Yazar:
Melda Güngül
Cennet de
Burada, Cehennem de!
‘Şeytanın
işi olmayınca kuyruk tartarmış’ diyesi geliyor insanın, İskandinav
ülkelerinde patlak veren cehennem tartışmalarını okuyunca. Hâlbuki kuzey
Avrupa ülkeleri hem ekonomik hem de sosyo-kültürel açıdan dünyanın
zirvesinde. İşsizler ülkeleri olmadıkları her hallerinden belli.

Medeniyetin
ideal bir hali varsa, belki de ona en yaklaşmış toplumsal düzene sahip üç
dört ülkesi, yarar-zarar derecesi belli olmayan bir konuyu ciddi ciddi
tartışıyor. Madem onlar tartışıyor, kalkınmakta olan bir ülkenin ferdi
olarak onları takip ediyor ve kendime soruyorum: ‘Cehennem var mıdır?’
Önce neler
denmiş, neler yazılmış hatırlamalı. Tartışma, Norveçli papaz Odd Bondevik
tarafından ortaya atılan ‘Cehennem yoktur’ iddiasıyla başladı.
Danimarka'daki rahipler, İncil’de cehennem ile ilgili bir açıklamanın yer
almadığını söyleyerek destek verdiler. Bunu duyan papaz Anders Dalgaard, her
şeyin zıddıyla var olduğunu düşünüp ‘Cehennem yoksa, cennet de yoktur’ dedi.
İskandinavya kaynadı. En sonunda halk ‘Madem cehennem ve cennet yok,
Tanrı’nın varlığını da tartışalım. Tanrı varsa neden savaşlar, açlık ve
yoksulluk var’ dedi. Yetmedi anket yapıldı ve 1200 kişi arasında yapılan
anketin sonucuna göre yüzde 70 ‘cehennem kalkmasın’(!), yüzde 30 ‘kalksın,
kalksın’ dedi.
Konunun bu
içler acısı ya da gülünç halini bir kenara bırakırsak, cehennemin
varolduğuna dair güçlü inancın, insan türünün, tekâmül yolunda en alt
seviyede olan bireylerinin (bkz. Resmine baktığınızda masumiyet ve
temizlikten başka bir şey göremediğiniz ‘barış gelini’ne tecavüz edip
katleden varlığın en aşağı hayvandan dahi alt seviyede oluşu) sebep
olabilecekleri vahşeti engellemesi açısından işlevsel bir yararı vardır.
Cehennem tasarımı o kişilerin gerçeği olduğu sürece, yapmayı istedikleri
birçok şeyi hayata geçirmezler. Bu da güvenlik ve esenlik açısından bir
faydadır.

Fakat
işlevselliği düşündüğünüz anda pragmatik bir düşünce sistemi içerisindesiniz
demektir. Oysa iman ile pragmatizm (faydacılık/çıkarcılık), bırakın
birbirlerini açıklamalarını, aynı cümlede geçmeleri dahi özü itibariyle
yanlış olan sözcüklerdir. Pragmatizm belli bir nedensellik ilkesine göre
işler. ‘Faydalıdır, o zaman olmalıdır’. Bu akla dayanan ilke ile akılla en
ufak bir ilintisi olmayan imanı açıklamak, yemek tarifi ile insan
ilişkilerini açıklamaya benzer şekilde anlamsızdır.
İman,
inanmaktır. Ve bir şeye absürt olduğu için inanırsınız. Nasıl mı? İki artı
iki’nin dört ettiğine inanmaz, bunu bilirsiniz. Akıldır bunu gören. Akıl
inanmaz, bilir. Absürt olan bir şeyi bilmezsiniz. Zaten cümlenin kendisi
akıl yapımıza terstir. Mantıksızdır. Absürt olanı bilmez, absürt olana
inanırsınız. İnanmayı seçersiniz. Tıpkı şu anda olan, varolan her şeyin bir
başlangıcı olması gerektiğini bilen aklın, Tanrı tasarımını hiçbir yere
yerleştirememesi gibi. Bocalayan akıl, su altında nefes alacak bir yer
bulamayıp bayılırcasına, yerini kalbe bırakır.
Kabaca
işleyiş biçimleri açısından iki özne var önümüzde. Bilen akıl ile inanan
kalp. İnanan kalbin konusu olan iman, hiçbir şekilde mantık kuralları
çerçevesinde tartışılamaz. Tıpkı İbrahim’in Tanrı’dan aldığı emirle oğlunu
kurban etme kararı öncesinde halkına danışamadığı gibi. ‘Etsem mi? Etmesem
mi? Sizce hangisi mantıklı?’ ‘Her şeyin iyiliğini isteyen Tanrı benden bunu
dileyebilir mi?’. Bu cümleler İbrahim’in dudakları arasından dökülseydi
imanın dışına düşerdi. Nitekim inanç tüm tartışma ve diyaloglara kapalıydı.

Sonu
‘biliyorum’ ile biten cümleler her zaman tartışmaya açıktır. Tersini ve
düzünü, kanınızın son damlasına kadar savunabilirsiniz. Ve buna hakkınız da
vardır. Ve doğru olanı bulma yolunda bu bir gerekliliktir. Hâlbuki sonu
‘inanıyorum’ ile biten cümleler, doğası gereği tartışmaya kapalıdır. O
halde ben de ‘inanıyorum’lu cümlelerimi düşünüyorum.
İnanıyorum
ki, cehennem ve cennet kendi kendilerinde olan şeyler değildir. Orada bir
yerlerde cehennem ve cennet yoktur. Cehennem ve cenneti her gün, her an biz
kendimiz yaratırız. İnanıyorum ki bunları, absürt de olsa, kendimiz bu
dünyada bedenlenmeden evvel seçmişizdir. Özgür irademizle seçtiğimiz bir
zorunluluktur yaşam dediğimiz. Hangi kadehten, neyi içeceğimize karar
veririz. Fakat bir kere yudum dudaklarımızdan geçtikten sonra geri dönüş
yoktur. İnanıyorum ki cehennemi yaşatırız kendimize, kendi ipimizi kendimiz
çekeriz. Cenneti yaşadığımız zaman farkını bilmek için.
İnanıyorum
ki aynı anda her şey hem bu dünya üzerinde, hem de diğer taraftadır. Ve
aslında bu dünya ve öte dünya bir ve aynı şeydir. Nasıl mı? Nasıl’ı anlatan
akıldır fakat bu konuda aklın yeri yoktur.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Melda Güngül
1979,
İstanbul doğumlu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler
ve Reklam bölümünden mezun oldu. Bir süre bu alanda çalıştı. 25
yaşında eğitimini aldığı kariyerden vazgeçip Felsefe masterı yapmaya
karar verdi. Detaylı Bilgi
|