|
Yazar:
Melda Güngül
[Ocak
2008]
Zamanı
Böldük (!) ‘Yeni Yıl’ dedik
Hemen hemen dört-beş
yaşlarında olmam lazım, ilk yeni yıl ve yılbaşı gecesi heyecanını
hissettiğim zamanlar. Yepyeni bir eve ya da daha önce hiç görmediğim ama
güzelliğini birçok kez başkalarından duymuş olduğum bir şehre yerleşmenin
heyecanı gibiydi 1984’ten 1985’e geçiş. Yılbaşı gecesinden günlerce önce
hazırlıkların başladığını hatırlıyorum, kimin evinde kimlerle kutlanacak,
hangi yemekler hazırlanacak. Gece 12’ye yaklaştığı zaman yelkovan, başlardı
geri sayım üç, iki, bir. Sanki ev bir anda sarsılacak ve büyük bir hızla
göğe doğru yükselecek gibi gelirdi. Bu benim aklımın çevremde olanlara ilk
ermeye başladığı zamanlardı.
Neyim
olsa az geldiği, bir yetişkin gibi yaşamak isteyip te çocuk olduğumun
bilinciyle her şeye isyan ettiğim, her şeyi kıskandığım blue çağ dönemimde
kabusa dönüşmüştü yılbaşı gecesi benim için. Orada bir yerlerde birileri,
dışarıda, bir meydanda, bir barda, bir klüpte sabahlara kadar bu ‘özel’
geceyi kutlarken, iznim olmadığından evde kaldığım için lanet ederdim bu
geceye… önümüzdeki 6-7 tanesi çarçabuk geçse de, ben de dışarı çıkabilsem
derdim, hatırlıyorum.
Aynen istediğim gibi, su
gibi aktı seneler… En son hırslanışım 1999’u 2000’e bağlayan geceydi. Bir
yerde kutluyordum ama bu sefer de her yerde değildim, Amerika, Avustralya,
Çin… Yeteri kadar büyük değildi kutlama herhalde o an için, ne de olsa yeni
milenyuma giriyorduk, kaç nesil daha tanık olacaktı bu kadar önemli bir
olaya.
Geçenlerde bir yazı geçti
elime, alegorik bir anlatımla anlatıcının geçmişi ile yüzleşmesi
resmediliyordu. Akşam yemeğine davet ettiği üç çok yakın arkadaşı,
kendisinin belli yaşlardaki halleriydi.
Yeni
yıla ve yılbaşı gecesine iki hafta kala ben de arkadaşlarıma bir uğradım: 5
yaşındaki ben, 13 yaşındaki ben, milenyum gecesi 19 yaşındaki ben… Ve bir de
ben.
Evde annesi, babası,
diğer tüm aile fertleri ve dostları ile birlikte olmaktan dolayı sevinçten
çıldırmak üzere olan ve yepyeni bir boyuta geçeceğini sananı bir yanda, evde
olmaktan dolayı kıskançlık krizlerine girip yok olmak isteyeni diğer yanda,
ne orası ne burası her yerde olmak isteyeni öbür yanda. Hepsinde ortak olanı
keşfettim: Zaman’a yükledikleri değer!
“Zaman nakittir”…
Paradır, geçim kaynağıdır; “Zamanla geçer”… İlaçtır, iyileştirir; "Zaman
gösterir”…rehberdir, doğru yolu bildirir. Zaman üzerine koyduğumuz noktalar
değerlidir, doğum günleri, yıldönümleri, anneler ve babalar günleri,
bayramlar çok iyi geçirilmeli, kutlanılmalı, unutulmamalı. Bol zaman sıkıntı
verir, zamansızlık gerilim getirir. Ya onda geri gitme nostaljisi, ya onda
ileri gitme hevesi. Tüm davamız zamanladır. Peki, zaman nedir?
