|
Yazar:
Melda Güngül -
Şubat 2008
Zekâ mı alırdınız, Akıl mı?
Kavramlarla kelimeleri
doğru birleştirmek çetrefil bir iştir. İfade etmek istediğimiz kavram için
seçtiğimiz kelime, esasında bambaşka bir kavramın ifade şekli olabilir. Hele
ki söz konusu soyut kavramlarsa. Çünkü bunları parmağımızla işaret ederek,
elimizin içine alarak “İşte tam da bundan bahsediyorum” diyemeyiz…
Bazen de farklı şeyler
olduğunu düşündüğümüz şeyleri tanımlamamızı veya farklarını söylememizi
istediklerinde düşünür düşünür işin içinden çıkamayız. Birinin tanımı için
kullandığımız cümleleri diğeri için de söylerken bulabiliriz kendimizi…
Ben de aynı bu duruma
düştüm; “Zekâ ile Akıl arasındaki fark nedir?” diye sorduğunda arkadaşım.
Bir insan akıllı olmayıp da zeki olabilir mi? Zeki olmayıp da akıllı
olabilir mi? Ve hangisinin karşıtı aptallık ve ahmaklıktır?
Madem dolaysız bir
şekilde tanımını vermekte zorlanıyoruz, kıyas yoluyla gidebiliriz…
Akıl somut olarak
ölçülemez. Aksine zekâ, bilindiği gibi IQ testiyle ölçülebilir. Zekâ akıl
gibi değildir, insanlar arasında yeterince eşit bölüştürülmemiştir. Fakat
aklın eşit olarak bölüştürülmüş olması, istisnasız herkesin ‘akıllı’
sıfatını haketmesini garantiye almaz. Tıpkı istisnasız hepimizde kaslar
[görevi hareket sağlamak] olmasına rağmen, felç hastalarının hareket
edememesi gibi…
“Sağduyu
(aklıselimlik), yeryüzünde adalete en uygun şekilde dağıtılmıştır, diye
yazıyor Descartes Metot Üzerine Konuşma’sında. Öyle ki herkes aklıselimlik
açısından kendisinin en iyi şekilde donatılmış olduğunu düşünür. Hatta sahip
oldukları hiçbir şeyle yetinemeyen insanlar bile, daha fazla akıl
istemezler. […] Asıl olan, daha yüksek bir akla sahip olmak değildir. Onu
iyi kullanabilmektir. (İyi kullanılamadığında) En yüce diye bildiğimiz
insanlar, doğru davranışlar sergiledikleri gibi çok büyük yanlışlar da
yapabilirler. Ve çok yavaş yürümesine rağmen doğru istikamette giden
kişiler, çok hızlı olmasına rağmen ters yöne gidenlerden daha çok ilerler.”
O halde ister etik, ister
pragmatik açıdan olsun, akıllı kişi doğruyu seçen, yapan kişidir. Akıl, iyi
ve doğru olana hizmet etmekte olan zekâdır diyebiliriz. Ya da zekâyı
dizginleyen güçtür akıl. Zekâ ise etik hiçbir anlam taşımaz, nötrdür.
Örneğin sadece zeki bir insan kâinattaki en güçlü nükleer bombayı icat
edebilir. İleride sevdiği her şeyin ölümüne sebep olacağını akıl
edemeyebilir. Ama akıllı insan; icat edebilecek zekâsı olsun olmasın, buna
girişmez. Bu durumda, savaş teknolojisine hizmet verenlere dâhi ahmaklar
diyebilir miyiz?
Zekâ kısaca beynin
algılama hızıdır. Ama belirli bir metotla bütünleşmeden, yalın olarak, doğru
ve iyi bir sonuca ulaşamaz.
Zekâ’nın
teknik, aklın ise etik bir boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Akıl sözcüğünün
eşanlamlısı olan Us kelimesinden türeyen ‘uslu’ sıfatının anlamına bakmak
dahi bu etik yanın ağırlığını görmemize yeter: “Toplumu, çevresini rahatsız
etmeyen, edepli”…
Zekâ ile aklın farkını
mükemmel bir şekilde sergileyen bir alan da mizahtır. İyi mizah ciddi
anlamda zekâ gerektirir. Zekâsı düşük insanlar mizah yapamadıkları gibi,
yapılan mizahı da anlamaz. Fakat çok iyi bir mizahçının, kendisine ve
çevresine zarar verebilecek, yanlış şeyler yaptığına da tanık olabiliriz.
Farklarını net bir
şekilde görüp de sınırlarını tam çizemediğimiz şeyler vardır rüyalarımızda.
Bir an bir kumsaldayken, diğer saniye evinizin içinde olduğunuzu
farkedersiniz. Aynı buna benzer bir deneyim bu iki kavramı anlamaya ve
tanımlamaya çalışmak. Sanırım hep de öyle kalacak…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Melda Güngül
1979,
İstanbul doğumlu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler
ve Reklam bölümünden mezun oldu. Bir süre bu alanda çalıştı. 25
yaşında eğitimini aldığı kariyerden vazgeçip Felsefe masterı yapmaya
karar verdi. Detaylı Bilgi
|