Sayı 36|EYLÜL 2008    Anasayfa | Blog | Kurumsal | Forum | Gündem | Röportajlar | Dünya | İnsan |  Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim

Share Facebook


Tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülen İndigo Dergisi’ne katkı sağlamak isterseniz reklamlarımıza tıklayabilirsiniz.

Okuyucularımıza teşekkür ederiz.

 

DUYURU!

Gazeteciliğe

hevesli misiniz?

İndigo Dergisi, muhabir ve editörler aramaktadır. Detaylı Bilgi

 

ANNOUNCEMENT!

International Edition of Indigo Magazine is looking for columnists and editors.

click for more information

 

Indigo Community

Facebook'ta faaliyet gosteren uluslararası bir indigo network grubudur.

Katılmak icin tıklayın

 

İndigo Dergisi’ni

Açılış sayfanız yapın

 

 


 

 

Sonbahar

Yazar: Yasin Sarı


Zamanla Dans

Yazar: Fehmi Özçelik


Ahh Sevgili Aşkın Çok Güzel

Yazar: Hale Karaarslan

 

 

 

 

 

Yazar: Melda Güngül  [Ocak 2008]

Zamanı Böldük (!) ‘Yeni Yıl’ dedik

Hemen hemen dört-beş yaşlarında olmam lazım, ilk yeni yıl ve yılbaşı gecesi heyecanını hissettiğim zamanlar. Yepyeni bir eve ya da daha önce hiç görmediğim ama güzelliğini birçok kez başkalarından duymuş olduğum bir şehre yerleşmenin heyecanı gibiydi 1984’ten 1985’e  geçiş. Yılbaşı gecesinden günlerce önce hazırlıkların başladığını hatırlıyorum, kimin evinde kimlerle kutlanacak, hangi yemekler hazırlanacak. Gece 12’ye yaklaştığı zaman yelkovan, başlardı geri sayım üç, iki, bir. Sanki ev bir anda sarsılacak ve büyük bir hızla göğe doğru yükselecek gibi gelirdi. Bu benim aklımın çevremde olanlara ilk ermeye başladığı zamanlardı. 

Neyim olsa az geldiği, bir yetişkin gibi yaşamak isteyip te çocuk olduğumun bilinciyle her şeye isyan ettiğim, her şeyi kıskandığım blue çağ dönemimde kabusa dönüşmüştü yılbaşı gecesi benim için. Orada bir yerlerde birileri, dışarıda, bir meydanda, bir barda, bir klüpte sabahlara kadar bu ‘özel’ geceyi kutlarken, iznim olmadığından evde kaldığım için lanet ederdim bu geceye… önümüzdeki 6-7 tanesi çarçabuk geçse de, ben de dışarı çıkabilsem derdim, hatırlıyorum.  

Aynen istediğim gibi, su gibi aktı seneler… En son hırslanışım 1999’u 2000’e bağlayan geceydi. Bir yerde kutluyordum ama bu sefer de her yerde değildim, Amerika, Avustralya, Çin… Yeteri kadar büyük değildi kutlama herhalde o an için, ne de olsa yeni milenyuma giriyorduk,  kaç nesil daha tanık olacaktı bu kadar önemli bir olaya. 

Geçenlerde bir yazı geçti elime, alegorik bir anlatımla anlatıcının geçmişi ile yüzleşmesi resmediliyordu. Akşam yemeğine davet ettiği üç çok yakın arkadaşı, kendisinin belli yaşlardaki halleriydi.  

Yeni yıla ve yılbaşı gecesine iki hafta kala ben de arkadaşlarıma bir uğradım: 5 yaşındaki ben, 13 yaşındaki ben, milenyum gecesi 19 yaşındaki ben… Ve bir de ben.  

Evde annesi, babası, diğer tüm aile fertleri ve dostları ile birlikte olmaktan dolayı sevinçten çıldırmak üzere olan ve yepyeni bir boyuta geçeceğini sananı bir yanda, evde olmaktan dolayı kıskançlık krizlerine girip yok olmak isteyeni diğer yanda, ne orası ne burası her yerde olmak isteyeni öbür yanda. Hepsinde ortak olanı keşfettim: Zaman’a yükledikleri değer! 

“Zaman nakittir”… Paradır, geçim kaynağıdır; “Zamanla geçer”… İlaçtır, iyileştirir; "Zaman gösterir”…rehberdir, doğru yolu bildirir. Zaman üzerine koyduğumuz noktalar değerlidir, doğum günleri, yıldönümleri, anneler ve babalar günleri, bayramlar çok iyi geçirilmeli, kutlanılmalı, unutulmamalı. Bol zaman sıkıntı verir, zamansızlık gerilim getirir. Ya onda geri gitme nostaljisi, ya onda ileri gitme hevesi. Tüm davamız zamanladır. Peki, zaman nedir? 

Zamanın kendi kendinde bir realitesi, bir varlığı olduğuna inanan herkes Newton’ın zaman tanımına uygun bir zaman kavramına sahiptir. Düz bir doğru boyunca akmakta olan zamanın madde ve onu algılayacak bir bilinç olmasa dahi kendi kendinde olduğunu düşünür. Bir bakıma içinde her şeyin var olduğu ve değiştiği bir kap gibi düşünülebilecek zaman, evrenden ayrı ve onun dışında bir “kendinde şey” haline gelir. 