Zamanın
kendi kendinde bir realitesi, bir varlığı olduğuna inanan herkes Newton’ın
zaman tanımına uygun bir zaman kavramına sahiptir. Düz bir doğru boyunca
akmakta olan zamanın madde ve onu algılayacak bir bilinç olmasa dahi kendi
kendinde olduğunu düşünür. Bir bakıma içinde her şeyin var olduğu ve
değiştiği bir kap gibi düşünülebilecek zaman, evrenden ayrı ve onun dışında
bir “kendinde şey” haline gelir.
Kavramı bu şekilde
oluşturan insan için zaman, hızla gitmekte olan bir tren gibi görünür. Bu
muhakkak, binmeye geç kaldığımız bir trendir ya da yanlış vagonunda
olduğumuz. Trenin olabilecek her yerden geçmesini isteriz, fakat bulunduğu
her yerden memnuniyetsizizdir. Memnun olsak bile, tadına varamadan hızla
yoluna devam etmesinden dolayı penceresine yapışır hızla uzaklaşan manzaraya
özlemle bakakalırız. Bu tren ya böyle aşırı hızlıdır, ya da sıkıntı verecek
kadar yavaş. Sürekli yetişmemiz gereken trenin üstelik son durağı da
ölümdür.
Böyle
ilahlaştırdığımız bir trenin esasında var olmadığı düşüncesine birçok
düşünür yaklaşmış olsa da, en kapsamlı tanımını verebilmiş olan kişi,
Immanuel Kant’tır. Bu konuda en ufak bir yorum katmadan tanımına göz
atalım:
“Zaman kendi kendinde bir
varlığı olan bir şey, ya da ayrılamaz bir şekilde şeylerin içinde değildir.
[…] Görülerin (intuition) oluşabilmesi için gerekli olan öznel bir
koşuldur.[…] Zaman iç duyunun, kendi kendimizin ve iç durumumuzun görüsünün
biçiminden başka bir şey değildir. Dış fenomenlerin bir belirlenimi olamaz;
ne bir şekle ne bir konuma aittir; tersine iç durumumuzun tasarımlarının
ilişkisini belirler.[…] Zaman öyleyse, yalnızca bizim (insana has
olan) görümüzün (ki görü, nesneler tarafından etkilendiğimiz için
her zaman duyusaldır) öznel bir koşuludur ve kendinde, öznenin dışında,
hiçbir şeydir. […] Zamanın, görümüzün biçimi olduğu gerçeğini göz önüne
almayan, onu sanki bir özellikmiş gibi eşyaya ait kılan ve ona (zamana)
mutlak bir realite yüklemeye çalışan her türlü iddianın karşısındayız.”
Zaman kavramını bu
şekilde kurduğumuz anda, yetişmemiz gereken bir trenin olmadığını
görebiliriz. Böyle bir tren olmadığı gibi, önemseyebileceğimiz vagonların,
koltukların da olmadığına kanaat getirebiliriz. Böylece; sadece ve sadece
insan zihninin işleyiş yapısından kaynaklanan bir formdan ibaret olan
zamanı; sayılar vasıtasıyla bölmenin ve soyut bir şekilde ayrılan parçalara
gün, ay, yıl isimleri vermenin sadece pratik bir işlevselliği olduğunu ve
hiçbir manevi anlam taşımadığını anlarız.

Zaman kavramının
mahiyetinin bu tanımını kesin ve doğru olarak kabul etmiş olarak, 5, 13 ve
19 yaşındaki hallerime tekrar baktım. İsmi 1985, 2000 veya 2008 olsun, her
yılın bu ‘an’dan ibaret olduğunu onlara fısıldamak istedim. Gelecek
yıllardan beklenti halinde olmalarından ziyade, tek sahip oldukları şey olan
‘an’ı kutlamış ve yüceltmiş olmalarını istedim.
Sayısı ve ismi her ne
olursa olsun, tüm anlarınızın huzur ve mutlulukla geçmesini dilerim…
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Melda Güngül
1979,
İstanbul doğumlu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler
ve Reklam bölümünden mezun oldu. Bir süre bu alanda çalıştı. 25
yaşında eğitimini aldığı kariyerden vazgeçip Felsefe masterı yapmaya
karar verdi. Detaylı Bilgi
|