|
Mahmut
Şaylıkay
Siyahın Esmeri
Yine başlamıştı sancılı bir gün
ve o günü bitirme telaşı. Etrafta kimse yoktu. Öylece aylak aylak
yürüyordum. Belki hesabını yapıyordum yarının, veyahut yarın ne
olacağımı kestiriyordum. Oysa bunlar monoton şeylerdi benim için,
yine de seviyordum bu ironiyi tıpkı bir meslek gibi... Oysa hiç
hayır görmemiştim kendimden, sevenlerimden ve acı ama gerçek
‘hayattan’. Ama yine de Ahmet ağabeyin dediği gibi “İnadına
yaşıyordum” ve yaşamanın direnmek olduğunu hep ondan öğreniyordum.
Öykülerimi dedemden, mahalle havadislerini “Radar Hüso”dan
alıyordum. Annemin yemeklerinden başka yemeği seçme lüksüm olmuyordu
o zamanlar, ve açıkçası söylemek gerekirse bundan memnundum. Tek
şikayetim kıvrıla kıvrıla uyuduğum sedirdi. Ama büyüdükçe makamım
değişiyor, tabi ki yatağım da değişiyordu. “Vay be büyümek ne de
güzel şeymiş” diye söylenirdim kendi kendime ama sonraları pişmanlık
duyacağımı aklımın ücra köşesinden bile geçirmiyordum.
Sancılı bir gün daha başlamıştı.
Sabah kalkmış, okul yolunu tutmuştum. Her zamanki gibi etraftaki
tabelaları teker teker okuyordum. Ve insanlara bir kızı beğenen
görücüymüş gibi bakıyordum. Neyse ki “ekmek katili” Celal dayının
fırınına atmıştım kendimi, o mistik hava mideme işkence
çektiriyordu. Celal dayı beni görür görmez ne istediğimi hemen
anlıyordu.
Her
zamanki gibi üç poğaça sarıp beni başından def ediyordu. Poğaçaları
alır almaz soluğu “Gergegedan Engo”nun kahvesinde alıyordum. Sabahın
o vaktinde o demli çayı içmek cumhurbaşkanına bile nasip olmuyordu.
Bir yandan acem bahçesinde kahvaltı yaparken, bir yandan da
televizyondan haberleri izliyordum. Ama her seferinde sanki o
haberlerin bana gıcığı varmış gibi, lokmalar boğazıma dizilirdi.
Oradaki randevumu bitirip okula doğru ağır adımlarla yürümeye
başlamıştım ki, bir de ne göreyim! 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu,
sokağın başında durmuş, gelen geçeni öylece süzüyordu. Sanki görevli
bir memurmuş gibi öylece dikilmişti o köşede. Belli ki sabahın
serinliği onu da vurmuştu. Tir tir titriyordu. Ellerini anlamadığım
bir şekilde ovuşturuyor, ağzından sanki
nefes
değil de bir volkan bulutu çıkıyordu. Ve saçları kirliydi, bir o
kadar da dağınık.
Sinsi sinsi yaklaştım ona
“Merhaba” dedim. Korktu benden, aslında haklıydı. Zaman korkuyu
öğretiyordu o zamanlar. “Adın ne?” dedim. “Burada ne yapıyorsun?”
Vay be sanki bir hakim olmuşta onu sorguya çekiyordum.
”Adım nebahat” dedi, ”Annemi
bekliyorum.” O bunları söylerken ben onun gözlerine çoktan aşık
olmuştum.
“Tanrım” dedim, “Bu gözler, bu
gözler niye buruk?”
Sokağın diğer yanına geçip
gizlice onu seyretmeye başladım. Bir görseniz o soğuğa o incecik
peluşuyla nasıl direniyordu! Ama alışmıştı titremiyordu artık. Neyse
ki annesi gelmişti. Belli ki yılların yorgunluğu onu da vurmuştu,
sırtı buna dayanamamıştı, hafifçe eğikti. Gelir gelmez tuttu kızının
elinden. Nebahat sanki zoraki adımlar atıyordu. Ne fayda annesinin
eli onu mecburi bir istikamete götürüyordu, diğer elinde ise
aşevinden alındığı belli olan ve dumanı etrafa saçılan sebil
yemeği... Usulca takip
ettim
onları, kentin artık varoş bile sayılmayan bir yerine doğru
yürüyorlardı. Biraz yürüdükten sonra nereye gittiklerini anlamıştım.
Burası belediyenin çöp sofrasıydı. Yani “ŞEHİR ÇÖPLÜĞÜ”
Ben artık o günden beri sancılı
günler yaşamamaya başladım. Gözlerimde o portreyi her çizdiğimde
ölüyordum. Yara alıyordum yüreğimin kayıp şehrine ve ben elleri
kelepçeli bir mahkum gibi, konuşmak isteyen bir dilsiz gibi, görmek
isteyen bir kör gibi, yaşamak isteyen bir ölü gibi ve o ülkede
yaşayan çoğu insan gibi hiçbir şey yapamıyordum. Bu ise ölümün ta
kendisiydi. Artık cennet ve cehennem kavramlarını ayırmak gelmiyordu
içimden. Siyahın ne kadar siyah olduğunu biliyordum ama bu
siyahlıktan da öte bir esmerlikti...
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Mahmut Şaylıkay
1984, Diyarbakır
doğumlu. Kars Kafkas Üniversitesi İşletme ikinci sınıf
öğrencisi. Kurduğu çocuk şiir grubu ile birlikte Kars’ta sahne
gösterilerinde bulunuyor.
Detaylı Bilgi
|