşılaması önemlidir. Bilge ölümden korkmamaktadır,
ne de olsa o bir felsefecinin tüm varoluşu boyunca anlamlandırmaya, anlamaya
çalıştığıdır. “İnsan felsefeyle ilgilendiği sürece ölümü ve ölümün ardından
geleni sorgulamaktan başka bir şey yapmaz” (Phaidon, IX).
Platon’un
amacı felsefeyi ölüme bağlayan o özsel bağı göremeyen ve felsefe ve ölümün
mahiyetine dair yanlış fikirler içerisinde olan dönemin genel kanısını
bertaraf etmektir. Ölüm Platon’unki gibi dualist felsefelerde ve birçok
dinde sadece ruhu bedenden ayıran ve selamet getiren bir olaydır. Geçici ve
gerçek olmayan beden yokolurken, esas olan ruh ölümsüz kalır. Düşünür bedeni
hor görür çünkü o en aşağı istek ve zevklerin kaynağı ve hakikatin
bilgisinin önünde duran engeldir. Bu ruhun içinde hapsolduğu etten zindan
onu bedenin arzularına mecbur kılar ve daha önemlisi hakikati, duyuların
oluşturduğu parmaklıklar yüzünden olduğu gibi görememesini sebep olur.
Nitekim felsefenin de sonunda ölümün başardığı gibi, hayattaki gayesi, ruhu
bu zindandan olabildiğince azad edebilmektir. Platon’a göre “esasında ölümle
iç içe yaşamakta olan insanın, ölüm vakti geldiğinde isyan etmesi pek
gülünçtür.” (Phaidon, XII).
Ruh
konusunda maddi bir açıklama öne süren ve ruhun da madde gibi atomlardan
oluştuğunu söyleyen materyalist felsefe düşünürü Epikuros da özellikle ölüm
yüzünden hissedilen üzüntü, kaygı, korku gibi duygular üzerine
söylediklerinde Platon’un muhakemesinden uzak değildir. "Ölümden korkmak
anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık
biz yokuz.” der Menoikeos’a Mektup’unda.
Hiçbir anlam taşımaz çünkü ne İyi’dir ne de Kötü. O geldiğinde iyi ile
kötüyü tanımlayacak olan duyular zaten yitip gitmiştir.
Platon’un
kurmaya gayret gösterdiği felsefe ve ölüm arasındaki bağ, Montaigne’in
Denemeleri’nde de göze çarpar. Felsefe yapmanın, ölmeyi öğrenmekle
eşanlama geldiğini söyleyen düşünür şöyle devam eder: “Ölümün bizi nerede
beklediği belli değildir, onu her yerde bekleyelim. Ölümün tasarımı,
özgürlüğün tasarımıdır. Ölmeyi öğrenmiş kişi, kölelikten de kurtulan
kişidir. Ölmeyi bilmek bizleri her türlü bağımlılık ve zorlamadan kurtarır.
Yeryüzündeki yaşamın sonlanışının esasında kötü bir şey olmadığını anlayan
kişi; hayatta korkacağı, kötü diye nitelendireceği hiçbirşey olmadığını
görür.”
Hayatta korkacağı ve
kötü diye nitelendireceği hiçbir şey olmadığının farkındalığındaki insan da
yaşamı yüceltir ve geçirdiği her anın değerini bilir. Bu farkındalıktaki
insanı ‘doğru insan’ olarak tanımlayan Kierkegaard; ölüm mefhumuna sahip
olmayan, sadece anını yaşayarak hayata anlam yükleyemeyen ‘şehvani insan’
ile ölüm fikri karşısında duyduğu kaygıyla felç olan ve yaşamayı unutan
‘kötümser insan’dan ayırır. Bu iki tip insanın ortak noktası geçen zaman ve
ölüm karşısında hissettikleri çaresizlik, güçsüzlük duygusudur. Hâlbuki
‘doğru insan’’da ölüm fikri, hayata anlam katar. Bu fikir varoluşsal anlamda
yüksek bir bilince sahip olmamızı sağlar ve yaşadığımız her ana eşsiz ve
muhteşem bir değer kazandırır. Bu bilinç düzeyindeki insan, her anını dolu
dolu ve şükrederek yaşayarak esasında ölüme karşı zafer kazanmaktadır.
Ölümün
ne olduğunu ve ardından bizleri neler beklediğini bilmek imkânsız. Ama
“bilmek”ten çok daha önemlisi “inanmak” mümkün. Ruhun ölümlü mü, ölümsüz
mü olduğunu bilmek imkânsız... Ama kendimizin ve sevdiklerimizin hiçbir
zaman ölmeyeceklerine; şu an onları yeryüzünde göremesek de varoluşlarını
sürdürdüklerine ve her şeyden önemlisi özgür olduklarına inanmak, hem de tüm
yüreğimizle inanmak mümkün. Ve eğer mümkünse, sadece mümkünse, neden
olmasın?
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Melda Güngül
1979,
İstanbul doğumlu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler
ve Reklam bölümünden mezun oldu. Bir süre bu alanda çalıştı. 25
yaşında eğitimini aldığı kariyerden vazgeçip Felsefe masterı yapmaya
karar verdi. Detaylı Bilgi
|