Kavramı bu şekilde oluşturan insan için zaman, hızla gitmekte olan bir tren gibi görünür. Bu muhakkak, binmeye geç kaldığımız bir trendir ya da yanlış vagonunda olduğumuz. Trenin olabilecek her yerden geçmesini isteriz, fakat bulunduğu her yerden memnuniyetsizizdir. Memnun olsak bile, tadına varamadan hızla yoluna devam etmesinden dolayı penceresine yapışır hızla uzaklaşan manzaraya özlemle bakakalırız. Bu tren ya böyle aşırı hızlıdır, ya da sıkıntı verecek kadar yavaş. Sürekli yetişmemiz gereken trenin üstelik son durağı da ölümdür.

Böyle ilahlaştırdığımız bir trenin esasında var olmadığı düşüncesine birçok düşünür yaklaşmış olsa da, en kapsamlı tanımını verebilmiş olan kişi, Immanuel Kant’tır. Bu konuda en ufak bir yorum katmadan tanımına göz atalım: 

“Zaman kendi kendinde bir varlığı olan bir şey, ya da ayrılamaz bir şekilde şeylerin içinde değildir. […] Görülerin (intuition) oluşabilmesi için gerekli olan öznel bir koşuldur.[…] Zaman iç duyunun, kendi kendimizin ve iç durumumuzun görüsünün biçiminden başka bir şey değildir. Dış fenomenlerin bir belirlenimi olamaz; ne bir şekle ne bir konuma aittir; tersine iç durumumuzun tasarımlarının ilişkisini belirler.[…] Zaman öyleyse, yalnızca bizim (insana has olan) görümüzün  (ki görü, nesneler tarafından etkilendiğimiz için her zaman duyusaldır) öznel bir koşuludur ve kendinde, öznenin dışında, hiçbir şeydir. […] Zamanın, görümüzün biçimi olduğu gerçeğini göz önüne almayan, onu sanki bir özellikmiş gibi eşyaya ait kılan ve ona  (zamana) mutlak bir realite yüklemeye çalışan her türlü iddianın karşısındayız.” 

Zaman kavramını bu şekilde kurduğumuz anda, yetişmemiz gereken bir trenin olmadığını görebiliriz. Böyle bir tren olmadığı gibi, önemseyebileceğimiz vagonların, koltukların da olmadığına kanaat getirebiliriz. Böylece; sadece ve sadece insan zihninin işleyiş yapısından kaynaklanan bir formdan ibaret olan zamanı; sayılar vasıtasıyla bölmenin ve soyut bir şekilde ayrılan parçalara gün, ay, yıl isimleri vermenin sadece pratik bir işlevselliği olduğunu ve hiçbir manevi anlam taşımadığını anlarız.  

Zaman kavramının mahiyetinin bu tanımını kesin ve doğru olarak kabul etmiş olarak, 5, 13 ve 19 yaşındaki hallerime tekrar baktım. İsmi 1985, 2000 veya 2008 olsun, her yılın bu ‘an’dan ibaret olduğunu onlara fısıldamak istedim. Gelecek yıllardan beklenti halinde olmalarından ziyade, tek sahip oldukları şey olan ‘an’ı kutlamış ve yüceltmiş olmalarını istedim. 

Sayısı ve ismi her ne olursa olsun, tüm anlarınızın huzur ve mutlulukla geçmesini dilerim…


YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Melda Güngül 1979, İstanbul doğumlu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler ve Reklam bölümünden mezun oldu. Bir süre bu alanda çalıştı. 25 yaşında eğitimini aldığı kariyerden vazgeçip Felsefe masterı yapmaya karar verdi.  Detaylı Bilgi


 


 


 

YAZILAR

Tanrının Zerrecikleri


Manyetik Kent Manisa


Mars’a Yaklaşan Meteor


1 YTL Ver 1 Film Çekeyim


Kuantum Sıçraması


“Şekilsel” Türbanın Yozlaşması


Client ile Yüzde Yüz Müşteri Memnuniyeti


Türk Dil Yurdu Projesi


Fransa’nın Kuzey Şehri "Lille"


İndigo Nörolojisi


Okul Öncesi Eğitim Kurumlarında Ahlâk


Futbolcu Robotların Büyük Gösterisi


Açmazlarda Özgür Seçimler 


Sylvia Plath


İndigoların Gizli Dünyası


Zamanı Böldük ‘Yeni Yıl’ dedik


Savaş


Bir Kente Ait Olmak-2


Nasıl Görmek İstiyorsanız O Şekilde Bırakınız


Bu Gerçek Sevgi Mi?


En Son Ne Zaman Doğdun?


Sevgiliye Mektuplar


Düşlerimdeki Yaşam - 6


Bir Gül’ün Yaprakları


Pasur!


Korku Tüneli


Acı Kahve, Kar ve Tarçın


Arka Sokaklar


Rhiannon


Bizim Kavgamız


Okyanus


Bahane


denemelerneyseo


Diğer Sen

f


Anasayfa   Blog    Kurumsal   Reklam   Arşiv   Arama   İstatistikler   Forum   Bağlantılar   Röportajlar

Gündem      Dünya   İnsan   Sağlık   Kültür Sanat   Çocuk   Eğitim   Çevre   Bilim   Astroloji   Duyurular    İndigo

 

2005-2008 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Yazar adı ve yazı linkini kaynak göstermek suretiyle alıntı yapabilirsiniz.

Dergimiz en iyi 1280x800 pikselde görüntülenir.

İçerik Politikası | Kurumsal | Reklam

Son Güncelleme:  8 Eylül 2008 TSİ 01:00